17 Ekim 2012 Çarşamba

Kur’an’daki Çelişkilerin Oluşturduğu Sakıncalı Durumlardan Bazı Örnekler

Kur’an’daki Çelişkilerin Oluşturduğu Sakıncalı Durumlardan Bazı Örnekler

Çeşitli nedenlerle Kur’an’a  çelişkili hükümler koymak yüzünden Muhammed, çoğu zaman kendisinin de pek içinden çıkamayacağı güç durumlarda kalmış ve bu durumlardan kurtulabilmek için, birtakım yollar arama zorunluluğunda kalmıştır. Nice örneklerinden biri, biraz yukarıda değindiğimiz “özgür irade” sorunlarıyla ilgili çelişmelerdir ki, bazı hallerde, kazanmak istediği kimseleri kaybetme sonucunu doğurmuştur. Konuya daha önce değinmiştik; fakat burada kısaca tekrarda yarar var:

Muhammed, kendisini “peygamber” olarak ilan ettiği ilk dönemlerde, kişilerin “iyi iş” karşılığında (yani Müslüman olmakla) cennetin nimetlerine konacaklarını, kötü iş karşılığında (yani putperest kalmakla) cehennemi boylayacaklarını söyleyerek taraftar kazanma yolunu aramıştır. Ancak, ilk iki yıl boyunca, karısı Hatice ve amcası Ebu Talib’in oğlu Ali ile kölesi Zeyd b. Harise hariç, kendisine inanan çıkmamıştır. İkinci yıldan sonra Ebu Bekir İslam olmuş, daha sonra oğlu Abdurrahman onu izlemiştir. Muhammed, onların bu tutumunu, yani kendi irade ve istekleriyle Müslüman olup mükafata hak kazandıklarını başkalarına örnek vermek için, Kur’an’a şu tür ayetler koymuştur:
“İşlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır. Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir. Kendilerine haksızlık yapılmaz. İnkar edenler, ateşe sunuldukları gün onlara, ‘...yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir” (Ahkaf Suresi, ayet 1920).
Görülüyor ki, bu ayeti koymakla, kişinin davranışlarında “özgür irade”nin rol oynadığı kanısını yaratmak istemiş görünmektedir. Sanmıştır ki, cehenneme gitmekten kurtulmak ve cennet nimetlerine kavuşabilmek için, Kureyşliler kendisini “peygamber” olarak kabul ederek baş eğeceklerdir. Ancak, bu yoldan kişileri kazanmanın kolay olmadığını çabuk fark etmiştir. Nitekim, kendisine babalık etmiş olan amcası Ebu Talib başta olmak üzere, Kureyş’in ileri gelenlerinden hiç kimse, onun bu tür çağrılarına kulak asmamıştır. Kuşkusuz ki, bu durum, onun“peygamber”lik iddialarını çürütebilir ve otoritesini sarsabilirdi. Yapılacak şey, bu gibi kişilerin, Tanrı’nın istememesi nedeniyle İslam olmadıklarını ortaya koymaktı. Bundan dolayıdır ki, “iyi” iş yapıp yapmamanın, örneğin, Müslüman olup olmamanın, kişi iradesine değil, Tanrı iradesine bağlı bir şey olduğunu söylemiş ve Kur’an’a bu kez şu tür ayetler koymuştur:
“Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbim İslamiyete açar, kimi de saptırmak isterse... kalbini dar ve sıkıntılı kılar...” (Enam Suresi, ayet 125).
Kur’an”’d koyduğu diğer bir ayet şöyledir:
“Ey Muhammed! Sen, sevdiğini doğru eriştiremezsin, ama Allah dilediğini doğru yola eriştirir” (Kasas Suresi, ayet 56).
Bu ayetleri, Müslüman yapamadığı kişiler için, özellikle amcası Ebu Talib vesilesiyle ve onun ölümü üzerine koymuştur.1 Yine bunun gibi,Kur’an’a. koyduğu bir diğer ayet şöyledir:
“Allah dilediğini saptırır ve dilediğini de doğru yola eriştirir” (İbrahim Suresi, ayet 4; ayrıca bkz. Kehf Suresi, ayet 17).
Söylendiğine göre bu ayeti, bir türlü Müslüman yapamadığı alNadir alHaris vesilesiyle koymuştur. Böylece bu kişiyi Müslüman yapamamaktan kaynaklanan başarısızlığının göz ardı edileceğini hesaplamıştır.

1 Ebu Leheb için de buna benzer ayetler koyduğu söylenir.

Öte yandan, kendi kavminden ya da diğer kavimlerden olan Arapları, putlara ve ilahlara tapmaktan uzaklaştıramayınca, “Allah dileseydi puta tapmaklardı; seni onlara koruyucu yapmadık...” (Enam Suresi, ayet 107) ya da “Allah dilediğini saptırır, dilediğim de doğru yola eriştirir”(Müddessir Suresi, ayet 31, 42) şeklinde ayetler koyup, sorumluluğun Tanrı’ya ait olduğunu anlatmak istemiştir. Böylece kişilerin, “Sen nasıl peygambersin ki, insanları İslama sokamıyorsun?” şeklinde konuşmalarını önleyebileceğini düşünmüştür.
Medine’ye geçtikten sonra, Yahudileri (ve diğerlerini) Müslüman yapmak isteyip de yapamayınca, aynı taktiği izlemiştir: Tanrı’nın bütün insanları Müslüman kılma gücüne sahipken yapmayıp, bir kısım insanları “kafir” kıldığını bildirmiştir. Bu amaçla, Kur’an’a& koyduğu ayetler arasında şunlar var:
“Ey  Muhammed!  Rabbin  dileseydi yeryüzünde  bulunanların  hepsi inanırdı ... Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz...” (Yunus Suresi, ayet 99100).
“...Allah’ın fitneye düşmesini dilediği kimse için Allah’a karşı senin elinden bir şey gelmez. İşte onlar Allah’ın kalplerini arıtmak istemediği kimselerdir. Dünyada rezillik onlaradır. Onlara ahrette de büyük azap vardır” (Maide Suresi, ayet 41).2
Böylece kişilerin Müslüman olup olmamalarından dolayı kendisine söz gelmesini önlemeye çalışmıştır. Çalışırken de, yukarıda belirttiğimiz gibi,Kur’an ayetleri arasında çelişkilere neden olmuştur.
Fakat, Kur’an’a. “Tanrı dilediğini doğru yola sokar, dilediğini saptırır” ya da “dilediğini Müslüman, dilediğini de kafir yapar” şeklinde ayetler koymanın, kendi bakımından sakıncalı sonuçları olmuştur. Müslüman olmak istemeyenler, ona karşı, onun bu silahıyla karşılık vermişlerdir. Örneğin, puta tapanlar (müşrikler) şöyle konuşur olmuşlardır:
“Mademki insanları doğru yola sokan ya da saptıran, Müslüman ya da kafir yapan, puta taptıran ya da taptırmayan bizzat Tanrı’dır ve mademki Tanrı’nın izni olmadan hiç kimse inana
2 Sahihi..., c.10. s.119 vd.
maz, o halde bizim davranışlarımızda Tanrı’nın dileğine aykırı bir şey yoktur; aksine onun dileğine uygunluk vardır. Çünkü, bizi böyle yapan Tanrı’dır; eğer putlara tapıyorsak, Tanrı öyle istediği için tapmaktayız. O halde bize karışmak sana düşmez.”
Nitekim, onların bu şekildeki konuşmalarını Muhammed, Kur’an’da şöyle yansıtmaktadır:
“Allah’a es koşanlar, ‘Allah dileseydi ondan başka hiçbir şeye ne biz ne de babalarımız taparlardı. Onun buyruğu olmaksızın hiçbir şeyi haram kılmazdık’ dediler...” (Nahl Suresi, ayet 35; ayrıca bkz. Enam Suresi, ayet 107).
Bu şekildeki konuşmalar Muhammed’i yeni bir çıkmaza sokmuş olmaktaydı ve bunları geçersiz kılabilmek için “sorumluluk” ilkesine başvurmak gerekirdi. Bu nedenle, Kur’an’a, akıl yoluna girmeyenlerin cehennemlik olacaklarına dair ayetler koymuştur:
“(Cehennemlikler) Diyecekler, ‘Söz dinlemiş ya da düşünmüş (aklımızı kullanmış) olsaydık, şimdi ateşlikler arasında bulunmazdık’...” (Mülk Suresi, ayet 10).
Bu tür ayetleri koyarken, onları kendi sorumluluklarıyla baş başa bırakıp korkutma çabasındaydı; ama bunu yaparken Kur’an’ı çelişkili hükümler yığını haline getirdiğini önemsememiştir.
***
“Rızık” konusunda Kur’an’a koyduğu hükümlerin çelişkili olması nedeniyle de, Muhammed, çoğu zaman güç durumlarda kalır olmuştur. Çünkü, bir yandan rızkın Tanrı’dan geldiğini, Tanrı’nın bazı kimselere az, bazılarına da çok rızık verdiğini söylerken (ve bu doğrultuda Kur’an’a ayetler koyarken), diğer yandan kendilerine çok rızık verilen kimseleri, sadaka ve zekat yoluyla yoksulları geçindirme zorunluluğu altında kılar şekilde ayetler koymuş ve bu ayetler arasındaki çelişkiler nedeniyle, hem yoksul sınıfın hem de varlıklı sınıfın mensupları tarafından güç durumlarda bırakılmıştır. Bu durumlardan kurtulmak amacıyla yeniden ayetler koyarken, yeniden çelişkiler yaratmıştır. Bu çelişkileri ve çelişkilerin nedenlerini anlayabilmek için Kur’an’da rızık konusuyla ilgili bazı ayetlere göz atalım:
Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, bazı kimselere az ve bazı kimselere bol rızık verdiğini bildirmiş, bunu yeryüzünde düzen sağlamak için yapmış ve örneğin Zuhruf Suresi’nde şöyle demiştir:
“Dünya hayatında geçimlerini aralarında böldük ve bazılarım bazılarından üstün kıldık ki, bazıları bazılarına hizmet etmekle alem düzen bula...” (Zuhruf Suresi, ayet 32).
Şura Suresi’nde Tanrı, az ve çok rızık dağıtmak şeklinde yeryüzünde azgınlık çıkmasını önlediğini belirtiyor:
“Eğer Allah bütün kullarına bol rızık verseydi, yeryüzünde muhakkak ki azgınlık eder, azarlardı; ama o, dilediğine bir ölçüye göre verir” (Şura Suresi, ayet 27).
Yine Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı’nın kimine az, kimine çok rızık vermesi, onları sınamak içindir:
“(Tanrı) size verdiği şeylerle sizi sınamak için, bir kısmınızı bir kısmınızla, mevki ve paye bakımından yüceltir” (Enam Suresi, ayet 165).
“Andolsun ki, mutlaka sizi, birazcık korkuyla, açlıkla, mal ve meyve noksanıyla sınayacağız...” (Bakara Suresi, ayet 155; ayrıca bkz. Bakara Suresi, ayet 153, 156).
Görülüyor ki, Tanrı, kendine özgü bir mantıkla, insanlardan bir kısmına az, bir kısmına da bol rızık verdiğini bildirmekte. Bildirirken de bu farklılığı, “alemin düzen bulması” ve “yeryüzüne azgınlık çıkmaması”, “kullanın sınamak” için yarattığını söylemektedir. Fakat, bunları söyleyen Tanrı, bol rızık dağıttığı kimseleri,’fakirlere sadaka ve zekat vermekle sorumlu tutmak üzere şu buyrukta bulunuyor:
“Allah (vermiş olduğunuz sadakaları) günahlarınızdan bir kısınma karşılık tutar (günahlarınızı yok sayar)... Sarf ettiğinizin (verdiğiniz sadaka ve zekatın) sevabı size aittir: Sarf ettiğiniz.. şeyin karşılığı... size verilir” (Bakara Suresi, ayet 271272).
Dikkat edileceği gibi, burada Tanrı, bol rızık verdiği kimseleri fakirlere sadaka vermeye çağırırken, verdikleri sadakaya karşılık onların günahlarını (suçlarını) affedeceğini ve üstelik kendilerine sarf ettikleri şeyin karşılığını vereceğini bildirmekte! Evet, ama bunu yapmakla hem çelişki yaratmış hem de adalet fikrine ters düşmüş olmuyor mu Tanrı? Çünkü, bir kere, az rızık verenin kendisi olduğunu ve bunu belli bir amaçla yaptığını söylerken (örneğin, Şura Suresi, ayet 27; Enam Suresi, ayet 165; Bakara Suresi, ayet 153, 155156) diğer yandan fakir kıldığı bu kişilerin geçimini başkalarının sırtına yüklemesi (örneğin, Bakara Suresi, ayet 271272) çelişki değil midir? Ve sonra az rızık verdiklerine, sadaka yoluyla ayrıca kazanç sağlayacak idiyse, onlara az rızık vermiş olmanın, onları yoksul kılmanın anlamı var mı? Öte yandan sadaka verenlere, sarf ettiklerinin karşılığını verecek yerde, bunu kendisi yapsa, yani fakirlere kendisi rızık dağıtsa daha uygun olmaz mı? Ve nihayet sadaka verenleri, sarf ettiklerinin karşılığı olarak, günahlardan kurtarmakla, adalet ve ahlakilik duygusunu zedelemiş olmuyor mu? Şimdi geliniz, bütün bu çelişmelerin nedenlerini ve bu çelişmeler yüzünden Muhammed’in karşılaştığı güçlükleri inceleyelim:
İslami kabul ederek Muhammed’e katılanların büyük bir çoğunluğunu halkın en yoksul sınıfları oluşturmuştu; savaş ve saldırı yoluyla elde edilen ganimetlerin paylaşılmasından sonra da durum genellikle bu olmuştur. Ve işte çoğunluğu yoksul kişilerden oluşan bu taraftarlarına “yoksulluk”durumunu tahammül edilebilir kılmak için, Muhammed, rızkın Tanrı’dan geldiğini ve kulların geçiminin Tanrı tarafından belirli ölçülere göre hesap edildiğini, Tanrı’nın kimi kullarına bol, kimi kullarına ise az rızık verdiğini söylemiş, Kur’an’a bu doğrultuda ayetler koymuştur. Biraz yukarıda örnek verdiğimiz Zuhruf Suresi’ndeki ayeti tekrar okuyalım:
“Dünya hayatında geçimlerini aralarında böldük ve bazılarını bazılarından üstün kıldık ki, bazıları bazılarına hizmet etmekle alem düzen bula...” (Zuhruf Suresi, ayet 32).
Görülüyor ki, Tanrı, Muhammed’in söylemesine göre, yeryüzünün düzen içinde kalmasını sağlamak amacıyla, insanlardan bazılarını diğer bazılarına üstün yapmak istemiş ve yapabilmek için geçimlerini ona göre ayarlamıştır; yani kimine az, kimine bol rızık sağlamıştır. Bunu yapmakla insanlardan bir kısmını, diğer bir kısmına hizmet eder durumda kılmış ve böylece dünya yaşamını bir düzene bağlamıştır. Fakat, kişileri ve özellikle kendilerine az rızık verilmiş olan sınıfları kendi kaderlerine rahatlıkla razı kılabilmek için, Şura Suresi’ne şöyle bir ayet koymuştur:
“Eğer Allah bütün kullarına bol rızık verseydi, yeryüzünde muhakkak ki azgınlık eder, azarlardı; ama o, dilediğine bir ölçüye göre verir” (Şura Suresi, ayet 27).
Yani eğer Tanrı, bütün kullarına bol rızık vermiş olsaydı, yeryüzünün düzeni bozuk olurdu; çünkü, bol rızık verdiği kimselerden bazıları azarlardı! Bundan dolayıdır ki, bu bazılarına daha az rızık vermeyi uygun bulmuş olmaktadır Tanrı!
Muhammed, bu tür ayetleri koyarken, şunu çok iyi bilmekteydi ki, cehalet ve korku içinde tutulan Arap toplumunda hiçbir yoksul kişi kalkıp da kendisine bu ayetlerin gerçeği yansıtmaktan uzak ve çelişkilerle dolu olduğunu söylemeyecektir; örneğin, kalkıp da, “Ey Muhammed! Sen böyle diyorsun, ama yeryüzündeki azgınlıklar, saldırganlıklar, savaşlar, mutsuzluklar ve düzensizlikler, rızkın kimine az ve kimine çok verilmiş olmasından, yani eşitlik dışı ölçülerde dağılmış bulunmasındandır. Eğer herkesin rızkı bol olmuş olsaydı, yeryüzünde barış ve mutluluk hüküm sürerdi!” şeklinde bir şeyler diyemeyecektir. Bunu bildiği içindir ki, işi biraz daha sağlama bağlamak amacıyla, yoksulluğun Tanrı tarafından bir sınav olmak üzere verildiğini anlatmak istemiş ve Kur’an’a, “(Tanrı) size verdiği şevlerle sizi sınamak için bir kısmınızı, bir kısmınızla, mevki ve paye bakımından yüceltir” (Enam Suresi, ayet 165) ya da “Andolsun ki, mutlaka sizi, birazcık korkuyla, açlıkla, mal ve meyve noksanıyla sınayacağız...” (Bakara Suresi, ayet 155; ayrıca bkz. Bakara Suresi, ayet 153, 156) şeklinde ayetler yerleştirmiştir. Yoksul kişileri, yoksulluk durumuna katlandırabilmek için, Tanrı’nın onları cennetin baş köşelerine yerleştireceğine dair hükümler koymayı da ihmal etmemiştir; örneğin, şöyle demiştir:
“Haline razı olduğu vakit fakirden efdal (iyi) kimse yoktur... Ey fakirler topluluğu, Allah’ın taksimatına kalbinizden rıza gösteriniz ki, fakirliğin mükafatını güresiniz. Böyle yapmazsanız mükafat alamazsınız!”
Yine bu doğrultuda olmak üzere, fakirlerin cennete zenginlerden beş yüz yıl önce ulaşacaklarını bildirmiş ve Tanrı’nın fakirler hakkında şöyle dediğini söylemiştir:
“Benim halis kullarım... verdiğime kanaat edip, taksimatıma razı olan fakir kullarımdır. Onları cennete koyun... “3
Muhammed, bütün bu ayetlerle, “rızık” denen şeyin, Tanrı’nın keyfine ve dileğine bağlı olarak dağıtıldığını anlatmaktaydı. Ancak, bu ayetler, sadece çelişkili olmak bakımından değil, kendisini güç durumlarda bırakabilecek yönleri olmak bakımından da sakıncalıydı. Yoksul kişiler, Tanrı’nın kendilerine bol rızık vermesi için, Muhammed’den, Tanrı nezdinde aracı olmasını isteyebilirlerdi. Nitekim günlerden bir gün, Salebe İbni Hatib adında biri gelip, kendisine, “Mademki Tanrı dilediği gibi rızık dağıtıyor ve mademki sen onun peygamberisin, o halde Tanrı’ya söyle de, beni varlıklı kılsın” demiştir.4 Sayıları az olmuş olsa, bu gibi kişileri belki ganimet mallarından bir şeyler vererek susturabilirdi. Fakat, aynı şeyi bütün fakirler yapmaya kalkışacak olursa, iş ciddileşir, tehlike arz edebilirdi. Bu nedenle yapılacak şey, yoksul sınıfı varlıklı sınıfın sırtına yüklemekti. Sadaka ve zekat usulünü getirmek yoluyla, bu duruma bir çözüm araması bundandır. Bu amaçla, Kur’an’a, sadaka vermenin günah çıkarmak anlamına geleceğine dair hükümler koymuştur:
“Allah (vermiş olduğunuz sadakaları) günahlarınızdan bir kısmına, karşılık tutar (günahlarınızı yok sayar)... Sarf ettiğinizin (verdiğiniz sadaka ve zekatın) sevabı size aittir. Sarf ettiğiniz... şeyin karşılığı... size verilir” (Bakara Suresi, ayet 271 272).
3 Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. İlhan Arsel, Şeriat Develi’nden Laik Cum
lıuriyet’e, dördüncü basım, Kaynak Yayınlan, İstanbul, Eylül 1997.
 4.’s.282

Ancak, bunu yapmakla, bu kez varlıklı sınıfın hışmına uğramıştır. Zira, kendilerinden sadaka ve zekat verilmesini isteyenlerden bir kısmı, “Allah fakir edecek, biz besleyeceğiz, öyle mi?” şeklinde yakınmaya başlamışlar ve “...biz hiç yedirir miyiz o kişiye ki, Allah dilene ona yiyeceğini verirdi...’ ya da “Mademki rızık veren Allah’tır ve mademki Allah dilediğine dilediği kadar rızık verir, o halde onları doyurmak bize düşmez!”(Yasin Suresi, ayet 47) şeklinde konuşur olmuşlardır.6 Muhammed, onların bu tutumunu belirlemek için, Kur’an’a şu ayeti koyar:
“Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden havra sarf ediniz denildiğinde, kafirler müminlere dediler ki, ‘Allah’ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?... (Yasin Suresi, ayet 47).
Kuşkusuz ki, kendilerinden sadaka ve zekat verilmesi istenen kimselerin bu şekilde konuşmalarında gerçek yatmaktaydı: çünkü, mademki fakirleri “fakir” yapan Tanrı’dır ve Tanrı bu işi, yeryüzünde azgınlık olmasın, düzen kurulsun diye yapmıştır, o hakle, Tanrı’nın az rızık verdiği fakir sınıfları daha fazla rızıklandırmak insanlara düşmez; Şu durumda Tanrı, az rızık verdiği sınıfların geçimini, çok rızık verdiği varlıklı sınıfın sırtına yüklemekle yanlış davranmış olmaktaydı. Muhammed, bunu bildiği içindir ki, varlıklı sınıfa mensup kişilerin “Allah’ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?” şeklinde konuşmaları karşısında güç durumda .kalmış ve bu yüzden onları “kafir”likle, “münafıklık”la, “sapıklık”la suçlamaktan başka çare bulamamıştır. Bir de, kendisinin sadece “tebliğ eden” olduğunu söyleyip, daha önceki dönemlerde de halkların Tanrı’ya isyankar olduklarını hatırlatmıştır: Bu amaçla, Kur’an’a koyduğu ayetlerden biri şöyledir:
“(Onlar) Kendilerinden önce de böyle yapmıştı. Peygamberlere apaçık tebliğden başka ne vazife düşer?” (Nahl Suresi, ayet 35).
Bunu yaparken, onların isyankar davranmış olmalarının sorumluluğunu Tanrı’nın sırtına yüklemekten geri kalmamış, şu tür ayetler koymuştur:
5 Elmalılı H. Yazır. age. c.5. s.4024.
6 Yasin Suresi’nde şöyle yazar: “Onlara. ‘Allah’ın nite verdiği rızıktan sarf edin’ denince, inkar edenler imlanı, ‘Allah dileseydi duyurabileceği bir kimseyi biz mi doyuralım? Doğrusu siz apaçık bir sapıklıktasınız’ dediler” (Yasin Suresi, ayet 47).


“Ey Muhammed! Onların doğru yolda olmalarına ne kadar özensen, yine de Allah, saptırdığını doğru yola iletmez. “ (Nahl Suresi, ayet 37).
Yani güya “münafik”ları ve “kafir”leri saptıran Tanrı’dır. Tanrı’nın bu davranışı karşısında Muhammed’in yapabileceği bir şey yoktur.
Bütün bu örnekler göstermektedir ki, Muhammed, günlük siyasetinin gereksinimlerine çözüm bulabilmek için çelişkili hükümler yerleştirirken, kendisini ve Tanrı’yı güç durumlarda bırakmıştır. Hem de öylesine ki, hemen her vesileyle Tanrı’yı, “keyfi” şekilde hareket eden, dilediğine az, dilediğine bol rızık veren ya da dilediğini doğru yola sokan, cennete alan ve dilediğini saptırıp cehenneme atan bir “Yaratıcı” (halik) olarak tanımlamaktan geri kalmamıştır. Ve üstelik de kendisini, insanları doğru yola soksun diye “peygamber” olarak gönderdiğini söylediği bu“Yaratıcı “yi, “Ey Muhammed! Sen ne yaparsan yap, onları doğru yola sokamazsın “diye konuşur göstermiştir.

Kur’an’daki Çelişkilerin Gerçek Nedenleri Hakkında

Kur’an’daki Çelişkilerin Gerçek Nedenleri Hakkında


Akılcı bir okuyuşla Kur’an’daki çelişkili hükümlerin varlığına tanık olanların kendi kendilerine soracakları bir soru vardır: “Tanrı’nın çeliş­kili bir dille ya da tutarsız bir mantıkla konuşabileceğini düşünmek mümkün olmadığına göre, çelişkilerle dolu bir kitabı Tanrı sözleri ola­rak kabul etmek mümkün olur mu? Eğer çelişkili hükümleri kapsayan bir kitabı Tanrı sözleri olarak kabul edecek olursak, bu takdirde Tanrı fikrini zedelemiş olmaz mıyız?” Bu tür bir soruyu yanıtlamak amacıylaKur’an üzerinde inceleme yapacak olanlar pek muhtemelen şu sonuca yöneleceklerdir ki, Kur’an’daki çelişmelerin nedenlerini Tanrı’da değil, kitabı hazırlayanlarda, daha doğrusu Muhammed’in davranışlarında, mantığında ve yaşam koşullarında aramak gerekir. Bu yapılacak olursa görülecektir ki, bir kısım çelişmeler onun günlük siyasetinin ge­reksinimlerini, kendi içinde bulunduğu koşullara uydurmaya çalışma­sından; bir kısım çelişmeler güçsüz durumdan güçlü duruma geçmiş olmasından; bir kısım çelişmeler unutkanlığından; bir kısım çelişmeler uğradığı başarısızlıkların sorumluluğundan kurtulma çabasından; bir kısım çelişmeler bilgi kıtlığından; bir kısım çelişmeler de yabancı kay­naklardan yaptığı alıntıları bölük pörçük şekilde ya da değiştirerek ak­tarmış olmasından doğmuştur. Fakat, denilebilir ki, çelişmelerin varlığı genel olarak, Muhammed’in “güçsüz” durumdan “güçlü” duruma geçme­siyle ve günlük siyasetinin gereksinimlerini bu durumlara göre ayarlamasıyla ilgilidir.

I) Mekke Döneminin Nispeten Yumuşak ve Hoşgörülü Nitelikte Görünen Ayetlerinin, Medine Döneminin Sert, Katı, Savaşçı Ayetleriyle Çelişkili Olmasının Nedenleri

Kırk yaşındayken, kendisini “peygamber” olarak ilan eden Muham­med, ömrünün geri kalan 23 ya da 25 yılının aşağı yukarı yarısını Mekke’de, diğer yarısını da Medine’de geçirmiştir. Mekke’de bulunduğu süre boyunca Kur’an’a koyduğu ayetler “Mekki”, Medine’ye göçten (hic­retten) sonra koyduğu ayetlere de “Medeni”deyimiyle tanımlanır. Mekki ayetler ile medeni ayetler, yumuşaklık ve sertlik ya da hoşgörülülük ve hoşgörüsüzlük veya barışçılık ve saldırganlık gibi konular bakımından birbirlerinden çok farklı ve genellikle çelişkili nitelikte şeylerdir. Genellikle bu farklılıklar ve bu çelişkiler, Muhammed’in Mekke döneminde henüz güçsüzken, Medine’ye geçtikten sonra, giderek güçlenmiş olma­sından doğmuştur. Daha başka bir deyimle, henüz kendisini güçlü bulmadığı dönemlerde“hoşgörülü”ymüş gibi davranırken, güçlendiği an saldırgan ve savaşçı kesilmiş olmasındandır. Mekke dönemindeyken pek az taraftar toplayabildiği, yani henüz güçsüz durumda olduğu için, Kur’an’a., hoşgörülü, yumuşak, barışçı, öğüt verici (tebliğ edici) gibi gö­rünümlü ayetler koymuştur ki, bunlardan bazılarını yukarıda gördük. Bunlar arasında, “(Ey Muhammed!) Sen öğüt ver, esasen sen sadece bir öğütçüsün” (Gaşiye Suresi, ayet 2122) ya da “(Ey Muhammed!) Yine de yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak açık bir tebliğdir” (Nahl Suresi, ayet 82) ya da “(Ey Muhammed!) Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuş­maya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar on­lardan uzak dur...” (Enam Suresi, ayet 68) ya da “Ben de sizin taptık­larınıza asla tapacak değilim. Evet siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır” (Kafirim Suresi, ayet 6) şeklinde olanları vardır. Fakat, daha sonraki Medine döneminde Kur’an’a. yerleştirdiği ayetler (yani medeni olan ayetler), sertlik ve şiddet ifadesi olarak, bu yukarıdaki “mekki” ayetlerle çelişki halindedir. Mekki ayetlerin “tebliğ et” ya da “öğüt ver” veya “dinde zorlama olmaz” şeklin­deki yumuşaklığı yerine, medeni ayetlere “şiddet”, “katılık”, “savaş­çılık” ve “saldırganlık” gibi nitelikler egemendir ki, bunlar arasında, “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürünüz!” (Tevbe Suresi, ayet 5) ya da “Kafirlerle ve münafıklarla savaş (cihatta bulun. Ve onlara katı dav­ran!.. “ (Tevbe Suresi, ayet 74) şeklinde olanları vardır. Çünkü, Medi­ne’ye geçtikten az sonra, çete saldırılan sayesinde ele geçirdiği ganimetler ve ganimetlerden yararlanmak isteyen taraftarların sayısının artması ne­deniyle giderek güçlenmiştir; artık sadece “tebliğ edici” ya da “öğüt ve­rici” değil, “emredici”dır;dilediği şeyleri kılıç yoluyla elde edebilicidir. Bu nedenle artık yumuşak davranmak, hoşgörü saçar olmak ihtiyacında değildir; bu nedenle Kur’an’a, sert, yıldırıcı, lanetleyici, ölüm saçıcı, sa­vaşçı nitelikte dehşet saçan hükümler koymuştur.1 Güçsüz durum­dayken, Kur’an’a, “Biz Resulleri, sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz...” (Kehf Suresi, ayet 56) ya da “Ey Muhammed, sen öğüt ver, esasen sen sadece bir öğütçüsün. Sen onlara zor kullanacak değilsin” (Gaşiye Suresi, ayet 2224) ya da “Dinde zorlama olmaz” (Bakara Suresi, ayet 256) şeklinde hoşgörülüymüş kanısını yaratıcı ayetler koyarken,2 güçlendiği an sert ve dehşet saçar nitelikte ayetler yerleştirmiştir ki, bun­ların arasında “Allah yolunda kıtal” öngören (Nisa Suresi, ayet 84) ya da müşrikleri Müslüman yapıncaya kadar savaşı emreden, örneğin, “... (kafirlerin) boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın” (Enfal Suresi, ayet 12) ya da “Onları bulduğunuz yerde öldürün... Fitne kalmayıp yalnız Allah’ın dini ortada kalana kadar onlarla savasın” (Bakara Suresi, ayet 191193) şeklinde olan ya da Yahudilere, Hıristiyanlara karşı savaş açılmasını ve İslami kabul etmelerine ya da “cizye” (kafa parası) ver­melerine kadar savaşın sürdürülmesini öngören hükümler vardır ki, bun­lar arasında, “(kitab ehli’ne, yani Yahudilere, Hıristiyanlara ve İslami din edinmeyenlere karsı) ... boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın” (Tevbe Suresi, ayet 29) ya da “Ey Peygamber! Kafirlerle ve münafıklarla savaş. Ve onlara katı sert davran! Varacakları yer ce­hennemdir...” (Tevbe Suresi, ayet 73; Tahrim Suresi, ayet 9) şeklinde olanları var.

1 Her ne kadar Medine dönemine ait ayetlerin kimi çevirisinde “uyana” deyimleri geç­mekle beraber, ayetlerin Arapça aslında kullanılan “imar” ve “nezir” sözcükleri, ge­nellikle “korkutma” anlamını taşır. Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınlan, c.7, s.185.
2 Ali İmran Suresi, ayet 20; Maide Suresi, ayet 92, 99; Rad Suresi, ayet 40; Nahl Su­resi, ayet 35, 82; Nur Suresi, ayet 54; Ankebut Suresi, ayet 18; Yasin Suresi, ayet 17. Bu konuda Turan Dursun’un “Kur’an’daki Çelişkiler” başlıklı yazısı için bkz. 2000’e Doğru dergisi, 17 Aralık 1989, s.49.

Öte yandan yine henüz yeteri kadar güçlü bulunmadığı zamanlar, özellikle Mekke döneminde, düşman kazanmamak amacıyla tedbirli dav­ranmayı tercih etmiş, örneğin Tanrı’yı inkar edenlere ya da puta tapanlara sataşılmamasını, onların taptıkları şeylere sövülmemesini istemiştir. Çünkü, aksi takdirde onların da kendisine ve taraftarlarına saldıracak­larını ve sövmeye başlayacaklarını bilirdi. Bundan dolayıdır ki, Kurana, “Allah’tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da ... Allah’a sövmesinler” (Enam Suresi, ayet 108) deryada “...onlar, savaşmadıkça, ‘siz de onlarla savaşmayın...” (Bakara Suresi, ayet 191) şeklinde yumu­şak ve barışçı nitelikte görünen ayetler koymuştur. Fakat, Medine’ye geçip de güçlendikten sonra, artık çekingen ve barışçı siyaset izlemeye gerek kalmadığı için, Kur’an’a, “Ey Peygamber! Kafirlerle ve münafık­larla savaş (cihatta bulun!). Ve onlara katı davran (sertlik göster)! Va­racakları yer cehennemdir...” (Tevbe Suresi, ayet 74; ayrıca bkz. Tahrim Suresi, ayet 9) şeklinde ya da biraz önce değindiğimiz gibi, yıldırıcı ve dehşet saçıcı hükümler koymuştur.
İ) İrade Özgürlüğüne Yer Verir Gibi Görünen Ayetlerle, Böyle Bir Özgürlüğü Tanımayan Ayetler Arasındaki Çelişkileri Var Eden Nedenler

Kur’an’ın mekki ve medeni olan ayetlerini dikkatle inceleyecek olur­sak, görürüz ki, birincilerde “irade özgürlüğü”ne yer verir gibi görünenler yanında, yer vermez olanlar bulunduğu halde, ikincilerde bu tür bir öz­gürlüğü yok sayar nitelikte olanlar ağır basmaktadır. Birbirleriyle çelişki yaratan bu hükümler, Muhammed’in hem bir yandan günlük siyasetinin gereksinimlerinin hem de Medine’ye geçmekle güçlenmiş olmasının so­nucu olmak üzere ortaya çıkmıştır. Nitekim, birazdan göreceğimiz gibi, Ebu Bekir’in Müslümanlığı kabul etmesini “özgür irade” davranışı gibi göstermek üzere, Kurana, “Herkese islediklerinin karşılığı ödenir” şek­linde hüküm koyarken, amcası Ebu Talib’in Müslümanlığı kabul etme­mesi üzerine, “Tanrı dilediğinin kalbini açar, Müslüman yapar; dilediğininkini kapar, saptırır”şeklinde ayet koyarak “inanç” sahibi olmanın,
3 Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınları, c.4. s.97 vd.
“özgür irade”yle ilgisiz bir davranış (yani Tanrı’nın keyfine kalmış bir is) olduğunu belirtmiştir. Çünkü, aksi takdirde amcasını Müslüman ya­pamamış olmaktan doğma başarısızlığı üstlenmek zorunda kalmış ola­caktı; böyle bir durumda, çevresindekilerin “Bu nasıl peygamberdir ki. kendi amcasını bile Müslüman yapamaz?” şeklinde konuşmalarına ne­den yaratacak, mahcup durumda kalacaktı. Müslüman olmanın “özgür irade” işi olmadığını belirtmekle, bu sorumluluğu sırtından atmış olma­yı, çıkarlarına uygun bir iş saymıştır.                                               
Müslüman yapmaya çalışıp da yapamadığı diğer kişiler hakkında da Kur’an’a yukarıdakine benzer ayetler koymaktan geri kalmamıştır. Örneğin, İslam olmak istemeyen alNadir İbn alHaris hakkında, “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir” (İbrahim Suresi, ayet 4) şeklinde ayet yerleştirmiştir. Yine bunun gibi Ümeyye b. Ebi’sSalt (ya da Nu’man b. S ay fi erRahib) hakkında Tanrı’nın şöyle konuştuğunu bildirmiştir:
“Ey Muhammed!.. Dileseydik onu ayet/erimizle üstün kılardık... Durumu, üstüne vursan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin dununu gibidir” (Araf Suresi, ayet l76).
Mekke döneminde daha henüz güçsüz bulunduğu için, zaman zaman kişileri kendi serbest iradelerine göre davranabilir ve bu davranışlarının sorumluluğunu yüklenebilirmiş gibi durumlarda bırakmayı, günlük si­yasetinin gereksinimlerinden saymıştır. Eğer “Tanrı ve peygamber” buy­ruklarına uygun hareket edecek olurlarsa, cennetlere kavuşacaklarını, et­meyecek olurlarsa cehennemi boylayacaklarını anlatmayı, o an için işine gelir bulmuştur. Çünkü, bu ilk başlangıç döneminde taraftarlarının sayısı pek azdı; şiddet usulleriyle ve kılıç yoluyla insanlara hükmünü geçire­bilecek yeterliliğe henüz erişmemişti. Bundan dolayıdır ki, kişileri, irade özgürlüğü dışındaki davranışlara sürüklemesi kolay olamazdı. Nitekim, Mekke döneminde (ya da Medine’ye yeni geçtiği zamanlarda) Kur’an’akoyduğu hükümler arasında, “Herkese islediklerinin karşılığı ödenir” (Ahkaf Suresi, ayet 19) ya da “Dileyen Rabbine giden yolu tutar...” (İnsan Suresi, ayet 29) ya da “Ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklarda kalmış sağır ve dilsizlerdir...” (Enam Suresi, ayet 39) şeklinde, irade özgürlüğüne yer verirmiş gibi görünen buyruklar vardır.
Aynı nitelikte olmak üzere “Kur’an olmayarak” yerleştirmeyi ihmal etmediği hükümler de (hadisler) vardır ki, bunlardan en çok bilineni Ömer b. Hattab’ın rivayetine dayalı şu hadistir:
“Amellerdin kıymeti) ancak niyetlere göredir. Herkesin niet ettiği ne ise, eline geçecek olan ancak odur. Artık nail olacağı bir dünya veya nikah edeceği bir kadından dolayı hicret etmiş kimse varsa, hicreti (Allah’ın ve Resulünün rızasına değil) sebebi hicreti olan şeye müntehidir. “4
Muhammed,   bu  tür buyrukları   yerleştirerek,  Mekke’den  Me­dine’ye  hicret (göç) etmek isteyenlerin,  bu  işi,  Tanrı’nın ya da “Resulü”nün emriyle değil, kendi“imde”eriyle yapmış olacaklarını anlatmak istemiştir. Düşünmüştür ki, “cennet” nimetlerine konmak için, kişiler kendiliklerinden Medine’ye hicret edeceklerdir. Bu ve buna benzer hükümlerle şu kanıyı yaratmak istemiştir ki, kişi, kendi davranışlarının, kendi kararlarının sorumluluğunu yüklenmiştir: yani iyi bir iş yapmışsa, yaptığının karşılığını alır, kötü iş yapmışsa cezasına katlanır; kendi isteğiyle ve iradesiyle Müslüman olacaklarsa cennetlere gidecektir, olmazlarsa cehennem azabını göze almış de­mektir. Yukarıdaki hükümler (ve benzerleri) bu doğrultuda anlam taşır.

Bununla beraber tekrar belirtelim ki, Mekke döneminde de, kişi iradesini hiçe sayan ve kişiye özgürlük bırakmayan, örneğin Müs­lüman olup olmamanın ya daKur’an’ı anlayıp anlamamanın, kişi ira­desine değil, doğrudan doğruya Tanrı iradesine bağlı bir şey olduğu­nu gösteren hükümler koymamış değildir. Bunlar arasında, “Kur’an’ı anlarlar diye (onların) kalplerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koy­duk” (Enam Suresi, ayet 25); “Kur’an okunduğu zaman, seninle, ah­rete inanmayanların arasına gizlice bir perde gereriz.  Biz... An­lamamaları   için   gönüllerine perdeler gerer,   kulaklarına  ağırlık veririz ve sen Kur’an’da Rabbini bir olarak andın mı, yüz çevirirler, uzak­laşırlar senden” (İsra Suresi, ayet 4546); “Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyete açar, kimi de saptırmak isterse... kalbini

4 Sahihi..., Hadis No. l, c.I, s.I.


far ve sıkıntılı kılar” (Enam Suresi, ayet 125) şeklinde olan ayetler vardır. Yani Müslüman olup olmamak kişilerin iradesine bağlı değil, Tanrı’nın iradesine bağlı bir şeydir; Tanrı, dilediği kimseyi Müslüman yapar, dilemediğini yapmaz; dilediğini saptırır dilediğini saptırmaz; di­lediğine Kur’an’ı okuyup anlama olanağını verir, dilemediğinin de gönlü­ne perde serip kulaklarına ağırlık koyar ve böylece onun Kur’an’ı oku­masına ya da anlamasına engel olur. Söylemeye gerek yoktur ki,“özgür” iradeyi yok sayan bu hükümlerle, “özgür irade”ye yer verir görünen yu­karıdaki hükümler çelişki halindedirler.

Görülüyor ki, birinci Mekke dönemindeyken yapabildiği tek şey, cen­net vaatleriyle, cehennem korkutmalarıyla ya da lanetlemelerle iş gör­mekti. İslami kabul edecek olanların cennete alınıp, oradaki güzel kız­lara, yeşil ırmaklara, meyve ve şarap bolluklarına kavuşacaklarını an­latmak üzere, Kur’an a, “Şüphe yok ki çekinenlere bir kurtuluş... ve mu­rada eriş var; bahçeler, üzümler ve memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar ve dopdolu kadeh...” (Nebe’ Suresi, ayet 2938; Araf Suresi, ayet 42 vd...) şeklinde ayetler koyarken, kabul etmeyenlerin bütün bunlardan mahrum kalıp cehennem ateşinde yakılacaklarına dair hükümler eklerdi. Bu sayede, Mekke’nin genellikle en fakir, en cahil ve en basit insanların­dan bazılarını, kendi yakın akrabalarından da bir iki kişiyi (örneğin, amcasının oğlu Ali ile kölesi Zeyd’i) kendisine  inandırabilmişti. Pey­gamberliğini ilan edişinden iki yıl sonra Ebu Bekir’i ve biraz daha sonraki yıllarda da onun oğlu Abdurrahman’ı Müslüman edebilmişti. Bu kişilerin, İslami “özgür” irade yoluyla seçtiklerini söyleyip başkalarına örnek kılabilmek için Tanrı’dan, “Herkese islediklerinin karşılığı verilir” (Ahkaf Suresi, ayet 19) şeklinde ayetler indiğini bildirmiştir. Ve sanmıştır ki, cehennem ateşinden korunmak ve cennet nimetlerine konmak heve­siyle, kişiler, tıpkı Ebu Bekir ve oğlu Abdurrahman gibi, kendiliklerinden İslam olacaklardır. Ancak, evdeki hesap çarşıya uymamış ve düşündüğü gibi olmamıştır. En yakın akrabaları arasından olup da, Mekke’nin ileri gelenlerinden sayılanların çoğu, örneğin Ebu Talib ki amcasıdır ve ken­disine babalık yapmıştır ya da Ebu Leheb ve Ebu Cehl gibi kimseler Müslüman  olmamışlardır;  ona  inanmamışlar,  onu  peygamber say­mamışlardır. Amcası Ebu Talib bile, ona en büyük yakınlığı göstermiş, onu her türlü tehlikeye karşı korumuş olduğu halde İslam olmamış, putperest olarak kalmıştır. Onları Müslüman yapamamış olmak, Muham­med bakımından prestij yıkıcı bir başarısızlıktı. Ve işte bu başarısızlı­ğının Mekkeliler arasında kendi aleyhine söylentiler yaratabileceğini ve bu söylentilerin kendi otoritesi bakımından tehlikeli olabileceğini düşü­nerek, Kur’an’a, Müslüman olup olmamanın Tanrı’nın dileğine, iradesine ve iznine bağlı olduğuna dair ayetler koymuştur. Yani anlatmak is­temiştir ki, Tanrı, kişinin bir şeyi istemesini (ya da istememesini) di­lediği zaman, kişi o şeyi ister ya da istemez.5 Daha başka bir deyimle Müslüman olup olmamak özgür irade işi değildir; kişi, kendi dileğiy­le, kendi iradesiyle Müslüman olamaz; meğer ki, Tanrı ona Müslüman olma dileğini vermiş olsun. Nitekim, Kur’an’da “Allah dileseydi puta tapmazlardı (müşrik olmazlardı...) (Enam Suresi, ayet 107) diye yazılıdır. Bu doğrultuda olarak Tanrı, kişileri şöyle konuşturtuyor:

“Hidayetiyle hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi ken­diliğimizden doğru yolu bulacak değildik...” (Araf Suresi, ayet 43).

“Neden Tanrı bütün kullarını hidayete eriştirip Müslüman yapmaz?” diye sorulacak olunursa, Muhammed, bunun cevabını Kur’an’a koyduğu ayetlerle şöyle veriyor: Çünkü, Tanrı cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine söz vermiştir (Secde Suresi, ayet 13) ve işte bu sözünü tutmak için insanlardan birçoğunu kafir kılıp cehenneme atar. Ce­hennemin dolup dolmadığını anlamak için ikide bir cehenneme, “Döldün mu?” diye sorar. Cehennem de ona, “(Hayır) Daha var mı?”der (Kaf Su­resi, ayet 30). Bu nedenle Tanrı insanlardan bir kısmını kafir kılmaya devam. eder. Anlaşılan o ki, Ebu Talib bunlardan biridir; yani Tanrı ona, Müslüman olma istek ve dileğini vermemiş, onun “kafir” olarak canını almıştır. Muhammed, bununla beraber, amcasından gördüğü iyilikler ne­deniyle, onun sadece topuklarına kadar cehennem ateşinde kavrulaca­ğım, beyninin kaynayacağını bildirmiştir.6 Daha sonraki bir tarih iti­bariyle (yani Medine’ye geçtikten sonra) kafir olarak ölenler için (akraba dahi olsalar) “mağfirette” bulunmanın yasaklandığına dair ayetler ko­yacaktır (Tevbe Suresi, ayet 113).

5 Elmalılı Hamdi Yazır, age, c.7, s.5626 vd.
6 Sahihi..., Hadis no. 665, c.4, s.533: ayrıca bkz. Sahihi..., c.10. s.54 vd.

Görülüyor ki, Muhammed, Ebu Bekir’in Müslümanlığı kabul etmesi vesilesiyle Kur’an’a, “Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir” (Ahkaf Su­resi, ayet 19) ya da“Dileyen Rabbine giden yolu tutar” (İnsan Suresi, ayet 29) diyerek Müslüman olup olmamayı sanki kişinin istek ve iradesine bağlıymış gibi gösterirken, Müslümanlığı kabul etmeyen Ebu Talib’in tu­tumu karşısında, “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslama açar; kimi de saptırmak isterse... kalbini iyice daraltır...” (Enam Suresi, ayet 125; Kasas Suresi, ayet 56 vd...) şeklinde ayet koymuş, böylece çelişkili iki hükmün Kur’an’da yer almasına neden olmuştur.7

Fakat, bütün bu çelişkilere neden olurken, bir de Tanrı’yı, hem bir yandan kişileri “kafir” yapan hem de diğer yandan “ceza/andıran”, yani haksızlık, adaletsizlik yaratan olarak göstermiş olmaktadır ki, bu da ayet­lerin tümcelerinin tertipsiz bir şekilde düzenlemiş olmasındandır. Çünkü, yukarıdaki ayetlerden her biri, ayrıca kendi içlerinde, birbiriyle çelişmelidir. Örneğin, Enam Suresi’nin 125. ayetini tekrar okuyalım:

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslama açar; kimi de saptırmak isterse... kalbini iyice daraltır. Allah inan­mayanların üstüne işte böyle murdarlık verir” (Enam Suresi, ayet 125).

Görülüyor ki, burada, ilk iki tümceyle son tümce birbirleriyle çe­lişmekte; çünkü, Tanrı, dilediği gibi kişilerin kalbini daraltıp kafir yapmakta, yaptıktan sonra da onu cezalandırmaktadır. Aynı şeyi NahI Suresi’nin 93. ayetinde görmekteyiz:

“Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet kılardı; fakat o, dilediğim saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız” (NahI Suresi, ayet 93).

Burada anlatılan, Tanrı dilediğini doğru yola sokuyor, dilediğini saptırıyor, sonra da onları,, böyledirler diye sorumlu tutuyor. Zümer Suresi’ndeki şu ayet bir başka örnektir:

7 Bunu yaparken Ebu Talib’i “Tanrı’nın hidayetine layık girmediği” kişiler arasına kal­maktan ve cehennemlik saymaktan geri kalmamıştır. Yukarıdaki ayete şunu koymuştur: “Al/alı dilediği kişiyi hidayette kılar. Ve o, hidayete layık (ilanları çok iyi bilir” (Kasas Su­resi, ayet 56)’. Bu konuda bkz?. Sahihi.... Hadis No. 15481549. c.IO. s.5253.

“Allah kimin gönlünü İslama açmışsa, o, Rabbinden bir nur üzerine olmaz mı? Allah’ı anmak konusunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içerisindedirler... Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz” (Zümer Su­resi, ayet 2223).

Tanrı, bütün bu ayetlerde, birbirleriyle çelişen tümcelerle buyruklarda bulunmaktadır: zira, bir yandan “Ben dilediğimi saptırırım, doğru yoldan uzaklaştırırım”şeklinde konuşuyor, sonra da bu şekilde saptırmış ol­duklarına “Yaptıklarınızdan sorumlusunuz” diyor! Bir yandan “Allah’ı anmak konusunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun...” diyor, diğer yandan kalpleri katılaştıranın yine kendisi olduğunu bildiriyor!

Yine bunun gibi Muhammed, Kur’an’a, “Sana ne kötülük gelirse kendindendir” (Nisa Suresi, ayet 79) ya da “İnananlar... işte cennetler on­laradır” (Araf Suresi, ayet 42) şeklinde ayetler koyarak, Müslümanlığı kabul edenlerin cennete, etmeyenlerin cehenneme gideceklerini bildirerek taraftar kazanacağını sanmış, fakat başarısız kalıp da çevresindekiler, “(Muhammed peygamber değil) büyülenmiş bir adamdır” (Enam Suresi, ayet 7) şeklinde konuşmaya başlayınca, sorumluluğu Tanrı’ya yüklemek üzere, “Allah düşseydi onları doğru yolda toplardı” (Enam Suresi, ayet 35) ya da “Allah kimi dilerse onu saptırır ve kimi dilerse de onu doğru yola koyar” (Enam Suresi, ayet 39) şeklinde ve biraz yukarıda be­lirttiğimiz hükümlerle çelişki yaratan ayetler koymuştur.

Yine bunun gibi, putlara tapmanın ve Tanrı’ya eş koşmanın “ce­hennemlik” bir şey olduğuna dair, Kur’an’a, “Allah’a ortak koşan kimse derin bir sapıklığa sapmış olur” (Nisa Suresi, ayet 116) ya da “Puta ta­panlardan yüz çevir” (Enam Suresi, ayet 106) şeklinde ayetler8 koy­masına rağmen, henüz güçsüz olduğu dönemde kişileri puta tapma ge­leneğinden uzaklaştıramayacağını anlayınca, başarısızlığını örtmek üzere, bu kez, puta tapmanın Tanrı dileğine bağlı olduğunu bildirmiş veKur’an’a şu tür ayetler koymuştur:

8 Furkan Suresi, ayet 3; Tevbe Suresi, ayet 28. 114; Kasas Suresi, ayet 6274; Nisa Su­resi, ayet 50. 51. 116 vd...

“Allah dileseydi puta tapmazlardı” (Enam Suresi, ayet 107).

Yine aynı şekilde, Kur’an’a. inanıp inanmamanın kişilere kalmış bit­iş olduğuna dair Kur’an’a ayetler koyarken, bu işin Tanrı’ya ait olduğunu bildiren ayetlere yer vermiştir. Bunun nedeni şudur: ilk zamanlar Mek­keli Araplara Kur’an’ı sunduğunda, bunun Tanrı sözleri olduğunu ve bu sözlere inanan kişilerin cennetlik olacaklarını söylemiş ve “Dileyen Rabbine giden yolu tutar” (İnsan Suresi, ayet 29) şeklinde ayetler koymuştur. Ancak, bu söylediklerine pek az kimse inanmıştı; bunlar genellikle Mek­ke’nin fakirleri ve düşkünleriydi; sırf cennete gitme hayaline kapılarak İslama girmişlerdi. Buna karşılık inanmayanlar pek çoktu; özellikle Kureyş’in ileri gelenleri, Muhammed’i, belli bir kitapla gönderilmiş bir pey­gamber olarak ciddiye almamışlar,9 Kur’an’ı Tanrı sözleri olarak tanı­mamışlardır; şöyle demişlerdir:

“Bu (Kur’an) öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” (Enam Suresi, ayet 25).

Böylece eski geleneklerine uyarak kendi ilahlarına tapmaya devam etmişlerdir. Muhammed’in Tanrı’dan geldiğini söylediği Kur’an’ı dinle­mek bile istememişlerdir. Ve işte onların bu şekildeki davranışlarına karşı Muhammed, Kur’an’a, “Ayetlerimizi yalanlayanlar karanlıkta kal­mış sağır ve dilsizlerdir” (Enam Suresi, ayet 39) ya da “...zalimlerdir” (Enam Suresi, ayet 21) şeklinde ayetler koymuş, cehennem tehditleri savurmuş, yine başarı sağlayamayınca, “Eğer onlar Kur’an’a inanmıyor­larsa, bunun nedeni Tanrı’dır; çünkü, Tanrı onların kalplerini kapamış, kulaklarım tıkamıştır” şeklinde şu tür ayetler koymuştur:
“Kur’an’ı anlarlar diye (onların) kalplerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk” (Enam Suresi, ayet 25).

“Kur’an okunduğu zaman seninle ahrete inanmayanların arasına gizlice bir perde gereriz. Biz... anlamamaları için gönüllerine per

9 Aralarında konuşurlarken “büyülenmiş bir adam” olduğunu düşünerek “Muhammed’e bir melek indirilmeli değil iniydi?” (Enam Suresi, ayet 7); “Rabbinden Muhammed’e bir belge indirilseydi ya”(Enam Suresi, ayet 37) dediklerini söylüyor Muhammed.

deler gerer, kulaklarına ağırlık veririz ve sen Kur’an’da Rabbini bir olarak andın mı, yüz çevirirler, uzaklaşırlar senden” (İsra Suresi ayet 4546).

Dikkat edileceği gibi bu ayetlerde, tehdit, korkutma var, fakat vuruşmalı saldırı işareti yok; çünkü, dediğimiz gibi Muhammed, o tarihlerde henüz güçsüz durumdadır; şiddet ve kılıç yoluyla insanları İslama sokmasına olanak yoktur. Böylece bir yandan “Dileyen Rabbine giden yolu tutar” (İnsan Suresi, ayet 29) ya da“Sana ne kötülük gelirse kendilidendir” (Nisa Suresi, ayet 79) diyerek ya da buna ben­zer ayetleri getirerek,10 kişileri, kendi eylemlerinden dolayı sorumlu kılmak isterken, yani Kur’an’ı Tanrı sözleri saymanın ve okuyup an­lamanın, kişi iradesine bağlı olduğunu söylerken, diğer yandan, bu söylediklerinin tam tersine, kişi iradesini hiçe sayar nitelikte olmak üzere, “Kur’an’ı anlamasınlar diye onların kalplerini perdeledik, ku­laklarına ağırlık koyduk” (Enam Suresi, ayet 25) şeklinde ayetler koymaktan geri kalmamış, böylece çelişkili hükümlerin Kur’an’da yer almasına neden olmuştur.
İrade özgürlüğü konusundaki çelişkiler doğrultusunda verilebilecek bir başka örnek, biraz yukarıda değindiğimiz gibi, Ebu Bekir ile oğlu Abdurrahman’ın Müslüman olmaları olaylarıyla ilgilidir. Hatırlatalım ki, Ebu Bekir, Muhammed’in İslamiyeti yaymaya başlamasından iki yıl son­ra Müslüman olmuştur. Olduktan sonra, oğlu Abdurrahman’ı da Müslü­man yapmak istemiştir; yapabilmek için ona, eğer İslama girecek olursa, öldükten sonra dirilip cennetlere kavuşacağını söylemiştir. Ancak, Abdurrahman, babasının ve anasının ısrarlarına rağmen İslami kabul et­memiş, direnmiştir. Hem de kendisini Müslüman yapmak istiyorlar diye onlara kafa tutmuş, güya “Öf, artık yeter!” şeklinde konuşmuştur. Hatta Kur’an’ın, masal kitabından başka bir şey olmadığını söyleyerek onlarla alay bile etmiştir. Onun bu direnişini gören Muhammed, Tanrı’nın gaza­bının, onun (ve onun gibilerin) üzerinde olduğunu öne sürerek, Kur’an’a şu ayeti koymuştur:

10 Ayrıca Rad Suresi’nde, “Allah:., gönlüyle kendisine yönelenleri... doğru yola sevk eder” (Rad Suresi, ayet 27) diye yazılıdır.

“Annesine, babasına ‘Öf ikinizden; benden önce nice nesiller gelip geçmişken beni tekrar diriltil/nemle ini tehdit ediyorsunuz?’ diyen kimseye, anne ve babası... ‘Sana yazıklar olsun! inan, doğrusu Allah’ın sözü gerçektir’ dedikleri halde, ‘Bu Kur’an ötekilerin ma­sallarından başka bir şey değildir’ diye cevap veren kimse gibiler, işte onlar ... Allah’ın azap vaadinin aleyhlerinde gerçekleştiğe kimselerdir” (Ahkaf Suresi, ayet 1718).

Fakat, az geçmeden Abdurrahman tutumunu değiştirip babasının yolundan gitmiş, İslam olmuştur: muhtemelen, cennetteki güzel hu­rilere kavuşmanın pek kötü bir şey olmadığını düşünmüş olmalıdır! Ve işte Muhammed, gerek Ebu Bekir’in ve gerek oğlu Abdurrahman’m, kendiliklerinden Müslüman olduklarını öne sürerek, putperest Araplara aynı yolu seçmelerini bildirmiş ve İslam olacak olurlara mutlaka cennetlere gireceklerini söylemiş, Kur’an’a. şu tür ayetler yerleştirmiştir:

“...İşlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır; herkese işlediklerinin karşılığı ödenir” (Ahkaf Suresi, ayet 19).


“Başınıza gelen herhangi bir musibet, ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür...” (Şura Suresi, ayet 30).

“İşte orada herkes, dünyada yapmış olduğunu bulur” (Yunus Suresi, ayet 2130, 52).
“işlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır. Herkese? işlediklerinin karşılığı ödenir. Kendilerine haksızlık yapılmaz,’ inkar edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara, ‘...Dünyadaki ha­yatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız... yoldan çık­manızın karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz…” (Ahkaf Suresi, ayet 1920).

Dikkat edilecek olursa, bu ayetler, irade özgürlüğüne yer veriyormuş kanısını yaratacak anlamdadır. Ancak, kişinin, kendi davranışlarının sorumlusu olarak, cennete ya da cehenneme gideceğine dair görünen bu hükümlere bakıp da, Muhammed’in irade özgürlüğünü tanıdığını san­mak yanlış olur. Tekrar edelim ki, bu hükümleri, o, genellikle henüz güçlü bulunmadığı birinci Mekke döneminde koymuş, cennet ve ce­hennem usulleriyle kişileri Müslüman yapmanın yollarını aramıştır Daha başka bir deyimle, onları, bu ilk başlangıç döneminde, sorumluluk duygusu içinde tutmuştur ki, cehennem azabından korksunlar ya da cen­net hayalleriyle yoğrulsunlar da İslam olsunlar diye.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı gibi, Muhammed, İslami kendi dileği ve iradesiyle kabul eden Ebu Bekir (ve benzerleri) vesilesiyle doğru yola girmenin özgür irade işi olduğunu ve bu şekilde dav­rananların cennetlere kavuşacaklarını söylerken, İslama girmekten kaçınan Ebu Talib (ve benzerleri) vesilesiyle doğru yolu seçmenin özgür iradeye değil, Tanrı’nın dileğine bağlı bir iş olduğunu bildirmiştir..
Yine bunun gibi, Mekke döneminde henüz güçsüz olduğu için, kişi­leri, kendi iradelerine göre hareket özgürlüğü içerisinde bırakıcı nitelikte ayetler koyarken, Medine’ye geçip de güçlenince, irade özgürlüğünü kö­künden yok edici ayetlere ağırlık vermiştir. Özellikle, “Müslüman” ol­manın, kişi iradesine değil, esas itibariyle Tanrı iradesine bağlı olduğunu ve Tanrı iradesinin “cihat” (kılıç) yoluyla iş gördüğü temasını işlemeyi, kendi günlük siyasetinin gereksinimlerinden saymıştır. Şu bakımdan ki, Medine döneminde, çete saldırıları ve savaşlar sayesinde güçlenmeye ve bol miktarda ganimetler elde etmeye başlamıştı. Bu başarılardan ya‘rarlanmak ve ganimetlerden pay almak amacıyla, Araplardan pek çoğu .Müslüman olmaya başlamışlardı. Müslüman olanlar, “Biz Müslüman olduk” diyerek Muhammed’i minnet altına sokma yolunu tutmuşlardı; ikide bir onun başına bunu kakarlardı. Ve işte onların bu şekilde konuşarak kendisini minnet altında bırakmalarını önlemek üzere, Mu­hammed, onları Müslüman yapanın Tanrı olduğunu söylemiş ve Kur’an’a şu tür ayetler koymuştur:
“(Ey Muhammed!) Onlar İslama girdikleri için seni minnet altına sokuyorlar. De ki, ‘Müslümanlığınızı benim başıma kak­mayın... Bilesiniz ki, sizi imana erdirdiği için asıl Allah size lütufta bulunmuştur” (Hucurat Suresi, ayet 17).11
Ve işte hep buna benzer nedenler yüzündendir ki, Muhammed, birbiriyle çelişkili ayetlerin Kur’an’da yer almasına neden olmuştur. Daha başka bir deyimle, irade özgürlüğüne yer verir görünürken ya da böyle bir özgürlüğü yok bilirken, hep kendi günlük siyasetinin ge­reksinimleri doğrultusunda iş görmüştür.

11 Bu konuda bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, age. c.6, s.4467. 276




I) Mekke’den  Medine’ye  Hicret Olayları  Vesilesiyle  Konan Ayetler Arasındaki Çelişkilerin Nedenleri

Muhammed, Mekke’den Medine’ye hicret olayları sırasında da, yukarıdaki taktik gereğince, Kur’an’a çelişmeli ayetler yerleştirmekten geri kalmamıştır:
Mekke’de bulunduğu on yıla yakın bir süre boyunca fazla taraftar toplayamayınca ve kendisine destek olanların (örneğin karısı Hatice ile amcası Ebu Talib’in) ölümleri sonucu koruyucusuz kalınca, Medine’ye hicret etmeye karar vermiştir. Ancak, taraftarlarını hicret etmeye zor­layabilecek güçte değildi. Yapılacak şey ikna usullerini denemekti. İkna edebilmenin etkili yollarından biri, “niyet” unsurunu “amel” unsuruna bağlamaktı, yani kişiyi yaptığı işler yüzünden sorumlu tutmaktı. Ken­disiyle birlikte Medine’ye hicret edecek olurlarsa “iyi” bir iş yapmış ola­caklarını, nimetlere ve ahretlere kavuşacaklarını, aksi takdirde bunlardan yoksun kalacaklarını anlatmak üzere şöyle konuşmuştur:
“Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan ancak odur. Artık nail olacağı bir dünya veya nikah edeceği bir kadından dolayı hicret etmiş kimse varsa, hicreti (Allah’ın ve Resulünün rızasına değil) sebebi hicret olan şeye müntehidir. “12
Böylece anlatmak istemiştir ki, kişiler hangi niyetle hicret etmişlerse, niyetlerine göre sonuç alırlar, yani kendi verecekleri kararlara Tanrı (ve elçisi) karışmaz.
Kuşkusuz ki, o an için bu şekilde konuşmak işine gelmiştir. Çünkü, hicret edip etmemeyi Tanrı kararına ve iznine bırakmış olsa, gerek hicret etmek isteyenler ve gerek istemeyenler, bunu kendilerine göre bahane ne­deni sayılabilirler diye düşünmüştür. Yani eğer “Tanrı dilediğini hicret ettirir, dilediğini ettirmez” demiş olsa ya da “Tanrı’nın rızası olmadan hiç kimse hicret etmek için karar alamaz” şeklinde konuşmuş olsa, hicret etmeyip de Mekke’de kalmak isteyenler, “Mademki hicret, Tanrı’nın dilek ve rızasına bağlıdır, o halde bizim burada kalmamız Tanrı dileğine göre
12 Bu satırları şu şekilde anlamak gerek: “Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olun ancak odur... hicret elini f kimse varsa hicreti (Tanrı’nın ve elcisinin rızasına değil) hicret nedeni olan niyete yöneliktir.”
oluşmuş demektir. Karan biz vermedik ki sonun!u olalım” di­yebileceklerdi. Bundan dolayıdır ki, Muhammed, “Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan ancak odur... hicret etmiş kimse varsa hicreti (Tanrı ‘nın ve elçisinin rızasına değil) hicret nedeni olan niyete yöneliktir” şeklinde konuşmayı ve böylece kişileri sorumluluk duygusu içerisinde bırakmayı, o an için kendi siyasetine uygun bulmuştur.
Fakat, Medine’ye hicret ettikten sonra durum değişmiştir. Zira Muhammed’in çağrısına uyup Medine’ye hicret eden Müslümanlar olduğu gibi, hicret etmeyip Mekke’de kalanlar da vardı; bunlar çoğunluktu. Böyle olunca, Medine’ye hicret edenler ki bunlara “Mu­hacirler” adı verilmiştir, hicret etmeyip de, Mekke’de kalanları örnek verip, Muhammed’e, “Nasıl olur da onları Medine’ye getiremezsin?” diyebilirler ve kendisine başarısızlık yükleyebilirlerdi. Ve işte böyle diyemesinler diye, Kur’an’a, “(Ey Muhammed!) Tanrı kimi doğru yola eriştirmişse, doğru yolda olan odur ancak. Kimi de saptırmışsa, sen ona, Tanrı’nın dışında dost bulmazsın...” şeklinde ayetler koymuştur (örneğin İsra Suresi, ayet 97). Yani demek istemiştir ki, “hicret et­meyip Mekke’de kalanlar doğru yoldan sapanlardır; Tanrı onları saptırdığı içindir ki Medine’ye hicret edemediler”!
Böylece, içinde bulunduğu durumlara göre, bir yandan “doğru yola” yönelmenin (örneğin, hicret etmenin) kişi iradesine bağlı oldu­ğunu (ve bu şekilde davrananların cennetlik olacaklarını) belirtirken, diğer yandan, doğru yola yönelmenin “özgür irade işi” değil, Tanrı dileğine bağlı bir şey olduğunu (örneğin, hicret etmeyenlerin Tanrı izni olmadığı için Medine’ye hicret edemediklerini) öngören ayetler de çelişkilere neden olmuştur.

I) Medine’ye Hicretten Sonra, Oradaki Yahudilerle Olan İlişkiler Yüzünden Ortaya Çıkan Çelişkili Ayetler

Daha önce de değindiğimiz gibi, Muhammed, Medine’ye hicretten sonra, oradaki Yahudileri Müslüman yapmak istemiş, fakat bütün çabalarına rağmen yapamamıştır. 13 Ve işte izlediği bu siyasetle ilgili olarak Kur’an’a birtakım hükümler koymuştur ki, hepsi de birbiriyle çelişkilidir. Bir kere Yahudileri Müslüman yapamayınca kendi taraftar­ları, “Hani ya sen, Tanrı‘nın peygamberi olarak her şeyi bilen ve her şeyi yapabilen bir kimsesin, ‘nasıl olur da Yahudileri Müslüman yapamazsın ? “ seklinde söylendiklerinde, kusurun kendisinde olmadığını anlatmak ve prestijini kurtarmak için, “Tanrı dilediğinin kalbini açar Müslüman yapar, dilediğini saptırır kafir yapar” (Enam Suresi, ayet 107, 125: Nahl Suresi, ayet 93; Zümer Suresi, ayet 2223 vd...) ya da “Allah kimi hi­dayete erdirirse doğru yolu bulan odur...” (Araf Suresi, ayet 178) şeklindeki ayetlere başvurmuştur.
Bununla beraber işine geldiği zaman, “Herkese işlediklerinin karşılı­ğı ödenir” (Ahkaf Suresi, ayet 19) şeklindeki ayetlerden yararlanmayı da ihmal etmemiştir. Bunun böyle olduğunu iyice anlayabilmek için, onun, daha önce, Mekke döneminde Kureyşli müşriklere (puta tapanlara) uy­guladığı siyaseti anımsamakta yarar vardır. Zira, müşrikleri (puta ta­panları) Müslüman yapamayınca, Kur’an’, “Allah dileseydi puta tapmazlardı” (Enam Suresi, ayet 107) şeklinde ayetler koyduğunu ve böylece, “Eğer putperestler beni peygamber olarak kabul etmiyor ve puta tapınaktan vazgeçmiyorlarsa, bu benim kabahatim değil; çünkü, Tanrı di­leseydi onlar puta tap/nazlardı” şeklindeki bir mantığa sığınarak pres­tijini kurtarmaya çalıştığını yukarıda görmüştük. Mekke’deyken, “Allah dileseydi puta tapınazlardı” (Enam Suresi, ayet 107) şeklinde konuşur­ken, Medine’ye geçtikten ve iyice güçlendikten sonra bu söylediklerinin tam tersine olarak, Kur’an’a, “Müşrikleri nerede görürseniz öldürün” (Tevbe Suresi, ayet 5) şeklinde çelişmeli ayetler koymaktan geri kal­mamıştır. Mekke’deyken “Allah dileseydi puta tapmazlardı” şeklinde ayetler koyması, kuşkusuz ki’, güçsüz olmasındandı, Medine’ye geçtikten sonra, “Müşrikleri nerede görürseniz öldürün!” şeklinde ayetler koyması ise, artık güçlenmiş olarak “müşrik”leri kılıç yoluyla Müslüman ya­pabileceğini bilmesindendir. Böylece Tanrı’yı, hem insanları “müşrik” (puta tapan) ya da “sapık” yapanhem de “müşrik” ve “sapık” yaptıktan
13 Bkz.. İlhan Arsel, Islama Göre Diğer Dinler. Kaynak Yayınları, birinci basını, istanbul. Mart 1999: İlhan Arsel, Kur’an’daki Kitaplılar, birinci basını, istanbul. Nisan 1999.
sonra öldürten durumlarda bırakarak çelişmeler zincirine yenilerini ek­lemiştir. Ve işte bu aynı taktiği, Yahudileri ve Hıristiyanları Müslüman yapmak üzere başvurduğu siyasete de araç kılmıştır:
Kur’an’da, İslamdan başka dinlerin varlığını kabul eder görünen, örneğin, Yahudilerin, Hıristiyanların, Sabitlerin ve hatta putperestlerin “din”lerinden (inançlarından) söz eden ayetler bulunduğu gibi, İslamdan başka din olmadığına dair ayetler de vardır ki, çelişmeli olarak sıralan­mışlardır. Örneğin, Kafırun Suresi’nde“müşrik”lerle ilgili olarak, “Sizin dininiz size, benim dinim bana” (Kafirun Suresi, ayet 6) diye yazılıdır. Bakara Suresi’nde de Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiilerle ilgili olarak, “...(onlardan Allah’a ve ahret gününe inanıp yararlı iş yapanlar) Rablerinin kalındadır. Onlar için artık korku yoktur” (Bakara Suresi, ayet 62) diye yazılıdır. Yine Bakara Suresi’nde, “Kendi dinlerine uymadıkça Ya­hudiler ve Hıristiyanlar senden hoşnut olmayacaklardır” (Bakara Suresi, ayet 20) diye ayet vardır. Görülüyor ki, bu ayetlerde, İslamdan başka din ve inançlara (örneğin, Yahudiliğe ya da Hıristiyanlığa) yönelmenin kişi­ye bağlı bir iş olduğu anlamı yatmakta.
Fakat, buna karşılık, Kur’an’da, İslamdan başka din olmadığına, başka bir dine yönelenlerin “sapık” sayılıp cezalandırılacaklarına, onlara karşı savaş açılması ve İslami kabul etmelerine kadar savaşın sürdü­rülmesi gerektiğine dair ayetler de vardır ki, sık sık tekrarladığımız gibi, bazıları şöyledir:
“Allah katında din şüphesiz İslamiyettir” (Ali İmran Suresi, ayet 19).
“Kim İslamiyetten başka bir dine yönelirse onunki kabul edil­meyecektir. O ahrette de kaybedenlerdendir” (Ali İmran Suresi, ayet 85).
“.. .Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün...” (Tevbe Suresi, ayet 5).
“Kendilerine kitap verilenlerden (Yahudiler ve Hıristiyanlar) Allah’a ve ahret gününe inanmayan, Allah ile Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslam dinini) kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın” (Tevbe Suresi, ayet 29)