kur'an değişmez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kur'an değişmez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2012 Çarşamba

Kur’an’daki Çelişkilerin Gerçek Nedenleri Hakkında

Kur’an’daki Çelişkilerin Gerçek Nedenleri Hakkında


Akılcı bir okuyuşla Kur’an’daki çelişkili hükümlerin varlığına tanık olanların kendi kendilerine soracakları bir soru vardır: “Tanrı’nın çeliş­kili bir dille ya da tutarsız bir mantıkla konuşabileceğini düşünmek mümkün olmadığına göre, çelişkilerle dolu bir kitabı Tanrı sözleri ola­rak kabul etmek mümkün olur mu? Eğer çelişkili hükümleri kapsayan bir kitabı Tanrı sözleri olarak kabul edecek olursak, bu takdirde Tanrı fikrini zedelemiş olmaz mıyız?” Bu tür bir soruyu yanıtlamak amacıylaKur’an üzerinde inceleme yapacak olanlar pek muhtemelen şu sonuca yöneleceklerdir ki, Kur’an’daki çelişmelerin nedenlerini Tanrı’da değil, kitabı hazırlayanlarda, daha doğrusu Muhammed’in davranışlarında, mantığında ve yaşam koşullarında aramak gerekir. Bu yapılacak olursa görülecektir ki, bir kısım çelişmeler onun günlük siyasetinin ge­reksinimlerini, kendi içinde bulunduğu koşullara uydurmaya çalışma­sından; bir kısım çelişmeler güçsüz durumdan güçlü duruma geçmiş olmasından; bir kısım çelişmeler unutkanlığından; bir kısım çelişmeler uğradığı başarısızlıkların sorumluluğundan kurtulma çabasından; bir kısım çelişmeler bilgi kıtlığından; bir kısım çelişmeler de yabancı kay­naklardan yaptığı alıntıları bölük pörçük şekilde ya da değiştirerek ak­tarmış olmasından doğmuştur. Fakat, denilebilir ki, çelişmelerin varlığı genel olarak, Muhammed’in “güçsüz” durumdan “güçlü” duruma geçme­siyle ve günlük siyasetinin gereksinimlerini bu durumlara göre ayarlamasıyla ilgilidir.

I) Mekke Döneminin Nispeten Yumuşak ve Hoşgörülü Nitelikte Görünen Ayetlerinin, Medine Döneminin Sert, Katı, Savaşçı Ayetleriyle Çelişkili Olmasının Nedenleri

Kırk yaşındayken, kendisini “peygamber” olarak ilan eden Muham­med, ömrünün geri kalan 23 ya da 25 yılının aşağı yukarı yarısını Mekke’de, diğer yarısını da Medine’de geçirmiştir. Mekke’de bulunduğu süre boyunca Kur’an’a koyduğu ayetler “Mekki”, Medine’ye göçten (hic­retten) sonra koyduğu ayetlere de “Medeni”deyimiyle tanımlanır. Mekki ayetler ile medeni ayetler, yumuşaklık ve sertlik ya da hoşgörülülük ve hoşgörüsüzlük veya barışçılık ve saldırganlık gibi konular bakımından birbirlerinden çok farklı ve genellikle çelişkili nitelikte şeylerdir. Genellikle bu farklılıklar ve bu çelişkiler, Muhammed’in Mekke döneminde henüz güçsüzken, Medine’ye geçtikten sonra, giderek güçlenmiş olma­sından doğmuştur. Daha başka bir deyimle, henüz kendisini güçlü bulmadığı dönemlerde“hoşgörülü”ymüş gibi davranırken, güçlendiği an saldırgan ve savaşçı kesilmiş olmasındandır. Mekke dönemindeyken pek az taraftar toplayabildiği, yani henüz güçsüz durumda olduğu için, Kur’an’a., hoşgörülü, yumuşak, barışçı, öğüt verici (tebliğ edici) gibi gö­rünümlü ayetler koymuştur ki, bunlardan bazılarını yukarıda gördük. Bunlar arasında, “(Ey Muhammed!) Sen öğüt ver, esasen sen sadece bir öğütçüsün” (Gaşiye Suresi, ayet 2122) ya da “(Ey Muhammed!) Yine de yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak açık bir tebliğdir” (Nahl Suresi, ayet 82) ya da “(Ey Muhammed!) Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuş­maya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar on­lardan uzak dur...” (Enam Suresi, ayet 68) ya da “Ben de sizin taptık­larınıza asla tapacak değilim. Evet siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır” (Kafirim Suresi, ayet 6) şeklinde olanları vardır. Fakat, daha sonraki Medine döneminde Kur’an’a. yerleştirdiği ayetler (yani medeni olan ayetler), sertlik ve şiddet ifadesi olarak, bu yukarıdaki “mekki” ayetlerle çelişki halindedir. Mekki ayetlerin “tebliğ et” ya da “öğüt ver” veya “dinde zorlama olmaz” şeklin­deki yumuşaklığı yerine, medeni ayetlere “şiddet”, “katılık”, “savaş­çılık” ve “saldırganlık” gibi nitelikler egemendir ki, bunlar arasında, “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürünüz!” (Tevbe Suresi, ayet 5) ya da “Kafirlerle ve münafıklarla savaş (cihatta bulun. Ve onlara katı dav­ran!.. “ (Tevbe Suresi, ayet 74) şeklinde olanları vardır. Çünkü, Medi­ne’ye geçtikten az sonra, çete saldırılan sayesinde ele geçirdiği ganimetler ve ganimetlerden yararlanmak isteyen taraftarların sayısının artması ne­deniyle giderek güçlenmiştir; artık sadece “tebliğ edici” ya da “öğüt ve­rici” değil, “emredici”dır;dilediği şeyleri kılıç yoluyla elde edebilicidir. Bu nedenle artık yumuşak davranmak, hoşgörü saçar olmak ihtiyacında değildir; bu nedenle Kur’an’a, sert, yıldırıcı, lanetleyici, ölüm saçıcı, sa­vaşçı nitelikte dehşet saçan hükümler koymuştur.1 Güçsüz durum­dayken, Kur’an’a, “Biz Resulleri, sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz...” (Kehf Suresi, ayet 56) ya da “Ey Muhammed, sen öğüt ver, esasen sen sadece bir öğütçüsün. Sen onlara zor kullanacak değilsin” (Gaşiye Suresi, ayet 2224) ya da “Dinde zorlama olmaz” (Bakara Suresi, ayet 256) şeklinde hoşgörülüymüş kanısını yaratıcı ayetler koyarken,2 güçlendiği an sert ve dehşet saçar nitelikte ayetler yerleştirmiştir ki, bun­ların arasında “Allah yolunda kıtal” öngören (Nisa Suresi, ayet 84) ya da müşrikleri Müslüman yapıncaya kadar savaşı emreden, örneğin, “... (kafirlerin) boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın” (Enfal Suresi, ayet 12) ya da “Onları bulduğunuz yerde öldürün... Fitne kalmayıp yalnız Allah’ın dini ortada kalana kadar onlarla savasın” (Bakara Suresi, ayet 191193) şeklinde olan ya da Yahudilere, Hıristiyanlara karşı savaş açılmasını ve İslami kabul etmelerine ya da “cizye” (kafa parası) ver­melerine kadar savaşın sürdürülmesini öngören hükümler vardır ki, bun­lar arasında, “(kitab ehli’ne, yani Yahudilere, Hıristiyanlara ve İslami din edinmeyenlere karsı) ... boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın” (Tevbe Suresi, ayet 29) ya da “Ey Peygamber! Kafirlerle ve münafıklarla savaş. Ve onlara katı sert davran! Varacakları yer ce­hennemdir...” (Tevbe Suresi, ayet 73; Tahrim Suresi, ayet 9) şeklinde olanları var.

1 Her ne kadar Medine dönemine ait ayetlerin kimi çevirisinde “uyana” deyimleri geç­mekle beraber, ayetlerin Arapça aslında kullanılan “imar” ve “nezir” sözcükleri, ge­nellikle “korkutma” anlamını taşır. Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınlan, c.7, s.185.
2 Ali İmran Suresi, ayet 20; Maide Suresi, ayet 92, 99; Rad Suresi, ayet 40; Nahl Su­resi, ayet 35, 82; Nur Suresi, ayet 54; Ankebut Suresi, ayet 18; Yasin Suresi, ayet 17. Bu konuda Turan Dursun’un “Kur’an’daki Çelişkiler” başlıklı yazısı için bkz. 2000’e Doğru dergisi, 17 Aralık 1989, s.49.

Öte yandan yine henüz yeteri kadar güçlü bulunmadığı zamanlar, özellikle Mekke döneminde, düşman kazanmamak amacıyla tedbirli dav­ranmayı tercih etmiş, örneğin Tanrı’yı inkar edenlere ya da puta tapanlara sataşılmamasını, onların taptıkları şeylere sövülmemesini istemiştir. Çünkü, aksi takdirde onların da kendisine ve taraftarlarına saldıracak­larını ve sövmeye başlayacaklarını bilirdi. Bundan dolayıdır ki, Kurana, “Allah’tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da ... Allah’a sövmesinler” (Enam Suresi, ayet 108) deryada “...onlar, savaşmadıkça, ‘siz de onlarla savaşmayın...” (Bakara Suresi, ayet 191) şeklinde yumu­şak ve barışçı nitelikte görünen ayetler koymuştur. Fakat, Medine’ye geçip de güçlendikten sonra, artık çekingen ve barışçı siyaset izlemeye gerek kalmadığı için, Kur’an’a, “Ey Peygamber! Kafirlerle ve münafık­larla savaş (cihatta bulun!). Ve onlara katı davran (sertlik göster)! Va­racakları yer cehennemdir...” (Tevbe Suresi, ayet 74; ayrıca bkz. Tahrim Suresi, ayet 9) şeklinde ya da biraz önce değindiğimiz gibi, yıldırıcı ve dehşet saçıcı hükümler koymuştur.
İ) İrade Özgürlüğüne Yer Verir Gibi Görünen Ayetlerle, Böyle Bir Özgürlüğü Tanımayan Ayetler Arasındaki Çelişkileri Var Eden Nedenler

Kur’an’ın mekki ve medeni olan ayetlerini dikkatle inceleyecek olur­sak, görürüz ki, birincilerde “irade özgürlüğü”ne yer verir gibi görünenler yanında, yer vermez olanlar bulunduğu halde, ikincilerde bu tür bir öz­gürlüğü yok sayar nitelikte olanlar ağır basmaktadır. Birbirleriyle çelişki yaratan bu hükümler, Muhammed’in hem bir yandan günlük siyasetinin gereksinimlerinin hem de Medine’ye geçmekle güçlenmiş olmasının so­nucu olmak üzere ortaya çıkmıştır. Nitekim, birazdan göreceğimiz gibi, Ebu Bekir’in Müslümanlığı kabul etmesini “özgür irade” davranışı gibi göstermek üzere, Kurana, “Herkese islediklerinin karşılığı ödenir” şek­linde hüküm koyarken, amcası Ebu Talib’in Müslümanlığı kabul etme­mesi üzerine, “Tanrı dilediğinin kalbini açar, Müslüman yapar; dilediğininkini kapar, saptırır”şeklinde ayet koyarak “inanç” sahibi olmanın,
3 Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınları, c.4. s.97 vd.
“özgür irade”yle ilgisiz bir davranış (yani Tanrı’nın keyfine kalmış bir is) olduğunu belirtmiştir. Çünkü, aksi takdirde amcasını Müslüman ya­pamamış olmaktan doğma başarısızlığı üstlenmek zorunda kalmış ola­caktı; böyle bir durumda, çevresindekilerin “Bu nasıl peygamberdir ki. kendi amcasını bile Müslüman yapamaz?” şeklinde konuşmalarına ne­den yaratacak, mahcup durumda kalacaktı. Müslüman olmanın “özgür irade” işi olmadığını belirtmekle, bu sorumluluğu sırtından atmış olma­yı, çıkarlarına uygun bir iş saymıştır.                                               
Müslüman yapmaya çalışıp da yapamadığı diğer kişiler hakkında da Kur’an’a yukarıdakine benzer ayetler koymaktan geri kalmamıştır. Örneğin, İslam olmak istemeyen alNadir İbn alHaris hakkında, “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir” (İbrahim Suresi, ayet 4) şeklinde ayet yerleştirmiştir. Yine bunun gibi Ümeyye b. Ebi’sSalt (ya da Nu’man b. S ay fi erRahib) hakkında Tanrı’nın şöyle konuştuğunu bildirmiştir:
“Ey Muhammed!.. Dileseydik onu ayet/erimizle üstün kılardık... Durumu, üstüne vursan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin dununu gibidir” (Araf Suresi, ayet l76).
Mekke döneminde daha henüz güçsüz bulunduğu için, zaman zaman kişileri kendi serbest iradelerine göre davranabilir ve bu davranışlarının sorumluluğunu yüklenebilirmiş gibi durumlarda bırakmayı, günlük si­yasetinin gereksinimlerinden saymıştır. Eğer “Tanrı ve peygamber” buy­ruklarına uygun hareket edecek olurlarsa, cennetlere kavuşacaklarını, et­meyecek olurlarsa cehennemi boylayacaklarını anlatmayı, o an için işine gelir bulmuştur. Çünkü, bu ilk başlangıç döneminde taraftarlarının sayısı pek azdı; şiddet usulleriyle ve kılıç yoluyla insanlara hükmünü geçire­bilecek yeterliliğe henüz erişmemişti. Bundan dolayıdır ki, kişileri, irade özgürlüğü dışındaki davranışlara sürüklemesi kolay olamazdı. Nitekim, Mekke döneminde (ya da Medine’ye yeni geçtiği zamanlarda) Kur’an’akoyduğu hükümler arasında, “Herkese islediklerinin karşılığı ödenir” (Ahkaf Suresi, ayet 19) ya da “Dileyen Rabbine giden yolu tutar...” (İnsan Suresi, ayet 29) ya da “Ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklarda kalmış sağır ve dilsizlerdir...” (Enam Suresi, ayet 39) şeklinde, irade özgürlüğüne yer verirmiş gibi görünen buyruklar vardır.
Aynı nitelikte olmak üzere “Kur’an olmayarak” yerleştirmeyi ihmal etmediği hükümler de (hadisler) vardır ki, bunlardan en çok bilineni Ömer b. Hattab’ın rivayetine dayalı şu hadistir:
“Amellerdin kıymeti) ancak niyetlere göredir. Herkesin niet ettiği ne ise, eline geçecek olan ancak odur. Artık nail olacağı bir dünya veya nikah edeceği bir kadından dolayı hicret etmiş kimse varsa, hicreti (Allah’ın ve Resulünün rızasına değil) sebebi hicreti olan şeye müntehidir. “4
Muhammed,   bu  tür buyrukları   yerleştirerek,  Mekke’den  Me­dine’ye  hicret (göç) etmek isteyenlerin,  bu  işi,  Tanrı’nın ya da “Resulü”nün emriyle değil, kendi“imde”eriyle yapmış olacaklarını anlatmak istemiştir. Düşünmüştür ki, “cennet” nimetlerine konmak için, kişiler kendiliklerinden Medine’ye hicret edeceklerdir. Bu ve buna benzer hükümlerle şu kanıyı yaratmak istemiştir ki, kişi, kendi davranışlarının, kendi kararlarının sorumluluğunu yüklenmiştir: yani iyi bir iş yapmışsa, yaptığının karşılığını alır, kötü iş yapmışsa cezasına katlanır; kendi isteğiyle ve iradesiyle Müslüman olacaklarsa cennetlere gidecektir, olmazlarsa cehennem azabını göze almış de­mektir. Yukarıdaki hükümler (ve benzerleri) bu doğrultuda anlam taşır.

Bununla beraber tekrar belirtelim ki, Mekke döneminde de, kişi iradesini hiçe sayan ve kişiye özgürlük bırakmayan, örneğin Müs­lüman olup olmamanın ya daKur’an’ı anlayıp anlamamanın, kişi ira­desine değil, doğrudan doğruya Tanrı iradesine bağlı bir şey olduğu­nu gösteren hükümler koymamış değildir. Bunlar arasında, “Kur’an’ı anlarlar diye (onların) kalplerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koy­duk” (Enam Suresi, ayet 25); “Kur’an okunduğu zaman, seninle, ah­rete inanmayanların arasına gizlice bir perde gereriz.  Biz... An­lamamaları   için   gönüllerine perdeler gerer,   kulaklarına  ağırlık veririz ve sen Kur’an’da Rabbini bir olarak andın mı, yüz çevirirler, uzak­laşırlar senden” (İsra Suresi, ayet 4546); “Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyete açar, kimi de saptırmak isterse... kalbini

4 Sahihi..., Hadis No. l, c.I, s.I.


far ve sıkıntılı kılar” (Enam Suresi, ayet 125) şeklinde olan ayetler vardır. Yani Müslüman olup olmamak kişilerin iradesine bağlı değil, Tanrı’nın iradesine bağlı bir şeydir; Tanrı, dilediği kimseyi Müslüman yapar, dilemediğini yapmaz; dilediğini saptırır dilediğini saptırmaz; di­lediğine Kur’an’ı okuyup anlama olanağını verir, dilemediğinin de gönlü­ne perde serip kulaklarına ağırlık koyar ve böylece onun Kur’an’ı oku­masına ya da anlamasına engel olur. Söylemeye gerek yoktur ki,“özgür” iradeyi yok sayan bu hükümlerle, “özgür irade”ye yer verir görünen yu­karıdaki hükümler çelişki halindedirler.

Görülüyor ki, birinci Mekke dönemindeyken yapabildiği tek şey, cen­net vaatleriyle, cehennem korkutmalarıyla ya da lanetlemelerle iş gör­mekti. İslami kabul edecek olanların cennete alınıp, oradaki güzel kız­lara, yeşil ırmaklara, meyve ve şarap bolluklarına kavuşacaklarını an­latmak üzere, Kur’an a, “Şüphe yok ki çekinenlere bir kurtuluş... ve mu­rada eriş var; bahçeler, üzümler ve memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar ve dopdolu kadeh...” (Nebe’ Suresi, ayet 2938; Araf Suresi, ayet 42 vd...) şeklinde ayetler koyarken, kabul etmeyenlerin bütün bunlardan mahrum kalıp cehennem ateşinde yakılacaklarına dair hükümler eklerdi. Bu sayede, Mekke’nin genellikle en fakir, en cahil ve en basit insanların­dan bazılarını, kendi yakın akrabalarından da bir iki kişiyi (örneğin, amcasının oğlu Ali ile kölesi Zeyd’i) kendisine  inandırabilmişti. Pey­gamberliğini ilan edişinden iki yıl sonra Ebu Bekir’i ve biraz daha sonraki yıllarda da onun oğlu Abdurrahman’ı Müslüman edebilmişti. Bu kişilerin, İslami “özgür” irade yoluyla seçtiklerini söyleyip başkalarına örnek kılabilmek için Tanrı’dan, “Herkese islediklerinin karşılığı verilir” (Ahkaf Suresi, ayet 19) şeklinde ayetler indiğini bildirmiştir. Ve sanmıştır ki, cehennem ateşinden korunmak ve cennet nimetlerine konmak heve­siyle, kişiler, tıpkı Ebu Bekir ve oğlu Abdurrahman gibi, kendiliklerinden İslam olacaklardır. Ancak, evdeki hesap çarşıya uymamış ve düşündüğü gibi olmamıştır. En yakın akrabaları arasından olup da, Mekke’nin ileri gelenlerinden sayılanların çoğu, örneğin Ebu Talib ki amcasıdır ve ken­disine babalık yapmıştır ya da Ebu Leheb ve Ebu Cehl gibi kimseler Müslüman  olmamışlardır;  ona  inanmamışlar,  onu  peygamber say­mamışlardır. Amcası Ebu Talib bile, ona en büyük yakınlığı göstermiş, onu her türlü tehlikeye karşı korumuş olduğu halde İslam olmamış, putperest olarak kalmıştır. Onları Müslüman yapamamış olmak, Muham­med bakımından prestij yıkıcı bir başarısızlıktı. Ve işte bu başarısızlı­ğının Mekkeliler arasında kendi aleyhine söylentiler yaratabileceğini ve bu söylentilerin kendi otoritesi bakımından tehlikeli olabileceğini düşü­nerek, Kur’an’a, Müslüman olup olmamanın Tanrı’nın dileğine, iradesine ve iznine bağlı olduğuna dair ayetler koymuştur. Yani anlatmak is­temiştir ki, Tanrı, kişinin bir şeyi istemesini (ya da istememesini) di­lediği zaman, kişi o şeyi ister ya da istemez.5 Daha başka bir deyimle Müslüman olup olmamak özgür irade işi değildir; kişi, kendi dileğiy­le, kendi iradesiyle Müslüman olamaz; meğer ki, Tanrı ona Müslüman olma dileğini vermiş olsun. Nitekim, Kur’an’da “Allah dileseydi puta tapmazlardı (müşrik olmazlardı...) (Enam Suresi, ayet 107) diye yazılıdır. Bu doğrultuda olarak Tanrı, kişileri şöyle konuşturtuyor:

“Hidayetiyle hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi ken­diliğimizden doğru yolu bulacak değildik...” (Araf Suresi, ayet 43).

“Neden Tanrı bütün kullarını hidayete eriştirip Müslüman yapmaz?” diye sorulacak olunursa, Muhammed, bunun cevabını Kur’an’a koyduğu ayetlerle şöyle veriyor: Çünkü, Tanrı cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine söz vermiştir (Secde Suresi, ayet 13) ve işte bu sözünü tutmak için insanlardan birçoğunu kafir kılıp cehenneme atar. Ce­hennemin dolup dolmadığını anlamak için ikide bir cehenneme, “Döldün mu?” diye sorar. Cehennem de ona, “(Hayır) Daha var mı?”der (Kaf Su­resi, ayet 30). Bu nedenle Tanrı insanlardan bir kısmını kafir kılmaya devam. eder. Anlaşılan o ki, Ebu Talib bunlardan biridir; yani Tanrı ona, Müslüman olma istek ve dileğini vermemiş, onun “kafir” olarak canını almıştır. Muhammed, bununla beraber, amcasından gördüğü iyilikler ne­deniyle, onun sadece topuklarına kadar cehennem ateşinde kavrulaca­ğım, beyninin kaynayacağını bildirmiştir.6 Daha sonraki bir tarih iti­bariyle (yani Medine’ye geçtikten sonra) kafir olarak ölenler için (akraba dahi olsalar) “mağfirette” bulunmanın yasaklandığına dair ayetler ko­yacaktır (Tevbe Suresi, ayet 113).

5 Elmalılı Hamdi Yazır, age, c.7, s.5626 vd.
6 Sahihi..., Hadis no. 665, c.4, s.533: ayrıca bkz. Sahihi..., c.10. s.54 vd.

Görülüyor ki, Muhammed, Ebu Bekir’in Müslümanlığı kabul etmesi vesilesiyle Kur’an’a, “Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir” (Ahkaf Su­resi, ayet 19) ya da“Dileyen Rabbine giden yolu tutar” (İnsan Suresi, ayet 29) diyerek Müslüman olup olmamayı sanki kişinin istek ve iradesine bağlıymış gibi gösterirken, Müslümanlığı kabul etmeyen Ebu Talib’in tu­tumu karşısında, “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslama açar; kimi de saptırmak isterse... kalbini iyice daraltır...” (Enam Suresi, ayet 125; Kasas Suresi, ayet 56 vd...) şeklinde ayet koymuş, böylece çelişkili iki hükmün Kur’an’da yer almasına neden olmuştur.7

Fakat, bütün bu çelişkilere neden olurken, bir de Tanrı’yı, hem bir yandan kişileri “kafir” yapan hem de diğer yandan “ceza/andıran”, yani haksızlık, adaletsizlik yaratan olarak göstermiş olmaktadır ki, bu da ayet­lerin tümcelerinin tertipsiz bir şekilde düzenlemiş olmasındandır. Çünkü, yukarıdaki ayetlerden her biri, ayrıca kendi içlerinde, birbiriyle çelişmelidir. Örneğin, Enam Suresi’nin 125. ayetini tekrar okuyalım:

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslama açar; kimi de saptırmak isterse... kalbini iyice daraltır. Allah inan­mayanların üstüne işte böyle murdarlık verir” (Enam Suresi, ayet 125).

Görülüyor ki, burada, ilk iki tümceyle son tümce birbirleriyle çe­lişmekte; çünkü, Tanrı, dilediği gibi kişilerin kalbini daraltıp kafir yapmakta, yaptıktan sonra da onu cezalandırmaktadır. Aynı şeyi NahI Suresi’nin 93. ayetinde görmekteyiz:

“Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet kılardı; fakat o, dilediğim saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız” (NahI Suresi, ayet 93).

Burada anlatılan, Tanrı dilediğini doğru yola sokuyor, dilediğini saptırıyor, sonra da onları,, böyledirler diye sorumlu tutuyor. Zümer Suresi’ndeki şu ayet bir başka örnektir:

7 Bunu yaparken Ebu Talib’i “Tanrı’nın hidayetine layık girmediği” kişiler arasına kal­maktan ve cehennemlik saymaktan geri kalmamıştır. Yukarıdaki ayete şunu koymuştur: “Al/alı dilediği kişiyi hidayette kılar. Ve o, hidayete layık (ilanları çok iyi bilir” (Kasas Su­resi, ayet 56)’. Bu konuda bkz?. Sahihi.... Hadis No. 15481549. c.IO. s.5253.

“Allah kimin gönlünü İslama açmışsa, o, Rabbinden bir nur üzerine olmaz mı? Allah’ı anmak konusunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içerisindedirler... Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz” (Zümer Su­resi, ayet 2223).

Tanrı, bütün bu ayetlerde, birbirleriyle çelişen tümcelerle buyruklarda bulunmaktadır: zira, bir yandan “Ben dilediğimi saptırırım, doğru yoldan uzaklaştırırım”şeklinde konuşuyor, sonra da bu şekilde saptırmış ol­duklarına “Yaptıklarınızdan sorumlusunuz” diyor! Bir yandan “Allah’ı anmak konusunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun...” diyor, diğer yandan kalpleri katılaştıranın yine kendisi olduğunu bildiriyor!

Yine bunun gibi Muhammed, Kur’an’a, “Sana ne kötülük gelirse kendindendir” (Nisa Suresi, ayet 79) ya da “İnananlar... işte cennetler on­laradır” (Araf Suresi, ayet 42) şeklinde ayetler koyarak, Müslümanlığı kabul edenlerin cennete, etmeyenlerin cehenneme gideceklerini bildirerek taraftar kazanacağını sanmış, fakat başarısız kalıp da çevresindekiler, “(Muhammed peygamber değil) büyülenmiş bir adamdır” (Enam Suresi, ayet 7) şeklinde konuşmaya başlayınca, sorumluluğu Tanrı’ya yüklemek üzere, “Allah düşseydi onları doğru yolda toplardı” (Enam Suresi, ayet 35) ya da “Allah kimi dilerse onu saptırır ve kimi dilerse de onu doğru yola koyar” (Enam Suresi, ayet 39) şeklinde ve biraz yukarıda be­lirttiğimiz hükümlerle çelişki yaratan ayetler koymuştur.

Yine bunun gibi, putlara tapmanın ve Tanrı’ya eş koşmanın “ce­hennemlik” bir şey olduğuna dair, Kur’an’a, “Allah’a ortak koşan kimse derin bir sapıklığa sapmış olur” (Nisa Suresi, ayet 116) ya da “Puta ta­panlardan yüz çevir” (Enam Suresi, ayet 106) şeklinde ayetler8 koy­masına rağmen, henüz güçsüz olduğu dönemde kişileri puta tapma ge­leneğinden uzaklaştıramayacağını anlayınca, başarısızlığını örtmek üzere, bu kez, puta tapmanın Tanrı dileğine bağlı olduğunu bildirmiş veKur’an’a şu tür ayetler koymuştur:

8 Furkan Suresi, ayet 3; Tevbe Suresi, ayet 28. 114; Kasas Suresi, ayet 6274; Nisa Su­resi, ayet 50. 51. 116 vd...

“Allah dileseydi puta tapmazlardı” (Enam Suresi, ayet 107).

Yine aynı şekilde, Kur’an’a. inanıp inanmamanın kişilere kalmış bit­iş olduğuna dair Kur’an’a ayetler koyarken, bu işin Tanrı’ya ait olduğunu bildiren ayetlere yer vermiştir. Bunun nedeni şudur: ilk zamanlar Mek­keli Araplara Kur’an’ı sunduğunda, bunun Tanrı sözleri olduğunu ve bu sözlere inanan kişilerin cennetlik olacaklarını söylemiş ve “Dileyen Rabbine giden yolu tutar” (İnsan Suresi, ayet 29) şeklinde ayetler koymuştur. Ancak, bu söylediklerine pek az kimse inanmıştı; bunlar genellikle Mek­ke’nin fakirleri ve düşkünleriydi; sırf cennete gitme hayaline kapılarak İslama girmişlerdi. Buna karşılık inanmayanlar pek çoktu; özellikle Kureyş’in ileri gelenleri, Muhammed’i, belli bir kitapla gönderilmiş bir pey­gamber olarak ciddiye almamışlar,9 Kur’an’ı Tanrı sözleri olarak tanı­mamışlardır; şöyle demişlerdir:

“Bu (Kur’an) öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” (Enam Suresi, ayet 25).

Böylece eski geleneklerine uyarak kendi ilahlarına tapmaya devam etmişlerdir. Muhammed’in Tanrı’dan geldiğini söylediği Kur’an’ı dinle­mek bile istememişlerdir. Ve işte onların bu şekildeki davranışlarına karşı Muhammed, Kur’an’a, “Ayetlerimizi yalanlayanlar karanlıkta kal­mış sağır ve dilsizlerdir” (Enam Suresi, ayet 39) ya da “...zalimlerdir” (Enam Suresi, ayet 21) şeklinde ayetler koymuş, cehennem tehditleri savurmuş, yine başarı sağlayamayınca, “Eğer onlar Kur’an’a inanmıyor­larsa, bunun nedeni Tanrı’dır; çünkü, Tanrı onların kalplerini kapamış, kulaklarım tıkamıştır” şeklinde şu tür ayetler koymuştur:
“Kur’an’ı anlarlar diye (onların) kalplerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk” (Enam Suresi, ayet 25).

“Kur’an okunduğu zaman seninle ahrete inanmayanların arasına gizlice bir perde gereriz. Biz... anlamamaları için gönüllerine per

9 Aralarında konuşurlarken “büyülenmiş bir adam” olduğunu düşünerek “Muhammed’e bir melek indirilmeli değil iniydi?” (Enam Suresi, ayet 7); “Rabbinden Muhammed’e bir belge indirilseydi ya”(Enam Suresi, ayet 37) dediklerini söylüyor Muhammed.

deler gerer, kulaklarına ağırlık veririz ve sen Kur’an’da Rabbini bir olarak andın mı, yüz çevirirler, uzaklaşırlar senden” (İsra Suresi ayet 4546).

Dikkat edileceği gibi bu ayetlerde, tehdit, korkutma var, fakat vuruşmalı saldırı işareti yok; çünkü, dediğimiz gibi Muhammed, o tarihlerde henüz güçsüz durumdadır; şiddet ve kılıç yoluyla insanları İslama sokmasına olanak yoktur. Böylece bir yandan “Dileyen Rabbine giden yolu tutar” (İnsan Suresi, ayet 29) ya da“Sana ne kötülük gelirse kendilidendir” (Nisa Suresi, ayet 79) diyerek ya da buna ben­zer ayetleri getirerek,10 kişileri, kendi eylemlerinden dolayı sorumlu kılmak isterken, yani Kur’an’ı Tanrı sözleri saymanın ve okuyup an­lamanın, kişi iradesine bağlı olduğunu söylerken, diğer yandan, bu söylediklerinin tam tersine, kişi iradesini hiçe sayar nitelikte olmak üzere, “Kur’an’ı anlamasınlar diye onların kalplerini perdeledik, ku­laklarına ağırlık koyduk” (Enam Suresi, ayet 25) şeklinde ayetler koymaktan geri kalmamış, böylece çelişkili hükümlerin Kur’an’da yer almasına neden olmuştur.
İrade özgürlüğü konusundaki çelişkiler doğrultusunda verilebilecek bir başka örnek, biraz yukarıda değindiğimiz gibi, Ebu Bekir ile oğlu Abdurrahman’ın Müslüman olmaları olaylarıyla ilgilidir. Hatırlatalım ki, Ebu Bekir, Muhammed’in İslamiyeti yaymaya başlamasından iki yıl son­ra Müslüman olmuştur. Olduktan sonra, oğlu Abdurrahman’ı da Müslü­man yapmak istemiştir; yapabilmek için ona, eğer İslama girecek olursa, öldükten sonra dirilip cennetlere kavuşacağını söylemiştir. Ancak, Abdurrahman, babasının ve anasının ısrarlarına rağmen İslami kabul et­memiş, direnmiştir. Hem de kendisini Müslüman yapmak istiyorlar diye onlara kafa tutmuş, güya “Öf, artık yeter!” şeklinde konuşmuştur. Hatta Kur’an’ın, masal kitabından başka bir şey olmadığını söyleyerek onlarla alay bile etmiştir. Onun bu direnişini gören Muhammed, Tanrı’nın gaza­bının, onun (ve onun gibilerin) üzerinde olduğunu öne sürerek, Kur’an’a şu ayeti koymuştur:

10 Ayrıca Rad Suresi’nde, “Allah:., gönlüyle kendisine yönelenleri... doğru yola sevk eder” (Rad Suresi, ayet 27) diye yazılıdır.

“Annesine, babasına ‘Öf ikinizden; benden önce nice nesiller gelip geçmişken beni tekrar diriltil/nemle ini tehdit ediyorsunuz?’ diyen kimseye, anne ve babası... ‘Sana yazıklar olsun! inan, doğrusu Allah’ın sözü gerçektir’ dedikleri halde, ‘Bu Kur’an ötekilerin ma­sallarından başka bir şey değildir’ diye cevap veren kimse gibiler, işte onlar ... Allah’ın azap vaadinin aleyhlerinde gerçekleştiğe kimselerdir” (Ahkaf Suresi, ayet 1718).

Fakat, az geçmeden Abdurrahman tutumunu değiştirip babasının yolundan gitmiş, İslam olmuştur: muhtemelen, cennetteki güzel hu­rilere kavuşmanın pek kötü bir şey olmadığını düşünmüş olmalıdır! Ve işte Muhammed, gerek Ebu Bekir’in ve gerek oğlu Abdurrahman’m, kendiliklerinden Müslüman olduklarını öne sürerek, putperest Araplara aynı yolu seçmelerini bildirmiş ve İslam olacak olurlara mutlaka cennetlere gireceklerini söylemiş, Kur’an’a. şu tür ayetler yerleştirmiştir:

“...İşlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır; herkese işlediklerinin karşılığı ödenir” (Ahkaf Suresi, ayet 19).


“Başınıza gelen herhangi bir musibet, ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür...” (Şura Suresi, ayet 30).

“İşte orada herkes, dünyada yapmış olduğunu bulur” (Yunus Suresi, ayet 2130, 52).
“işlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır. Herkese? işlediklerinin karşılığı ödenir. Kendilerine haksızlık yapılmaz,’ inkar edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara, ‘...Dünyadaki ha­yatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız... yoldan çık­manızın karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz…” (Ahkaf Suresi, ayet 1920).

Dikkat edilecek olursa, bu ayetler, irade özgürlüğüne yer veriyormuş kanısını yaratacak anlamdadır. Ancak, kişinin, kendi davranışlarının sorumlusu olarak, cennete ya da cehenneme gideceğine dair görünen bu hükümlere bakıp da, Muhammed’in irade özgürlüğünü tanıdığını san­mak yanlış olur. Tekrar edelim ki, bu hükümleri, o, genellikle henüz güçlü bulunmadığı birinci Mekke döneminde koymuş, cennet ve ce­hennem usulleriyle kişileri Müslüman yapmanın yollarını aramıştır Daha başka bir deyimle, onları, bu ilk başlangıç döneminde, sorumluluk duygusu içinde tutmuştur ki, cehennem azabından korksunlar ya da cen­net hayalleriyle yoğrulsunlar da İslam olsunlar diye.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı gibi, Muhammed, İslami kendi dileği ve iradesiyle kabul eden Ebu Bekir (ve benzerleri) vesilesiyle doğru yola girmenin özgür irade işi olduğunu ve bu şekilde dav­rananların cennetlere kavuşacaklarını söylerken, İslama girmekten kaçınan Ebu Talib (ve benzerleri) vesilesiyle doğru yolu seçmenin özgür iradeye değil, Tanrı’nın dileğine bağlı bir iş olduğunu bildirmiştir..
Yine bunun gibi, Mekke döneminde henüz güçsüz olduğu için, kişi­leri, kendi iradelerine göre hareket özgürlüğü içerisinde bırakıcı nitelikte ayetler koyarken, Medine’ye geçip de güçlenince, irade özgürlüğünü kö­künden yok edici ayetlere ağırlık vermiştir. Özellikle, “Müslüman” ol­manın, kişi iradesine değil, esas itibariyle Tanrı iradesine bağlı olduğunu ve Tanrı iradesinin “cihat” (kılıç) yoluyla iş gördüğü temasını işlemeyi, kendi günlük siyasetinin gereksinimlerinden saymıştır. Şu bakımdan ki, Medine döneminde, çete saldırıları ve savaşlar sayesinde güçlenmeye ve bol miktarda ganimetler elde etmeye başlamıştı. Bu başarılardan ya‘rarlanmak ve ganimetlerden pay almak amacıyla, Araplardan pek çoğu .Müslüman olmaya başlamışlardı. Müslüman olanlar, “Biz Müslüman olduk” diyerek Muhammed’i minnet altına sokma yolunu tutmuşlardı; ikide bir onun başına bunu kakarlardı. Ve işte onların bu şekilde konuşarak kendisini minnet altında bırakmalarını önlemek üzere, Mu­hammed, onları Müslüman yapanın Tanrı olduğunu söylemiş ve Kur’an’a şu tür ayetler koymuştur:
“(Ey Muhammed!) Onlar İslama girdikleri için seni minnet altına sokuyorlar. De ki, ‘Müslümanlığınızı benim başıma kak­mayın... Bilesiniz ki, sizi imana erdirdiği için asıl Allah size lütufta bulunmuştur” (Hucurat Suresi, ayet 17).11
Ve işte hep buna benzer nedenler yüzündendir ki, Muhammed, birbiriyle çelişkili ayetlerin Kur’an’da yer almasına neden olmuştur. Daha başka bir deyimle, irade özgürlüğüne yer verir görünürken ya da böyle bir özgürlüğü yok bilirken, hep kendi günlük siyasetinin ge­reksinimleri doğrultusunda iş görmüştür.

11 Bu konuda bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, age. c.6, s.4467. 276




I) Mekke’den  Medine’ye  Hicret Olayları  Vesilesiyle  Konan Ayetler Arasındaki Çelişkilerin Nedenleri

Muhammed, Mekke’den Medine’ye hicret olayları sırasında da, yukarıdaki taktik gereğince, Kur’an’a çelişmeli ayetler yerleştirmekten geri kalmamıştır:
Mekke’de bulunduğu on yıla yakın bir süre boyunca fazla taraftar toplayamayınca ve kendisine destek olanların (örneğin karısı Hatice ile amcası Ebu Talib’in) ölümleri sonucu koruyucusuz kalınca, Medine’ye hicret etmeye karar vermiştir. Ancak, taraftarlarını hicret etmeye zor­layabilecek güçte değildi. Yapılacak şey ikna usullerini denemekti. İkna edebilmenin etkili yollarından biri, “niyet” unsurunu “amel” unsuruna bağlamaktı, yani kişiyi yaptığı işler yüzünden sorumlu tutmaktı. Ken­disiyle birlikte Medine’ye hicret edecek olurlarsa “iyi” bir iş yapmış ola­caklarını, nimetlere ve ahretlere kavuşacaklarını, aksi takdirde bunlardan yoksun kalacaklarını anlatmak üzere şöyle konuşmuştur:
“Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan ancak odur. Artık nail olacağı bir dünya veya nikah edeceği bir kadından dolayı hicret etmiş kimse varsa, hicreti (Allah’ın ve Resulünün rızasına değil) sebebi hicret olan şeye müntehidir. “12
Böylece anlatmak istemiştir ki, kişiler hangi niyetle hicret etmişlerse, niyetlerine göre sonuç alırlar, yani kendi verecekleri kararlara Tanrı (ve elçisi) karışmaz.
Kuşkusuz ki, o an için bu şekilde konuşmak işine gelmiştir. Çünkü, hicret edip etmemeyi Tanrı kararına ve iznine bırakmış olsa, gerek hicret etmek isteyenler ve gerek istemeyenler, bunu kendilerine göre bahane ne­deni sayılabilirler diye düşünmüştür. Yani eğer “Tanrı dilediğini hicret ettirir, dilediğini ettirmez” demiş olsa ya da “Tanrı’nın rızası olmadan hiç kimse hicret etmek için karar alamaz” şeklinde konuşmuş olsa, hicret etmeyip de Mekke’de kalmak isteyenler, “Mademki hicret, Tanrı’nın dilek ve rızasına bağlıdır, o halde bizim burada kalmamız Tanrı dileğine göre
12 Bu satırları şu şekilde anlamak gerek: “Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olun ancak odur... hicret elini f kimse varsa hicreti (Tanrı’nın ve elcisinin rızasına değil) hicret nedeni olan niyete yöneliktir.”
oluşmuş demektir. Karan biz vermedik ki sonun!u olalım” di­yebileceklerdi. Bundan dolayıdır ki, Muhammed, “Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan ancak odur... hicret etmiş kimse varsa hicreti (Tanrı ‘nın ve elçisinin rızasına değil) hicret nedeni olan niyete yöneliktir” şeklinde konuşmayı ve böylece kişileri sorumluluk duygusu içerisinde bırakmayı, o an için kendi siyasetine uygun bulmuştur.
Fakat, Medine’ye hicret ettikten sonra durum değişmiştir. Zira Muhammed’in çağrısına uyup Medine’ye hicret eden Müslümanlar olduğu gibi, hicret etmeyip Mekke’de kalanlar da vardı; bunlar çoğunluktu. Böyle olunca, Medine’ye hicret edenler ki bunlara “Mu­hacirler” adı verilmiştir, hicret etmeyip de, Mekke’de kalanları örnek verip, Muhammed’e, “Nasıl olur da onları Medine’ye getiremezsin?” diyebilirler ve kendisine başarısızlık yükleyebilirlerdi. Ve işte böyle diyemesinler diye, Kur’an’a, “(Ey Muhammed!) Tanrı kimi doğru yola eriştirmişse, doğru yolda olan odur ancak. Kimi de saptırmışsa, sen ona, Tanrı’nın dışında dost bulmazsın...” şeklinde ayetler koymuştur (örneğin İsra Suresi, ayet 97). Yani demek istemiştir ki, “hicret et­meyip Mekke’de kalanlar doğru yoldan sapanlardır; Tanrı onları saptırdığı içindir ki Medine’ye hicret edemediler”!
Böylece, içinde bulunduğu durumlara göre, bir yandan “doğru yola” yönelmenin (örneğin, hicret etmenin) kişi iradesine bağlı oldu­ğunu (ve bu şekilde davrananların cennetlik olacaklarını) belirtirken, diğer yandan, doğru yola yönelmenin “özgür irade işi” değil, Tanrı dileğine bağlı bir şey olduğunu (örneğin, hicret etmeyenlerin Tanrı izni olmadığı için Medine’ye hicret edemediklerini) öngören ayetler de çelişkilere neden olmuştur.

I) Medine’ye Hicretten Sonra, Oradaki Yahudilerle Olan İlişkiler Yüzünden Ortaya Çıkan Çelişkili Ayetler

Daha önce de değindiğimiz gibi, Muhammed, Medine’ye hicretten sonra, oradaki Yahudileri Müslüman yapmak istemiş, fakat bütün çabalarına rağmen yapamamıştır. 13 Ve işte izlediği bu siyasetle ilgili olarak Kur’an’a birtakım hükümler koymuştur ki, hepsi de birbiriyle çelişkilidir. Bir kere Yahudileri Müslüman yapamayınca kendi taraftar­ları, “Hani ya sen, Tanrı‘nın peygamberi olarak her şeyi bilen ve her şeyi yapabilen bir kimsesin, ‘nasıl olur da Yahudileri Müslüman yapamazsın ? “ seklinde söylendiklerinde, kusurun kendisinde olmadığını anlatmak ve prestijini kurtarmak için, “Tanrı dilediğinin kalbini açar Müslüman yapar, dilediğini saptırır kafir yapar” (Enam Suresi, ayet 107, 125: Nahl Suresi, ayet 93; Zümer Suresi, ayet 2223 vd...) ya da “Allah kimi hi­dayete erdirirse doğru yolu bulan odur...” (Araf Suresi, ayet 178) şeklindeki ayetlere başvurmuştur.
Bununla beraber işine geldiği zaman, “Herkese işlediklerinin karşılı­ğı ödenir” (Ahkaf Suresi, ayet 19) şeklindeki ayetlerden yararlanmayı da ihmal etmemiştir. Bunun böyle olduğunu iyice anlayabilmek için, onun, daha önce, Mekke döneminde Kureyşli müşriklere (puta tapanlara) uy­guladığı siyaseti anımsamakta yarar vardır. Zira, müşrikleri (puta ta­panları) Müslüman yapamayınca, Kur’an’, “Allah dileseydi puta tapmazlardı” (Enam Suresi, ayet 107) şeklinde ayetler koyduğunu ve böylece, “Eğer putperestler beni peygamber olarak kabul etmiyor ve puta tapınaktan vazgeçmiyorlarsa, bu benim kabahatim değil; çünkü, Tanrı di­leseydi onlar puta tap/nazlardı” şeklindeki bir mantığa sığınarak pres­tijini kurtarmaya çalıştığını yukarıda görmüştük. Mekke’deyken, “Allah dileseydi puta tapınazlardı” (Enam Suresi, ayet 107) şeklinde konuşur­ken, Medine’ye geçtikten ve iyice güçlendikten sonra bu söylediklerinin tam tersine olarak, Kur’an’a, “Müşrikleri nerede görürseniz öldürün” (Tevbe Suresi, ayet 5) şeklinde çelişmeli ayetler koymaktan geri kal­mamıştır. Mekke’deyken “Allah dileseydi puta tapmazlardı” şeklinde ayetler koyması, kuşkusuz ki’, güçsüz olmasındandı, Medine’ye geçtikten sonra, “Müşrikleri nerede görürseniz öldürün!” şeklinde ayetler koyması ise, artık güçlenmiş olarak “müşrik”leri kılıç yoluyla Müslüman ya­pabileceğini bilmesindendir. Böylece Tanrı’yı, hem insanları “müşrik” (puta tapan) ya da “sapık” yapanhem de “müşrik” ve “sapık” yaptıktan
13 Bkz.. İlhan Arsel, Islama Göre Diğer Dinler. Kaynak Yayınları, birinci basını, istanbul. Mart 1999: İlhan Arsel, Kur’an’daki Kitaplılar, birinci basını, istanbul. Nisan 1999.
sonra öldürten durumlarda bırakarak çelişmeler zincirine yenilerini ek­lemiştir. Ve işte bu aynı taktiği, Yahudileri ve Hıristiyanları Müslüman yapmak üzere başvurduğu siyasete de araç kılmıştır:
Kur’an’da, İslamdan başka dinlerin varlığını kabul eder görünen, örneğin, Yahudilerin, Hıristiyanların, Sabitlerin ve hatta putperestlerin “din”lerinden (inançlarından) söz eden ayetler bulunduğu gibi, İslamdan başka din olmadığına dair ayetler de vardır ki, çelişmeli olarak sıralan­mışlardır. Örneğin, Kafırun Suresi’nde“müşrik”lerle ilgili olarak, “Sizin dininiz size, benim dinim bana” (Kafirun Suresi, ayet 6) diye yazılıdır. Bakara Suresi’nde de Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiilerle ilgili olarak, “...(onlardan Allah’a ve ahret gününe inanıp yararlı iş yapanlar) Rablerinin kalındadır. Onlar için artık korku yoktur” (Bakara Suresi, ayet 62) diye yazılıdır. Yine Bakara Suresi’nde, “Kendi dinlerine uymadıkça Ya­hudiler ve Hıristiyanlar senden hoşnut olmayacaklardır” (Bakara Suresi, ayet 20) diye ayet vardır. Görülüyor ki, bu ayetlerde, İslamdan başka din ve inançlara (örneğin, Yahudiliğe ya da Hıristiyanlığa) yönelmenin kişi­ye bağlı bir iş olduğu anlamı yatmakta.
Fakat, buna karşılık, Kur’an’da, İslamdan başka din olmadığına, başka bir dine yönelenlerin “sapık” sayılıp cezalandırılacaklarına, onlara karşı savaş açılması ve İslami kabul etmelerine kadar savaşın sürdü­rülmesi gerektiğine dair ayetler de vardır ki, sık sık tekrarladığımız gibi, bazıları şöyledir:
“Allah katında din şüphesiz İslamiyettir” (Ali İmran Suresi, ayet 19).
“Kim İslamiyetten başka bir dine yönelirse onunki kabul edil­meyecektir. O ahrette de kaybedenlerdendir” (Ali İmran Suresi, ayet 85).
“.. .Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün...” (Tevbe Suresi, ayet 5).
“Kendilerine kitap verilenlerden (Yahudiler ve Hıristiyanlar) Allah’a ve ahret gününe inanmayan, Allah ile Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslam dinini) kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın” (Tevbe Suresi, ayet 29)

23 Aralık 2011 Cuma

Kur’an’ın “Eleştirilemez”, “Tartışma Kabul Etmez”, “İçeriği Değiştirilemez”, Hiçbir Şekilde Değişmez Bir Kitap Olarak Benimsenme

Kur’an’ın “Eleştirilemez”, “Tartışma Kabul Etmez”, “İçeriği Değiştirilemez”, Hiçbir Şekilde Değişmez Bir Kitap Olarak Benimsenmesi ve Bundan Doğma Sakıncalar “Hiç şüphesiz o (Kur’an) çok şerefli, siz elçimin sözüdür...” (Hakka Suresi, ayet 40) “Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. Onun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur. O, işitendir, bilendir.” (Enam Suresi, ayet 115.) “...Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamı beğendim...” (Maide Suresi, ayet 3.) “Ey Muhammed! Allah’ın ayetleri üzerinde tartışanları görmez misin? Nasıl da döndürülüyorlar (onu tastike yanaşmıyorlar)! Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar el­bette bileceklerdir (ki), boyunlarında daimi halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar...” (Mü’min Suresi, ayet 69-72.) “...Bunun üzerine Allah, kuluna (Muhammed’e) vahyini bildirdi. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı. “Onun (Muhammed’in) gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışa­cak mısınız?” (Necm Suresi, ayet 10-12.) “... ‘(Kur’an’ı) kendisi uydurdu.” mu diyorlar. Hayır, onlar iman et­mezler. Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler...” (Tür Suresi, ayet 33-34.) “...Şimdi siz bu (Kur’an’a) mı sasıyorsunuz? Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz: Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!” (Necm Suresi, ayet 59-61.) “Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkarcılarla savaşın! Sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir...” (Tevbe Suresi, ayet 123-125.) “O gün, her ümmet içinden ayetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplarız da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevk edilirler. Nihayet (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: ‘Siz benim ayetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi? Yaptıkları haksızlıktan ötürü (azaba uğrayacaklarını bildiren) o söz gerçekleşmiştir; artık onlar konuşamazlar...’” (Neml Suresi, ayet 83-85.) “De ki, ‘İnsanlar ve cinler, birbirine yardımcı olarak, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, andolsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar’...” (İsra Suresi, ayet; S; Bakara Suresi, ayet 23-24; Yunus Suresi, ayet 37-39.) “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık...’ (Enam Suresi, ayet 38.) “Elif, Lam, Ra. Bunlar, apaçık kitabın ayetleridir. Biz onu an-layasınız diye Arapça okunmak üzere gönderdik.” (Yusuf Suresi, ayet 1-2.) Thomas Paine, 1784 yılında yayımladığı, The Age of Reason (Akıl Çağı) adlı kitabında, Tevrat ile İncil’in eleştirisine girişirken, “Tek bir Tanrı’ya inanıyorum... Yeryüzü yasamı ötesindeki mutluluğa inanıyo­rum; insanlar arası eşitliğe (ve sevgiye) inanıyorum ve şuna da inemiyo­rum ki, dinsel görevler adil olmayı, (tüm insanlar arası sevgi duy­gusunu), hemcinslerimizi mutlu kılma çabalarını kapsar...” diyerek sözlerine başlar. Hemen arkasından “kutsal” diye biline gelen kitapların Tanrı yapısı değil, insan yapısı şeyler olduğunu söyledikten sonra yaylım ateşine geçer. Örneğin, bu kitaplar hakkındaki görüşlerini ser­gilerken, her şeyden önce belirttiği şudur: “Ahd-i Atiyk’in (Tevrat’ın) müstehcen hikayelerle, şeheviliklerle, gaddarlıklarla, intikamcılıklarla dolu sayfalarını okuduğumuzda, bu kitabın Tanrı sözleri olmaktan çok, şeytan sözleri olduğunu söylemenin daha uygun olduğunu anlarız.” Fakat, bunu da yeterli bulmaz ve ekler: “...Bu kitap(ları) Tanrı kitabı olarak benimsemeyi Yaradan’a (Tanrı’ya) karşı saygısızlık sayanın.” Bugün hala uygar ülkelerin kitaplıklarında başköşeyi işgal eden bu kitabın yazarı için Napolyon Bonapart vaktiyle şöyle demiş: “Yeryüzünün her bir kentine Thomas Paine’in saf altından yapılmış heykelinin dikilmesi gerekir.”’ Şimdi geliniz iki yüz yıllık bir atlama yapalım ve çağdaş ya­zarlardan gelişigüzel birinin, örneğin Lloyd M. Graham’ın, 1979 ta­rihinde yayımladığı Deceptions and Myths of the Bible (2) (İncil’in Aldatıcı ve Efsanevi Yönleri) adlı kitabının daha ilk başlangıç say­fasında yer alan şu satırları okuyalım: 1 Bu konular için bkz. İlhan Arsel. Aydın ve “Ayılın”, Kaynak Yayınları, yeni ek­lemelerle, gözden geçirilmiş ve yeniden düzenlenmiş üçüncü basım. İstanbul. Man 1997. 2) Batı’daki söyleniş tarzıyla “Bible” sözcüğü Eski Ahit -ki Yahudilerin Tevrat’ını kap­sar- ile Yeni Ahit -ki Hıristiyanların İncil’ini kapsar- deyimlerini içine alan bir sözcüktür. “...’Kutsal Kitap’ gerçekten kutsal mıdır? Gerçekten Tanrı’nın solleri inidir? (Hayır) İncil’de kutsal olan bir şey olmadığı gibi, bu kitap Tanrı sözleri de değildir. Bu kitap, Tanrı’dan esin­lenmiş azizler tarafından değil, iktidara susamış (muhteris) pa­pazlar tarafından yazılmıştır... İncil, Tanrı sözleri değil, put­perestlik dönemine ait kaynaklardan a sı n imiş (şeylerle dolu bir kitap’tır)... Bu yukarıda belirttiğim örnekler, Batı dünyasının iki yüz yıllık bir tarih süreci içerisinde, dinsel eleştiri yoluyla aşama yapmasına vesile olan düşünce tarzı konusunda verilebilecek nice sayısız örneklerden sadece ikisidir. Kuşku edilemez ki, Batı uygarlığının fikirsel gelişmesini sağlayan şey, “kutsal” bilinen kitapların (örneğin, “Tevrat” ve “İncil”in) en insafsız denebilecek şekilde eleştirilebilmesi ve bu sayede aklın özgürlüğe erişebilmesidir. Çünkü, “eleştiri” dediğimiz şey, her türlü gelişmenin iksiridir. Eleştiriden yoksun kalan, tartışılamayan her şey, gerilikler içinde yok olmaya, yok olana dek kendisiyle ilgili her şeyi ilkellikler içinde tutmaya mahkumdur. Bu oluşum, gökten indiği sanılan ve “kutsal” diye adlandırılan kitaplar için de böyledir. Yahudilik, Hıris­tiyanlık ve Müslümanlık gibi “semavi” dinlerin kitapları (yani Tevrat, İncil ve Kur’an} içerisinde eleştirel akıl süzgecinden geçirilmeyen tek kitap Kur’an’dır. Tevrat ve İncil, bu dinlerin kendi salikleri tarafından, yüzyıllar boyunca tartışılabildiği, hallaç pamuğu atılır şekilde eleştirilebildiği, hatta “uydurmadır”, “yalandır” diye inkar ya da alay konusu edilebildiği halde, Kur’an böyle bir sınava, böyle bir denemeye, böyle bir elemeye muhatap kılınmamıştır. Bunun başlıca nedenlerinden biri, Muhammed’in Kur’an konusunda hiçbir eleştiriye olanak tanımaması, bu yasaklamayı Tanrı’dan geldiğini söylediği korkutucu hükümlere da-yatmasıdır. Her ne kadar henüz güçsüz bulunduğu Mekke döneminde de, aleyhte konuşanlara karşı sert çıkışlar yapmakla beraber, asıl Me­dine’ye geçtikten sonra, oradaki Yahudilerin ya da “müşrik” Arapların kendisini birtakım sorularla güç durumda bırakmaları ve kendi ta­raftarlarından bazı kimselerin de soru sormaya kalkışmaları üzerine, soru sorulmasını kendisi bakımından çok sakıncalı bulmuş ve ya 3) Lloyd M. Graham, Deceptions and Myths of the Bible. Is the Holy Bible Holy? Is it the Word of God?, Bell Publishing Co., New York. 1979. s. l, 5. saklamıştır; soru sormak ve din verilerini tartışmak gibi davranışları “kafirlik” saymıştır. Yahudilerin vaktiyle kendi peygamberlerine (ör­neğin, Musa’ya) sorular sorduklarını hatırlatarak, “Hayır... Siz. ona benzer, öyle boş, kafirane, anudane taleplerde bulunmazsınız...” şek­linde konuşmuş, bu konuda Tanrı’dan vahiy geldi diyerek Bakara Suresi’ne şu ayeti koymuştur: “(Ey Müslümanlar!) Yoksa siz de, daha önce Musa’ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değiştirirse, şüphesiz dosdoğru yoldan çıkmıştır” (Bakara Suresi, ayet 108)4 Soru sormanın ve peygamberlerle tartışmanın kötü bir şey oldu­ğunu, Tanrı’nın insan denilen yaratığı bu bakımdan hor gördüğünü anlatmak amacıyla Kur’an’a. şu tür ayetler eklemiştir: “Andolsun ki, biz bu Kur’an’da, insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat, tartışmaya en çok düşkün, varlık insan olmuştur (insanın en çok yaptığı şey, tartışmasıdır)... “ (Kehf Suresi, ayet 54-56). Kur’an’a. koyduğu hikaye ve masalların pek çoğu, soru sormanın kötülüğünü, peygamberlere soru sormadan baş eğmek gerektiğini dile getirir nite­likte şeylerdir. Bunlardan biri, Musa ile Hızır hikayesidir ki, Kuranın Kehf Suresi’nde anlatılmış olup, kitabımızın diğer bölümlerinde baş­ka vesilelerle ele alınmıştır. Burada, konumuzla ilgili olarak kısaca özetlenmeye değer: Bir vakit Musa, gençten birisine, “Durup din­lenmeyeceğim, ta iki denizin birleştiği yere kadar vuracağım” der ve onunla birlikte iki denizin birleştiği yere gider (Kehf Suresi, ayet 60-61). Ve oralarda birine rastlar ki, Tanrı bu kişiye vahiy ve peygam­berlik vermiştir. Hızır Peygamber olduğu anlaşılan bu kişiye Musa, “Sana öğretilenden, bana doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?” diye sorar (Kehf Suresi, ayet 66). Musa’nın bu sorusuna Hızır, soru sorulmaktan hoşlanmadığını anlat­mak üzere şöyle yanıt verir: “Eğer bana tabi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma” (Kehf Suresi, ayet 70). Sonra birlikte yürümeye başlarlar ve bir gemiye bi- 4 Bu konular için bkz. Bakara Suresi, ayet 108, Diyanet Vakfı Kur’an çevirisi; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.l, s.463. nerler. Fakat, biner binmez Hızır gemiyi deler; Bunu göçen Musa da­yanamaz ve “Halkı boğmak için mi gemiyi delilin?” diye sorar. Hızır kızar ve “Ben sana benimle beraberliğe sabredemezsin demedim ini?” der. Musa özür diler ve “Unuttuğum şeyden dolayı beni azarlama...” diye cevap verir (Kehf Suresi, ayet 71-73). Sonra yürümeye devam ederler. Bir erkek çocuğu görürler. Hızır hemen çocuğu öldürür. Musa yine dayanamaz ve şöyle konuşur: “Tertemiz bir canı, bir can karşılığı ol­maksızın (yani o kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın” (Kehf Suresi, ayet 74). Hızır yine Musa’ya kızar ve “Ben sana, benimle beraber (olacaklara) sabredemezsin demedim mi?” der (Kehf Suresi, ayet 75). Musa özür diler ve şöyle der: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Hakikaten benim tarafımdan (ileri sürülebilecek) mazeretin sonuna ulaştın.” (Kehf Suresi, ayet 76). Yine yürürler ve bu kez bir köye varırlar. Köy halkından yiyecek isterler, fakat köy halkı onları misafir etmekten kaçınır. Orada yıkılmak üzere bir duvar bulunmaktadır. Hızır, hemen bu duvarı doğrultur. Bunu gören Musa, soru sormayacağına dair vermiş olduğu sözü yine unutup, Hızır’a, “Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın” der (Kehf Suresi, ayet 77-78). Hızır artık anlar ki, Musa sab­redenlerden değildir. Ve işte ona, soru sormanın ve sabırsız kalmanın doğru bir şey olmadığını öğretmek için, bütün bu yaptıklarının ne­denlerini bildirir. Söylemesine göre, gemi, denizde çalışan yoksul kim­selerin malı olup, onu bir kral gasp etmek niyetinde olduğu içindir ki, ge­miyi delip yaralamıştır; böylece yoksullara hizmette bulunmuştur! Erkek çocuğu öldürmüştür, çünkü öldürmemiş olsa bu çocuk kendi ana ve babasını dinden çıkaracaktır. Köydeki duvarı, yıkılmak üzereyken doğrultmuştur. Çünkü, bu duvarın altında, iki yetim çocuğun hazineleri vardır. Babalan bu hazineyi onlara bırakmıştır. Ve Tanrı istemiştir ki, o iki çocuk ergin çağa gelsinler ve Tanrı’dan rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar! Bunları anlattıktan sonra Hızır, Musa’ya şunu bildirir ki, bütün yaptığı bu işler kendinden değil, Tanrı’dandır, Sonuç olarak Hızır şunu söyler: “İşte, hakkında sabredemediğin (ve soru sorduğun) şey­lerin içyüzü budur” (Kehf Suresi, ayet 79-82). Yani ona şunu öğretmek ister ki, Tanrı’ya, hiç soru sormadan ve sabır göstererek baş eğmek ge­rekir. Her ne kadar Muhammed, zaman zaman kendisine soru so­rulmasını istermiş gibi görünerek, “Her kim bancı bir şey sorarsa be­hemehal haber vereceğim. Babasının kim olduğunu sorsa bile” de­mekle beraber,5 din konularında (özellikle Kur’an üzerinde) tartışma olasılığına fırsat bırakmamıştır. Örneğin, “ceza günü”nün ne zaman geleceğini, “kıyamet”in ne zaman kopacağını soranlara, bu soruları yüzünden ateşe atılacaklarını söylerdi. Taberi’deki rivayete göre de bir gün halka şöyle demiştir: “...Sizden önce gelenler hep pek çok sormaları ve neticede peygamberlerine muhalefet etmeleri yüzünden helak olmuşlardır...” Hele kişilerin soru sormalarını, özellikle Tanrı hakkında ya da yaradılış konularında bilgi edinmeye çalışmalarını, şeytanın tahrikine (dürtmesi nedenine) bağlar ve şöyle derdi: “Sizden herhangi birinize şeytan gelir de: ‘(Şunu) şöyle kim yarattı? (Şunu) böyle kim yarattı? En sonu: Rabb’ini kim yarattı?’ diye vesvese verir. İmdi şeytanının vesveseni Rabb’ınıza kadar erişince o vesveseli kişi hemen ‘Euzü bi’llai mine-ş-şeytani’r-racim’ diyerek Allah’a sığınsın. Ve vesveseye son versin, 7 Yine bunun gibi kendisine, Tevrat’ın tüm olarak indirildiğini söyleyen ve “Neden sana Kur’an tümü itibariyle indirilmez de parça parça indirilir” şeklinde soru soranlara çok içerlerdi. Neden dolayı Kur’an’ın tüm olarak indirilmediğini açıklamak üzere gerekçe bu­lamadığı için, tartışmaya girişmezdi; sadece Tanrı’nın, soru soranları “inkarcılar” vq “kafirler” olarak tanımladığını söylerdi. Bununla ilgili olarak Kur’an’a. koyduğu ayetlerden biri şöyledir: 5) Bir öğle namazını kıldırdıktan sonra Muhammed minbere çıkıp kıyamet gününden söz et­meye başlar ve “Bunu bir şey sormak isteyen varsa şimdi sorsun. Bu makamımda durduğum müddetçe bana her ne sorarsanız (hemen) haber vereceğim” der. Orada otu­ranlardan biri “Benim babam kimdir?” diye sorar. Muhammed kendiside, “Baban Huzafe’dir” diye cevap verir (bkz. Sahih-i.... Hadis No. 323, c.2, s.481: ayrıca bkz. Saluh-i..., Hadis No. 81, c. l s.94). Ancak, onun bunun babalarının adını bilir görünmekle beraber, bazı durumlarda kendisini güç durumda bırakacak habersizlikte bulunurdu. Örneğin, gerdanlık olayında Ayşe’nin suçsuz olduğunu bilememiş, bir ay boyunca onun­la dargın kalmış, daha fazla ondan uzak duramayacağını anlayınca en sonunda Tanrı’dan ayet geldi diyerek kadıncağızın suçsuzluğunu ilan etmiştir. Bu konuya diğer kitaplarımda. özellikle Serini ve Kadın adlı kitabımda değindiğim için burada fazla dur­mayacağım. 6) Alıntı için bkz. Sahih-i..., c.2. s.483. 7) Buhari’nin Ebu Hüreyre’den rivayeti için bkz. Sahih-i.... Hadis No. 1353. c.9. s.54. “(Ey Muhammed!): ‘Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?’ dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okurduk” (Furkan Suresi, ayet 32). Dikkat edileceği gibi burada, Kur’an’ın neden dolayı peyderpey in­dirildiğinin mantıklı bir nedeni belirtilmiyor. Her ne kadar yorum­cular, Kur’an’ın parça parça indirilmesinde yarar bulunduğunu söylerlerse de,8 bu iddialarının tutarlı olan bir yönü yoktur. Çünkü, Kur’an’ın tüm olarak indirilmemiş olması yararlı değil, sakıncalı olmuştur; bu yüzden nice olumsuz durumlar ortaya çıkmıştır. Öte yandan “eleştiri” denen şeyin bir bakıma Kur’an’ı tartışmak ve muhtemelen değişikliğe sokmak ya da yalanlayıp inkarlamak gibi so­nuçlar doğurabileceğini bildiği için, kendisiyle tartışmaya kalkışanları yıldırmak amacıyla “lanetleşme” yolunu seçmiş ve Tanrı’dan şu tür va­hiylerin geldiğini söylemiştir: “(Ey Muhammed!) Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: ‘Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı, biz de ‘kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah’tan yalancılar üzerine lanet dileyelim’...” (Ali İmran Suresi, ayet 61). Yorumcuların bildirmelerine göre, Kur’an’ın bu ayetinin adı “mübahele ayeti”dir ki, Muhammed ile tartışmaya kalkışacak olanların “lanetleşmeyi” göze almalarını öngörür. Daha başka bir deyimle, “Bir me­selede haklı olanın ortaya çıkması için karşılıklı lanetlenmek” anlamın­dadır. Anlaşılan o ki, “lanetleşme” işi, herhangi bir konuda Muhammed ile tartışmaya girişmek isteyenleri korkutmuş, bu işten vazgeçirtmiştir. Çünkü, güya Tanrı Muhammed’den yana olduğu için, Muhammed ile lanetleşmek korkulu bir şey olarak görülmüştür. Söylendiğine göre Necran Hıristiyanlarından bir heyet, İsa’nın babasız doğduğuna dair Kur’an’da yer alan ayetlerle ilgili olarak bazı iddialarda bulunmuşlar, 8) ELMALILI H. YAZIR, AGE, C.5, S.3584. 36 bunun üzerine Muhammed, onları lanetleşmeye çağırmıştır. Fakat, güya Necranlılar, bunu göze alamayıp Muhammed’in koruması altına girmeyi tercih etmişlerdir.9 Fakat, Muhammed, sadece “lanetleşme” hükmünü yerleştirmekle yetinmemiştir; bir de Kur’an üzerinde tartışanların, Kur’an’ı eleştiren­lerin “kafir” sayılıp cehennemi boylayacaklarını da bildirmiştir. Nice örnekten biri olarak Kur’an’a koyduğu şu ayeti okuyalım: “Allah’ın ayetleri hakkında tartışanlara bakmadın mı? Nasıl döndürülüyorlar (onu tasdike yanaşmıyorlar). Onlar, kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlardır. Onlar yakında (gerçeği) anlayacaklar! Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde, sıcak suya sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır” (Mü” mi n Suresi, ayet 69-72). Yine bu doğrultuda olmak üzere Kur’an’ın “eşsiz” bir kitap olduğunu ve onu, şu veya bu şekilde inkara yönelecek olanların, “bunun sonucuna katlanmak zorunda.kalacaklarım” bildirmişin (örneğin bkz. Fussilet Su­resi, ayet 41). Yine bunun gibi, Kur’an ile iş görmeyen ya da hükmetme-yenlerin “kafir” ve “zalim” olduklarını bildirmiştir (Maide Suresi, ayet 44-45). Bununla da kalmamış, bir de, Kur’an’ı kısımlara ayırmanın ve kısımlardan bir bölümünü benimseyip bir kısmını reddetmenin ya da hatta Kur’an’a “şiir kitabı” ya da “kehanet” ya da “masaldır” demenin Tanrı azabına uğrayacaklarını söylemiştir (Hicr Suresi, ayet 90-91). Yine bunun gibi, Kur’an’ın Tanrı sözleri olup ebediyetler boyunca in­sanlar tarafından hiçbir şekilde eleştirilemeyeceğini, değiştirilemeyece­ğini anlatmak amacıyla Tanrı’nın şöyle konuştuğunu bildirmiştir: “...Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamı beğendim...” (Maide Suresi, ayet 3). Yorumcuların açıklamalarına göre Muhammed bu ayeti, ölümünden seksen bir gün önce yerleştirmiştir; yerleştirirken de “peygamberlik” görevinin sona ermek üzere olduğunu, artık Tanrı’nın vahiy indirmeyeceğini, Müslümanların Tanrı’dan başkaca “tebligat” beklememeleri gerektiğini ve Tanrı’dan gelmiş olan vahiylerin değiştirilemeyeceğini, “nesli edi­lemeyeceğini” (kaldırılamayacağını) bildirmiştir. 9) Diyanet Vakfı’nın Kur’an çevirisinde Al-i İmran Suresi’nin 61. ayetiyle ilgili açıklamaya bakınız. Her ne kadar İslamcılar, Tanrı’nın “...hiçbir (Tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru bir kitap” (Kehf Suresi, ayet 1) olarak indirdiği Kur’an’ın eleştirilmeye ihtiyacı bulunmadığını, esasen eleştiri yoluyla 3İr şekilde “yıkılamaz” bir kitap olduğunu söylerlerse de, Kur’an konusunda “akılcı” bir tartışmaya girişilmesine yanaşmazlar; Kur’an üzerinde tartışma yapmayı, Tanrı’ya ve Muhammed’e hakaret sayarlar ve tartışmaya girişenleri dinsizlikle suçlarlar. Çünkü, tartışma ve eleştiri yoluna girildiği an, bu kitabın sarsıntıya uğrayacağını ve muhtemelen temelden yıkılacağını herkesten iyi bilirler. Bu yüzden her türlü eleştiri ve tartışmaya karşı olup, bu yola gidenleri Tanrısızlıkla suçlamaktan, dehşet verici usullerle korkutmaktan geri kalmazlar. Bu konuda öne sürdük-gerekçeleri, Kur’an’a ve Muhammed’in tutum ve davranışlarına dayatırlar: Kur’an ayetlerinin “uydurma”, “yalan” ya da “başka kitaplardan aktarma” şeyler olduğunu söyleyenlere karşı Muhammed’in tutumu, a ilk anlardan itibaren çok sert ve yıldırıcı olmuştur. Her ne kadar üz güçsüz bulunduğu ve kendi aleyhinde konuşanları kılıçla susturma olasılığına sahip olmadığı dönemlerde (özellikle Mekke döneminde) kendisine, “Sen sadece uyduruyorsun” ya da “...bu (Kur’an) uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir...” (Sebe1 Suresi, t 43) ya da “...(Bu ayetler Muhammed’in), başkasına yazdırtıp da dişine sabah akşam okunmakta olan, öncekilere ait masallardır” Furkan Suresi, ayet 5) ya da “...Bu (Kur’an) insan sözünden başka şey değil(dir)...” (Müddessir Suresi, ayet 21-25) şeklinde konu­lara karşı, Tanrı’nın, “Ben onları cehenneme sokacağım”(10) şeklinde tehditlerde bulunduğunu bildirerek (11) nispeten yumuşak bir 10) Örneğin, “Ey Muhammed! Allah’ın ayetleri üzerinde tanışanları görmez misin? Nasıl da ‘indürülüyorlar (onu tastike yanaşmıyorlar)! Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir (ki), boyunlarında daimi halkalar ve zincirlerle kaynar suya sürülür, sonra ateşle yakılırlar...” (Mü’min Suresi, ayet 69-72) gibi ayetler vardır 11) Ya da Tanrı’ndan. “.. .Hayır öyle değildir, ama onların çoğu bunu bilmezler. Ey Muhammed. De ki. ‘Kur’an’ı (Cebrail). Rabbi’nin katından, inananların inançlarını pekiştirmek üzere erkle indirmiştir” (NahI Suresi, ayet 101-102 ya da bkz. Necm Suresi, ayet 1-18) şeklinde ayetler geldiğini söylemiştir. tutum takınmışsa da,12 giderek güçlendikten (özellikle Medine’ye geçtikten) sonra, bu tutumunu değiştirip dehşet saçıcı bir siyaset izler ol­muştur; o kadar ki, kendisini ya da Kur’an’ı eleştiren veya inkar edenleri “inkarcılar” olarak suçlayıp, taraftarlarını onlara karşı saldırtmak üzere Kur’an’a, “Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkarcılarla savaşın! Sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmek­ten sakınanlarla beraberdir...”(Tevbe Suresi, ayet 123-125) şeklinde ya da “Ey Muhammed! Allah’ın ayetleri üzerinde tartışanları görmez mi­sin? Nasıl da döndürülüyorlar (onu tastike yanaşmıyorlar)! Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bilecek­lerdir (ki), boyunlarında daimi halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar...” (Mü’min Suresi, ayet 69-72) gi­bi (ve daha nice) ayetler koymuştur. Daha başka bir deyimle, Kur’an’ı eleştirmenin “Tanrı sözlerini inkar” anlamına geldiği inancını yerleş­tirmekle, bu konularda tartışma olasılığını kökünden yok etmiştir. O tarihten bu yana İslamcılar, “eleştiri” işlemini, bir bakıma Kur’an’ı “inkar”, “yalanlama” ya da “tahrif” (değiştirme) anlamında kabul ettikleri için, eleştiricilerin karşısına Muhammed’in bu korkutucu ve yasaklayıcı hükümleriyle çıkmışlardır ki, bunlardan bazıları şöyledir: “O gün, her ümmet içinden ayetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplarız da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevk edi­lirler. Nihayet (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: ‘Siz benim ayetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi? Yaptıkları haksızlıktan ötürü (azaba uğrayacaklarını bildiren) o söz gerçekleşmiştir; artık onlar konuşamazlar’...” (Nemi Suresi, ayet 83-85). 12) Örneğin Kureyş ileri gelenlerinden Velid b. Muğire’nin, “Bu Kur’an olsa olsa (si­hirbazlardım öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil” şeklinde konuştuğunu duyan Muhammed, Tanrı’dan vahiy geldi diyerek Kur’an’a, “Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağını!.. Ben onu sekara (cehenneme) sokacağını. Sen biliyor musun sekar nedir? Hem (bütün bedeni helak eder. hiçbir şey) bırakmaz, hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o. İnsan derisini kavurur...”(Müddessir Suresi, ayet 17-28) şeklinde ayetler koymuştur. Yine bunun gibi Tanrı’nın kendisine verdiğini söylediği “ilmi” (“vahiy”leri) ve “hidayeti” kabul etmeyenleri, yağmur suyunu üstünde tutmayan kaypak toprağa benzetmiştir.1- Ve işte bütün bunlardan dolayıdır ki, Kur’an, şu ya da bu şekilde Eleştirilemez ve akıl süzgecinden geçirilemez bir kitap olmuştur; eleştirilemediği içindir ki, “Kur’an eğitimi”, l 400 yıl boyunca, düşünme gücünü baltalayıcı ve fikirsel gelişmeyi yok kılıcı bir nitelik taşımıştır. Her ne kadar 1400 yıllık İslam tarihi içerisinde iki yüz yıllık “İslam uy­garlığı” diye bir şeyden söz edilir ve bu uygarlığın “Kur’an” sayesinde ya da Kur’an’a dayalı olarak ortaya çıktığı sanılırsa da, tamamen yanlıştır. Çünkü, “İslam uygarlığı” denen şey, Kur’an’dan kaynaklanmış ola­rak ortaya çıkmış değildir; Kur’an dışı (ve özellikle Eski Yunan’dan kaynaklanmış) olarak ortaya çıkmıştır. Bunun böyle olduğunu bizzat İslam yazarları ve düşünürleri ortaya koymuşlardır. Yine her ne kadar İslam dünyasının büyük düşünürler ve bilim adamları yetiştirdiği ve bunlar arasında, Razi, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşt, İbn Haldun, al Kindi vd... gibi nice örneklerin Batı dünyasını et­kiledikleri doğru olmakla beraber, bu simalardan hiçbirisi Kur’an’ı kay­nak edinip ilim yapmış değildir; çünkü, Kur’an ile gerçek anlamda ilim yapılamayacağını en iyi onlar bilmişlerdir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’a. bağlıymış gibi görünmekle beraber (çünkü, aksi takdirde din­sizlikle suçlanıp yok edilebilinirlerdi), gerçekte Kur’an’dan yararlanarak değil, Eski Yunan kaynaklarından feyz alarak ilim yapabilmişlerdir. Ya­parken de çoğu kez, belli etmeden, Kur’an’a aykırı ve Kur’an verilerine ters düşer şekilde iş görmüşlerdir. Diğer yayımlarımızda (özellikle Aydın ve “Aydın” adlı kitabımızda) değindiğimiz gibi, eğer Kur’an’ı dışlamamış ve sadece Kur’an’a dayalı olarak ilim yapmaya kalkmış ol­salardı, o ünlü yapıtlarından hiçbirini sergileyemezler, “müneccim başlılıktan” öteye geçemezlerdi. Nitekim, Farabi ve İbn Sina gibi nice ün­lüler, Eski Yunan’ın fikir zirvelerini, örneğin, Aristo’yu yüzlerce kez oku­duklarını söylemekle övünmüşlerdir. “Faylasuf al Arab” diye ün salan al-Kindi (ö. İS 819), Aristo’yu, başına taç yapmıştır. Arap dilinde 13 BUHARI’NIN EBU MUSA’DAN RIVAYETI IÇIN BKZ. SAHIH-I..., HADIS NO. 70,.C.L, S.81. 40 yazılmış en büyük tıp ansiklopedisi olarak kabul edilen Havi adlı yapıtın yazarı Razi (İS 865-932), “Kutsal sayılan kitaplar (ilim açısından) değersiz kitaplardır. Eflatun, Aristo, Öklit, Hipokrat gibi eski (bilginlerin) yazılan insanlığa çok daha yararlı olmuştur” di­yebilmiştir. İbn Sina (İS 980-1037), tıp alanında şöhret yapan al-Şifa adlı kitabının hemen her satırını, Eski Yunan’ın tıp bilginlerinin (örneğin, Galen’in, Hipokrat’ın) görüşlerine atıflarla pekiştirmiştir. al-Cahiz (İS 776-869), Kitabü’l-Hayavan adlı ünlü yapıtında, İslam uygarlığının Eski Yunan’ın bilim kaynaklarına dayalı olarak ortaya çıktığını anlatmak üzere vaktiyle şöyle konuşmuştur: “Eğer ebedi hikmetlerle dolu Eski Yunan kaynaklarına sahip ol­masaydık, eğer bu yapıtlarla korunan ve bize aktarılan, geçmişi önümüze koyan ve başkaca hiçbir şekilde- bilmemize imkan bu­lunmayan bilim dünyasından habersiz kalsaydık, şimdi eriştiğimiz her bilgiden yoksun olurduk. Eğer Eski Yunan bilimleriyle zenginleşmemiş ve bu kaynaklan temel edinmemiş olsaydık, bilgi ha­mulemiz son derece zavallı kertede kalır ve sınırsız güçlüklere uğrardık. Ve eğer sadece kendi kaynaklarımızın ve kendi çabaları­mızın sonuçlarıyla yetinme zorunluluğunda kalsaydık, bilgi dağar­cığımız gerçekten kısır kalır ve bu yüzden bilimsel uygarlık giri­şimini yitirmiş olurduk....” Bu gerçeği yansıtan sadece al-Cahiz değildir; onun gibi daha niceleri aynı görüşte olmuşlardır. Kapalı bir dille anlatmak istedikleri şudur ki, şeriat verileriyle, daha doğrusu Kur’an’ı kaynak yapmak şeklinde bilim uygarlığı yaratmak mümkün değildir. Bu vesileyle şunu da eklemek gerekir ki, Emevi hükümdarları, (özel­likle Muaviya) yönetim işlerinde bile Hıristiyanların tecrübelerinden ya­rarlanmışlardır. Söylendiğine göre “..Aramı Bizans tipinde Hıristiyan kültürünün Müslüman muhitine nüfuzu bu devirde başlar ki, bu tesir ka­rakteristik İslam medeniyetinin teşekkülünde etken olmuştur”.14 Yine tekrar edelim ki, İslam uygarlığı diye bilinen dönemin yaratıcılarından hiçbiri Kur’an’ı kaynak edinerek ilim yapmış değildir; hepsi de Eski Yunan’ın akılcı bilim yapıtlarından yararlanarak iş görmüş 14 İslam Ansiklopedisi, c.6. s.244. lerdir. Kur’an’a bağlı olarak iş görenler de, Kur’an dışı kaynaklardan -ki genellikle Eski Yunan kaynaklandır- beslenerek olumlu denebilecek bir düşünce yoluna girebilmişlerdi: İbn-i al-Arabi’nin ve benzerlerinin yaptıkları gibi. (Bu konuda daha fazla bilgi için benim Aydın ve “Aydın” ve Şeriat Devleti’nden Laik Cumhuriyet’e adlı kitaplarıma bakınız.) Öte yandan Abu Hanife gibi İslamda mezhep kurmuş olanlar bile. ahlaki ve insani sayılabilecek düşüncelere hep şeriat dışı değer ölçüleri sayesinde yönelebilmişlerdir. Örneğin, Kur’an’da. Müslümanların, “kafir”lere üstün tutuldukları ve İslamdan başka bir dine yönelenlerin sapık sayıldıkları yazılı bulunduğu halde, Abu Hanife, insan varlığını bu acı­dan değil, soyut anlamıyla, yani “insan” olarak kabule eğilimli görünmüştür. Örneğin, İslam şeriatının insafsız ve “gayri insani” cezalarını, bu eğilim sayesinde yumuşatma yolunu aramıştır. Kur’an’ın hırsızlık suçu için öngördüğü “bilek kesme” cezasını eleştirirken yaptığı budur. Nasıl ki Eski Roma hukuk sisteminde, birbirinin mallarını gasp eden kan ve kocaya, adi hırsızlık suçuna uygulanandan daha farklı ve hafif cezalar uygulanıyor idiyse, Abu Hanife de buna benzer bir usulün Kur’an’daki bilek kesme cezası yerine uygulanmasını öngörmüştür.’5 Kuşkusuz ki, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi diğer dinlerin kitapları da, insan aklını zincire vurmak ve özgür düşünce sistemine engel yaratmak gibi olumsuz sonuçlar yaratmaktan geri kalmamışlardır. Ancak, Batı dünyası, eleştiri yoluyla bu kitapların egemenliğine son verip, akılcılığı üstün kılmış, aklı vahyin önüne almış ve bu şekilde sınırsız gelişmelere yönelebilmiştir. Eğer İslam dünyası da buna benzer bir şeyler yapıp Tanrı- ve “Peygamber” sözleridir diye ortaya ko­yulan şeyleri akıl süzgecinden geçirebilseydi, yani eleştirel aklı reh­ber edinseydi ve bu sayede Akıl Çağı’na erişebilseydi, bugün her alanda yeryüzünün en geri kalmış “ülkeler yığını” olmazdı. Bu sonuç, hiç kuşku edilmemelidir ki, şeriat verileriyle (örneğin, Kur’an’la) ne bilimsel, ne fikirsel, ne sosyal, ne demokratik ne de ekonomik ge­lişine sağlanamayacağının en kesin kanıtıdır. Nitekim, ilerideki bö­lümlerde göreceğiz ki. Kur’an, her şeyden önce Muhammed’in günlük siyasetinin ve gereksinimlerinin ürünü niteliğini taşıyan bir kitaptır. 15 Abu Hanife, Muhtasar-ül-Kuduri, Kitab-ül Sirkti; ayrıca bkz. A.F. Von Kranıcr. 0Tlıe Oıieut Under the Caliphs. transl. by S.K. Bukhsh, University of Calctıtta. 1920, s.398 vd. Öte yandan biçim ve içerik bakımından eleştirildiği takdirde bilimselliğe ters düşen verilerle, çelişmelerle, tertipsizliklerle, uyumsuzluk­larla (insicamsızlıklarla), tutarsızlıklarla ve hatta yanlışlarla doludur. Bu nitelikteki bir kitabın, hiç yanılmaz ve her şeyin en mükemmelini bilir diye tanımlanan bir kaynaktan gelmiş olduğunu kabul etmek kolay değildir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’ı eleştiriden geçirmenin, toplumu akılcı düşünce ve fikirsel gelişme rayına sokmak demek olacağından hiç kimsenin kuşkusu bulunmamalıdır. Ve işte bu amaçladır ki, Kur’an’ın Eleştirisi adlı bu kitabı hazırlamış bulunmaktayız. Pek muhtemeldir ki, şeriatçılar. Kur’an ile ilgili her türlü eleştiriyi “hakaret” niteliğine sokmak konusundaki o şeytani ustalıklarıyla ve küfürleriyle bu kitabın yazarına saldırmak için yeni fırsatlar yaratmakta kusur etmeyeceklerdir. Onlara derim ki, bu tür saldırganlıkları terk etmedikçe, bu tür ilkelliklerden vazgeçmedikçe, ne kendileri ne de bu toplum için geriliklerden, sefilliklerden, rezilliklerden, haysiyet yitirici yenilgilerden sıyrılmak mümkün olamayacaktır. http://www.turandursun.com/index.php?option=com_content&view=article&id=489&catid=45:kuranin-elestirisi&Itemid=122