islam ve şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam ve şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2011 Salı

İslam ve Şiddet


Olay öğrenilir. Medine'ye, Peygamber'e haber verilir. Peygamber öfkelenmiştir. Adamların yakalanmaları için buyru verir. Hepsini yakalattırır. Suçluları, Hz. Muhammed'in huzuruna getirirler. Peygamber'in kararı kesindir:

"Elleri, ayakları çapraz olarak kesilsin. Gözleri oyulup çıkarılsın.."

Emir uygulanır. Suçluların, elleri, ayakları çapraz olarak kesilir. Gözleri oyulur. Adamlar su isterler ama ölünceye kadar su da verilmez.


Medine dışında, güneşin altında ateş gibi yandığı için "Harre" adı verilen yere götürülürler. Suçlular su isterler, su verilmez. "Taşları kemirirler", "ağızlarıyla, dişleriyle toprağı kazarlar." Ölünceye kadar öyle bırakılırlar. (Buhari, Zekat/68, Cihad/52; Tecrit/Vudu, hadis 172; Müslim, Kesame/9-14, hadis 1671; Ebu Davud, Hudud 3, hadis 4364-4371; Tırmizi, Ebvabu't-Tahare/55, hadis 72-73; Nesei, Tahrimü'd-Dem/7; Ibn Mace , Hudud/20, hadis 2578-2579. Buhari, bu hadise yedi yerde ve dokuz yolla, Ebu Davud bir yerde beş yolla, Nesei bir yerde dört yolla gönderme yapmıştır.)

Bu emre konu olan kişiler Ukl veya Ureyna kabilelerindendirler. Peygambere gelmiş, müslüman olduklarını bildirmişlerdir. Renkleri sarıdır, hastadırlar. Peygamber, önce bütün sevecenliğiyle deve sütü ve "deve sidiği" içirerek onları iyileştirir. Havadar bir yere gitmek isterler. Peygamber bir deve sürüsü verir ve yanlarına bir çoban katar. "Herifler" çobanı öldürür ve Peygamber'in deve sürüsünü alır götürürler.

"Peygamber, işkenceye karşı olduğu halde, bu olayda nasıl olmuştur da, işkenceyle öldürülmelerini emretmiştir?" Bu soru, hadis kaynaklarında tartışılır. Kimileri, bu infazı "işkenceyi yasaklamadan önce uygulattığını " öne sürerler. Kimisi, uygulamanın bir "kısas" olduğunu belirtir. Çünkü, suçlular da Peygamber'in çobanına aynı işkenceyi yapmışlardır. Hakim görüş ise, Peygamber'in Maide suresinin 33.ayetini yerine getirdiği, yani Allah'ın buyruğuna göre hüküm verdiği yönündedir.

Yeryüzünde bozgunculuk yapanlar, ölümlerden ölüm beğenmelidirler. Maide suresinin 33. ayetinde şu buyruk verilmiştir:

"Allah ve resulüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası, ya boyunlerı vurularak öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin
ayaklarının çapraz kesilmeleri ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise, onlara daha büyük azap hazırlanmıştır
."

Aradan yüzyıllar geçer. Yıl miladi 1974. Yer Türkiye, Kırıkkale'deyiz. Kamuoyunda MHP'nin "komando kampları" diye bilinen bir kamp. İslam öğretiliyor.

"Kırıkkale'deki Bozkurt obasında din düşmanlarının beyni çıkarılır, kafirler telef edilir, itler boğazlanır. (Erdoğan Asılyüce, Türk Metal Seydişehir Şube Başkanı, "Her Yönüyle Kırıkkale", 1974)

Dört yıl aradan sonra, Aralık 1978. Öğreti, Allah adına Maraş'ta uygulanır. Kalaycı Şah İsmail'in baltayla kafasına vurup, beynini çıkartırlar. Kızkardeşinin ise memelerini kesip bir sürü işkenceden sonra hunharca öldürürler. Yürük Selim Mahallesinde de bir kısım kadın memeleri kesilerek öldürülür. Altı aylık çocuklar, hamile kadınlar kurşunlanır. Gözlere şişler sokulur. Bir kısım infazlar kol ve bacakların çapraz kesilmesiyle yerine getirilmiştir.

Kanlarınızı ve mallarınızı kurtarmak istiyorsanız:


Peygamber diyor ki:

"Onlar, Allah'tan başka Allah olmadığına, Muhammed'in onun kulu ve elçisi olduğuna inanıncaya, bizim kıblemize dönünceye, kestiklerimizi yiyinceye, ve namazımızı kılıncaya ve zekatlarını verinceye kadar, insanlarla öldürüşmem (mukatele) emroldu. Insanlar, bunları yerine getirdikleri zaman, benden kanlarını ve mallarını kurtarmış olurlar. (Buhari, Selat/28; Tecrid, hadis 24; Ebu Davud, Cihad/104, hadis 2641; Müslim, Iman/32, hadis 20,22)

Şirin Tekin, henüz 17 yaşındaydı. Çevresinde çok sevilen bir gençti. Öğrencilerin demokratik haklarından sözederdi. Oruç tutmuyordu. O gün, 3 Mayıs 1987, Van 100.Yıl Üniversitesi'nin karşısındaki kahvede oturuyordu. "İslamın bekçileriyiz," diyorlardı. Kendilerine "mukatele" emrolduğuna inanıyorlardı. Rektör de "Onlar İslam adına dövüşürler," dememiş miydi? Şirin Tekin, "kanını" saldırganlardan kurtaramamıştı.

Komünist öldürmek yüz kere Hicaz'a gitmekten iyidir

Müşriklere "yeryüzünde dolaşabilmeleri için dört ay süre" verilmişti. Bu süre dolduktan sonra müminlerin onlara ne yapacakları bildirilmişti:

"Nerede bulursanız, öldürün, yakalayın, hapsedin, her gözetleme yerinde yakalamak için bekleyin. Eğer tevbe ederler, namaz kılarlar ve zekât verirlerse serbest bırakın. Allah bağışlayan ve esirgeyendir". (Tevbe suresi, 5. ayet; Bakara, 191; Nisa, 89,91).

Ve Allah uğruna verilen bu savaş kıyamete kadar sürecekti. Müminler, Allah'ın ve İslamın hakimiyeti için "canla ve malla" savaşmaya çağrılıyordu. Şeriat hükümlerini Bütün düşünce, inanç ve dinlerin üstüne çıkarmak ve kayıtsız şartsız hâkim kılmak için kutsal savaş "Deccal öldürülünceye kadar" son bulmayacaktı (Ebû Dâvûd, Kita-bu'l-Cihâd, 4-BabuunfiDevami'l-Cihad, hadis 2484, C.3, s.ll).

Şubat 1969. Camilerde günlerdir cihad namazları kılınıyor. "Komünistlerin kanını dökme çağrılan" yapılıyor. 16 Şubat 1969 günü Beyazıt, Dolmabahçe ve Fındıklı camilerinde cihad namazları kılındıktan sonra, topluluklar halinde Taksim'e çıkılıyor. O gün, meydana ABD 6. Filosu'na karşı anti-emperyalist yürüyüş yapanlar gelecek. Amerika Müslümanın dostu mu ne? Yerde iki ölü yatıyor. Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan. Yüzlerce yaralı. Gazeteler manşet atıyor: Kanlı Pazar...

Kafirlerle ateşkes geçici olup cihad daimidir, sonuna kadar, herkes bizden olana kadar!... 1978 yılı Aralık ayı. Maraş'ı kış bastırıyor. Duvarlara, dükkânların camlarına sloganlar yazılıyor: "Allah için savaşa!" Ve cihada kalkılıyor. TRT, 111. ölüyü de verdikten sonra, yeni saptanan ölümlerin bildirilmesini durduruyor. Bir küçük cihad denemesinin resmî bilançosu böylece yarım kalıyor. Ocak 1979. Trabzon. Ülkücü Gençlik imzalı bildiri: y "Türkiye'deki çatışma, İslamla küfrün çatışmasıdır. Bugün Türkiye yeni bir Bedir savaşının öncesini yaşamaktadır. Müslümanlar, cihada çağrıldığınızda koşunuz. Bir komünisti öldürmek, yüz kere Hicaz'a gitmekten iyidir".

9 Temmuz 1979. Tokat'ta bir bildiri yayımlanıyor: " Allah rızası için baş koyduğun davadan hiçbir güç seni geri döndüremeyecektir... Sesimizin ulaşamadığı yere kurşunlarımız ulaşacaktır... Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız".

Cihad kesintisiz devam ediyor. Erzincan, Malatya, Sivas... Ve kıyamete kadar... Çorum'a da sıra gelecek. 16 Aralık 1979. Beşiktaş vapur iskelesi yanında Barbaros Kafeterya’da oturuyoruz. Sıcak bir söyleşi, büyük umutlar. Bir saatli bomba patlıyor. İmza “Türk İslam Birliği”. Bu da Allah'ın emri mi? Beş ölü, yirmi iki yaralı.

Yaptığınız alışverişe sevinin:

"Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını -Tevrat, Incil ve Kur'an'da sözverilmiş bir hak olarak- cennet karşılığında satınalmıştır. Verdiği sözü, Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin! Bu, başarıdır". (Tevbe Suresi,111)

Kafir öldüren müslümana cennet müjdelenmiştir.

2 Aralık 1978. Sivas'ta "Müslüman Gençlik" başlığıyla bildiri dağıtılıyor: "Müslüman durma! Hiç durmadan ilerle. Ölüm seni şehit olarak bulsun". İmza, MHP... Ve MHP Davası iddianamesi, 682 cinayeti içeriyor. Demek ki, en az 682 yurttaşımız, bu dünyada büyük sıkıntılara, yokluklara, darlıklara katlanmış olsa da "Allah yolunda savaşıp öldürmekle" güzel bir "alışveriş yaptıkları" için sevinebiliyorlar

Suçu eleştirmekti

Eşref Oğlu Ka'b, genç bir şairdi. Peygamberi ve ona inanları eleştiriyordu. Peygamber bir gün arkadaşlarına sordu:

"Bu adamı öldürebilcek kimse var mı?"

Mesleme Oğlu Muhammed, ortaya atıldı:

"Ben varım."

Eşref Oğlu Ka'b, nasıl öldürülecekti? Planlar yapıldı. Hadis kitaplarının yazdığına göre, "yalan"lar uyduruldu, "tuzak" hazırlandı. Bir gece, kalesinde bulunan şairin kafası kesilerek plan sonuçlandırıldı. Ve, kesik baş, peygambere götürüldü. (Buhari, Cihad/15/1, Rehn/3, Tecrid, hadis 1578; Müslim, Cihad/119, hadis 1801; Ebu Davud, Cihad/169, hadis 2768)

Yıllardan 1978, 79, 80. Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi, Cavit Orhan Tütengil, Bedri Karafakioğlu, Ümit Kaftancıoğlu, Ümit Doğanay, Sevinç Özgüner, Doğan Öz... Bunları Allah uğruna öldürecek bir mümin yok muydu? Bulundu, vardı. Pusular kuruldu. Herkes bizden olana kadar mukatele devam edecekti.

Kadınlar ve çocuklar onlardansa

Kimler öldürülebilirdi? "Eli silah tutan tüm erkekler öldürülebilirdi." Henüz, aklını, belleğini yitirmemiş olan yaşlılar da öldürülebilirdi. Ama, deliler öledürülemezdi. Bu hükmün de istisnası vardı. Eğer, deli savaşır durumdaysa, zenginse, ya da hükümdarlık makamındaysa öldürülürdü.

Peygamber, şöyle emretmişti:

"Müşriklerin yaşlılarını öldürün de çocuklarını bırakın!"(Ebu Davud, Cihad/121, hadis 2670; Tırmizi, Siyer/29, hadis 1583.)

Bu emir, Kurayza Yahudileri'nin öldürülmesi sırasında verilmişti. Çocukların bırakılması isteniyordu. Çünkü onlar ele geçrilmiş değerli ganimetlerdi, köle yapılacaklardı. Bu katliamda, Peygamber'e dil uzattığı için bir kadın da öldürüldü.

Gene, gece baskınlarında, kafirler toptan kılçtan geçirilirken, evler yakılıp yıkılırken, öldürülenler arasında kadınlar ve çocuklar da bulunuyordu.

Bunun üzerine, Peygamber'e arkadaşlarından biri şöyle sordu:

"Ya Resulallah! Evlere yapılan gece baskınlarında, müşriklerin kadınları, çocukları da öldürülüyor, ne dersin?"

"Onlar da öbürlerindendir.(Kadın ve çocuklar da onlardandır.)(Bkz.Ebu Davud, Cihad/102, hadis 2638; Cihad/121, hadis 2672; Ibn Mace, Cihad, hadis 2840; Ahmet Ibn Hanbel, 4/46; Tirmizi, Siyer/19, hadis 1570)

Ya "bizden" olan kadınlar, Müslüman annelerimiz, eşlerimiz, kız kardeşlerimiz, arkadaşlarımız? Onlar erkeklerin yönetimine boyun eğmeliydiler. Eğer, uslu davranmazlarsa, "Öğüt verin, yataklarından ayrılın, yine de yola gelmezlerse, onları dövün" diyordu kutsal kitap (Nisa suresi,34).

Müslüman kadının kısmeti de, şiddet idi.

Ateşte yakmak Allah'a ait ama..


Peygamber, ateşe atarak öldürmeyi doğru bulmuyordu. Hz. Muhammed, bir gün Muhammed'in oğlu Hamza'yı çağırır. O'nu bir savaş birliğinin başına komutan olarak atar ve şu buyruğu verir:

"Falan kişiyi bulursanız, ateşe atıp yakın!"

Hamza, birliğiyle yola çıkmak üzeredir. O sırada Peygamber, Hamza'yı çağırır:

"Falancayı bulursanız ateşte yakın, dedim. Ama, önce öldürün, sonra yakın. Çünkü, ateşte yakma cezasını, yalnızca ateşi yaratan verebilir. (Ebu Davud, Cihad/122, hadis 2673)

Ebu Hureyre anlatıyor. Bir gün, peygamber bizi, bir savaş birliği olarak düşmana gönderiyordu. O sırada, Kureyş'ten iki kişinin adlarını vererek şöyle dedi:

"Bunları yakaladığınızda ateşe atın, ikisini de!.."

Peygamber, bir süre sonra dönüp emrini şöyle düzeltti:

"Size, onları bulursanız, ikisini de yakın, dedim, ama yakmayın. Çünkü, ateşte yakma cezasını yalnızca Allah verir. Siz bu iki kişiyi yakalayıp öldürün yalnızca. (Buhari, Cihad/107,149; Ebu Davud, Cihad/122, hadis 2674; Tırmizi, Siyer/20, hadis 1571)

Peygamberin tutumu buydu ama, onu izleyen halifeleri, Allah'a mahsus olan ateşe atma cezasını pekala uygulayabilmişlerdi. Hatta bunu yaparken, icazeti peygamber'den aldıklarını bile söylemişlerdi. Ebu Bekir, Peygamber'in ölümünden sonra başgösteren dinden dönme ("ridde") olayları sırasında, komutanlarına şu talimatı vermişti:

"Daha da direnirlerse, demirle dağlayın, ateşte yakın!" (Taberi, Tarih, 1/1881-1885; Leoni Gaetani, İslam Tarihi, çev. Hüseyin Cahid, İstanbul, 1926,8/276)

Ve bu talimat uygulanmıştı. Halid Ibn'ül-Velid, savaş sırasında "ateş çukurları" açtırmış, yaktırdığı ateşin içine, birçok kimseyi diri diri attırıp yaktırmıştı. Kadın da vardı bunların içinde. Bir tutsak kadına, müslüman olması önerilir, kabul etmez. Bunun üzerine, ateşe atılacağı söylenir. Kadın, "Hoşgeldin ölüm! Yazık ki başka kurtuluş yolum yok, o yüzden kendimi atıyorum ateşe." anlamındaki şiirini okuyarak, kendini ateşe atar. (Habiş, Yaprak, 28-34; Cetani, Yaprak, 8/306)

Ebubekir'e, "ateşte diri diri yakma cezası"nı nasıl verdiği sorulduğunda, Halife, Peygamber'in bu tür cezaya izin verdiğini söyler.

İnsanları, inançlarını bırakmıyorlar diye, ateş çukuruna attırıp yakanlardan birinin de Ali olduğu aktarılır. Buhari'nin de yer verdiği bir hadiste, Ali'nin bir topluluğu ateşe attırıp yaktıdığı Ibn Abbas'a söylendiğinde, Ibn Abbas'ın şöyle dediği belirtilir:

"Ben olsaydım bunu yapmazdım. Çünkü, Peygamber, "Tanrı'nın verdiği biçimde ceza vermeyin" demişti. Ben olsaydım, öldürürdüm yalnızca."(Buhari, Cihad/149; Tecrid, hadis 1264; Nesei, Tahrimu'd-Dem/14)

Günlerden 14 Mayıs 1987. Edirne Beypazarı'ndayız. Ertan Gökçen adındaki kişi, evi barkı olmadığı için bir arabada yatıp kalkan 56 yaşındaki Necmettin Yedikardeşler'in üzerine ispirto döküyor ve yakıyordu. Gerekçe, Necmettin'in Ramazan ayında içki içmesiydi. (Güneş, 15 Mayıs 1987).

Evlerini, ağaçlarını yakın

Peygamber'in döneminde, "gece baskınları" düzenlenirdi. Peygamber'in emriyle, "Öldür, öldür!" şiarları haykırılırdı. Sonra da yağmaya girişilirdi. (Ebu Davud, Cihad/102, hadis 2368; Ibn Mace, Cihad/30, hadis 2840)
Filistin'de, "Ubna" (sonraları Yübna denmiştir) denen bir yere Peygamber bir baskın düzenlemişti. Baskını yapacaklara da şu buyruğu veriyordu:

"Sabahleyin, Übna'ya (ansızın) baskın yap ve orayı yak!"

Ve, Übna köyü yakılıyordu. İçindekilerle birlikte. (Ebu Davud, Cihad/91, hadis 2616, c.3, s.88, ayrıca, s.124'deki 2 no.lu not; Ibn Mace, Cihad/31, hadis no: 2843, c.2, s.948)

Düşmanın bulunduğu yerdeki ağaçlar, ürünler ya yakılır, ya da kesilirdi.
Peygamber, Benu Nadir kabilesinin hurmalıklarını yaktırmıştı, ayrıca kestirmişti. Haşar Suresi'nin 5 ayetinde bu olaya kısaca değiniliyordu. "İnkarcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız, Allah'ın izniyledir. Allah, yoldan çıkanları böylece rezilliğe uğratır."

Bu ayette geçmeyen "yakma olay"ı, hadislerde yer alıyor. (Buhari, Cihad/154, Hars/6, Megazi/14, Tesir/59/2, Tecrid, hadis 1576; Müslim, Cihad 29-31, hadis 1746; Ebu Davud, Cihad/91, hadis 2615; Tirmizi, Siyer/4, hadis 1552; Ibn Mace, Cihad/31, hadis 2845; Darimi, Siyer/22; Ahmed Ibn Hanbel, 2/8,52,80.)

İslam hukukunda, cihad sırasında, düşman kesimindeki yaş ağaçların kesilebileceği, kesilmeden yakılabileceği hükme bağlanmıştı. (Damad, c.1,s.496.)

Hz. Ömer'in kılıcından kurtulamayan ise, insanlığın büyük bir kültür hazinesi, İskenderiye Kütüphanesi'ydi.

Vaat edilen ganimet


Kafirlerin yalnız kanlan değil, mallan mülkleri de helaldi. (Damad, c.l,s.494).

Hz. Muhammed, Hicretin ikinci yılında bir Kureyş kervanını vurmak üzere sefer emretmemiş miydi? Bedr gazasına yol açan gelişmelerin başlangıcı, böyle bir kervan basma olayıydı.

Bugün Birleşmiş Milletler Anlaşması veya Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi veya Uluslararası Helsinki Belgesi ne derse desin, fetih hakkı Kuran'da öngörülmüştü. Üstelik bunun için koskoca bir sure indirilmişti. Feth suresi dışında Enfal suresi de vardı. Ganimetler, Allah'ın ve Resulündü (Enfal suresi, 1). Ayrıca Allah Müslümanlara "savaşta elde edecekleri birçok ganimetler vaat ediyordu."

Savaş esirleri dahi, Kuran hükümlerine göre ganimet cümlesin-dendi. Köleliğin kaldırılmasına dair gelmiş geçmiş yasalar, böyle bir hükmü kaldırabilir miydi? Müminlerin eline düşen kafirler, kadın ve çocuklar dahil savaşa katılan Müslümanlar arasında bölüşülecekti. Böylece daha önce Arap kabileleri arasındaki savaşlarda geçerli olan kurallar, İslamda da sürüp gidiyordu.

Yıl 1978. Aralık ayı, gene Maraş'tayız. Cami hoparlöründen yükselen ses şöyle bağırıyordu: "Sizler yoksulsunuz, kafir Aleviler zengin, onların elindekiler, siz müminlerin hakkıdır."

Kısas size farz kılındı


İslam, yeni bir dünya nizamı getiriyordu. Bu nizam, kuşkusuz Cahilliye çağının anarşi ve zorbalığından daha ileriydi, belli bir uygarlaşmanın hukuki çerçevesi getirilmişti. İnsanlar yeni nizama uyacaklardı. Bunun yaptırımı, hem bu dünyada hem de öteki dünyada en ağır cezalardı.

Bu dünyadaki cezalar, özet olarak kısasa kısasdı.

Bakara suresi şöyle diyordu: "Ey inananlar, öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın." (178.ayet)

Bu şekilde kısas istemek ölenin velisinin hakkıydı. Eğer bir müslüman erkek, kafir erkeği öldürürse, kısas uygulanmazdı. Bakara suresi, cezayı bireye değil, eski kabile hayatının bir kalıntısı olarak topluluğa vermiş oluyordu. Ölenin karşılığında kan bedelini, öldürenin topluluğundan bir eşidi oluşturabiliyordu. Kısas yerine bedel de ödenebilirdi. Kadın Müslümanın değeri, erkeğin yansı kadardı.

Diğer cezalar da, yapılanın misliyle kısastı. "Eğer bir topluluğa azap edecekseniz, size yapılan azabın eşiyle azabedin." Nahl suresinin 126. ayetinde böyle emrediliyordu.

Kısasa kısas uygulanarak organ kesme türünden cezalar yanında, kırbaçlamak gibi gene ezaya dayanan cezalar da vardı.

Zinanın cezası ise recm idi, yani toprağa gömüp taşlamak.

Deriler piştikçe yenilenecek


Ahiret cezası ise şiddet, şiddet ve şiddetti.

Allah, ayetlerini inkar edenleri yakında bir ateşe sokacak, derileri piştikçe, onların azabı tatmaları için derilerini yenileyecekti (Nisa suresi, 56). Altın gümüş biriktirip, bunları Allah yolunda harcamayanların alınları, yanlan, sırtlan, alevli cehennem ateşinde kızdırılan bu biriktirdikleri altın gümüşlerle dağlanacaktı. Günahkarlara Cehennemde kanlı, irinli sular içirilecekti. Katrandan gömlekler giyecekler, yüzleri ateşlerde dağlanacaktı. Yardım diledikleri zaman, onlara erimiş maden gibi bir su verilecekti. Erimiş maden karınlarında kaynayacaktı. Tepelerinden aşağı kaynar sular dökülecekti. Onlar için demirden gürzler vardı. Ateşten döşeklerde yatacak, cehennemde yüzüstü sürünecek, üzerlerine ateşten örtülür örtülecekti.

Korku, korku, korku. Kutsal kitap, sık sık, "Allah korkusunu" vurguluyor, fakat "Allah sevgisi" ne çok az yer veriyordu. "Bu Kur'an, sizi ve ulaşılacak herkesi korkutmak için vahyolundu" deniyordu. (Enam, 19). Allah, Peygambere "Bu kitap sana korkutman, insanları da öğütlemen için indirilmiştir" diyordu. (Araf, 1). "Ey örtüsüne sarınmış kimse, kalk ve korkut". (Müdessir, 1 ve 2): Allah'ın seslenişi buydu.

"Türkler işkenceye alışık"


Helsinki izleme (Watch) Komitesi, 1985 Aralık'ında Türkiye'de insan haklarının zedelenmesine ilişkin bir rapor hazırlamıştı. Bu raporda, Ankara'daki ABD elçiliği yetkililerinin görüşlerine de yer veriliyordu. Amerikalılar, "Türklerin şiddet eğilimli bir toplum oldukları için işkenceye alışkın bulundukları" kamsındaydılar. Başbakan Turgut Özal, ANAP grubunda yaptığı bir konuşmada, "Bu bir bakıma doğrudur" diyordu (Cumhuriyet, 2 Nisan 1986). Başbakan'a göre "kavgacı" bir toplumduk. "Osmanlı döneminde cemiyetimiz hoşgörülüydü. Ancak zaman bizi daha sert hareket eden bir toplum haline getirmişti".

Toplumumuz işkenceye gerçekten alışık mıydı?

Anadolu halkının büyük acılar çektiği bir gerçekti. En büyük acılan ise Selçuklu ve Osmanlı sultanlarına borçlu olduğumuza tarih tanıklık ediyordu.Selçuklu Sultanı Sancar'ın yüz binlerce Türkmeni kırıp geçirmesi, tarih sayfalarında duruyordu. Melik Şah da Batınilere karşı atalarını aratmamıştı. Yavuz Selim ise on binlerce Alevi köylüsünü kılıçtan geçiriyor ve Anadolu'yu kılıç zoruyla Sünnileştiriyordu. Celali isyanlarını kaplayan bir yüzyıl, Osmanlı hoşgörüsünün başka bir sahnesiydi. Kuyucu Murat Paşa, kestiği insanların kellelerini kuyulara doldurtmakla tarihe nam salıyordu.

Dört halifeden üçünü Müslümanlar bıçakladı

Bütün bu tarihsel olaylar bir yana, dinsel eğitim, ulaşabildiği insanlara, bir şiddet kültürü vermişti: Korkutmalar, cehennem azapları, yanmalar, ateşlere atılmalar, insanımız, yüzyıllar boyu günlük hayatında hacıdan hocadan, dedesinden atasından, anasından babasından bu şiddet kültürünü alıyordu. Trenlerin camlarına taş atan, sokak lambalarının fincanlarını kıran, şampiyonluğu kaybedince öfkeyle, kazanınca bu kez sevinçten ortalığı yıkıp geçen insan davranışlarında, o şiddet kültürünün bir etkisi yok muydu? Kan davası, Orta Asya kökenliydi, ama İslam kurallarıyla da pekişmiş ve bugünlere gelmemiş miydi?

Erzincanlı Müslüm Koca, 52 günlük oğlu Mirzap'ı diri diri keperek Allah'a kurban ediyordu. Müslüm Koca, 1962 yılında bir iftiraya uğramıştı ve kurtulunca ilk doğacak oğlunu Allah'a kurban adamıştı. Müslüm Koca, ilhamını acaba hangi kültürden almaktaydı?

Türkiye'de örülen Kuran kursları ağı, imam hatip okulları, dini vakıflar ve yurtlar, acaba Kuran ve hadislerin günümüze ışık tutucu olduğunu yayarken, toplumumuzda hangi geleneği, hangi kültürel mirası besliyorlardı? Ve onlara karşı ayetlerle hadislerle cevap verme telaşındaki "laiklerimiz" hangi ideolojik ve kültürel zemine kaymışlardı?

Kafirin kanı helal kılınmıştı.

Yahudiden Hıristiyandan dost edinmeyin denmiş, Osmanlı tarihinde onlar da "kafir" kategorisine sokularak üzerlerine sefer edilmiş, topraklan fethedilmişti.

Türkler de İslamın kılıcından nasiplerini almışlardı. Emeviler, on yıllarca "kafir" Türklerin kanını dökerek, Müslümanlığın gereğini yapmışlardı.

Alevi kılıçtan geçirilmiş, dağlara sürülmüştü. Şeyhülislam fetvaları, Alevi kanma "helaldir" diyordu.

Evet, çıkıp denebilir ki: "Bütün bunlar barış içindir, herkes Müslüman olunca insanlık da sonsuz bir barışa ulaşacaktır".

Bu sonsuz barışa nasıl inanılacaktı ki...

Peygamberin dört halifesinden üçü bıçaklanarak öldürülmüştü. Ömer, Osman ve Ali'yi hançerleyenler de Müslüman değiller miydi?

İslamın barışında kim için can güvenliği vardı, Peygamberin torunları bile zehirle kılıçla öldürürüldükten sonra!

5 Aralık 2011 Pazartesi

Radikal İslam'ın Demografisi


(23 Ağustos 2005 tarihli Online Asia Times dergisinde çıkan Spengler imzalı bir yazı.)
Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce askeri uzmanlar, demografi (toplumsal istatistik) tabloları kullanarak, askerlik yaşındaki kaç tane erkeği otomatik silahların başına sürebileceklerini hesaplayarak planlama yapıyorlardı. Bu yüzden Fransa, durgun nüfusunun Almanya'yla ilerde savaşmaya yetecek bir asker kuşağı yetiştiremeyeceğini düşünerek bir erken savaşı tercih etmişti. Bugün demografik tabloları sadece İsrail'in askeri uzmanları kullanıyor; gelecekteki muhtemel Yahudi çoğunluğunun olacağı sınırları belirlemek için.
Demografi, farklı bir tarzda olsa da hala hayati stratejik bilgiler içermekte. Bugünün İslamik düşünce tarzı 1914'ün Fransız askeri uzmanlarınınkine benziyor. İslam, demografik bariyerlere çarpmadan önce global bir teokrasi kurabilmek için bir kuşağa sahip. Önümüzdeki 30 yıl boyunca bir savaşta çarpışabilecek yeterli genç erkeğe sahip – işsiz Arap sayısının 2010 yılında 25 milyona varması bekleniyor-. Batı Avrupa'ya kitlesel bir göç olduğu için, savaş en ağır biçimiyle Avrupa topraklarında yaşanabilir.
Müslümanlar, nüfus artış oranları ile bugün, dünyada ikinci sırada(Orta Sahara –Afrika’dan sonra) yer almalarına karşın, bu oran diğer bütün toplumlardan daha hızlı şekilde düşüyor.En son BM tahminlerine göre, 2050 yılında, Müslüman dünyasının nüfus artış hızı, ABD'ninkine yaklaşacak.
(Avrupa ve Çin'den çok daha fazla olmasına karşın-çevirenin notu: ABD'nin nüfus artış oranı Avrupa'ya oldukça yüksek)


Nüfus artış oranındaki yavaşlama, İslam dünyasının üzerindeki modern etkilerin artışının ifadesi. Daha önceki bir çalışmamda gösterdiğim gibi (Death by secularism: The statistical evidence, August 1, 2005), okur-yazar oranı, özellikle kadın okur-yazarlığı, modernleşmemiş toplumlardaki yüksek doğum oranı ile, endüstrileşmiş toplumlardaki düşük doğum oranları arasındaki farkını açıklar.

Dünyanın en düşük okur-yazarlık oranına ve en yüksek nüfus artış oranına sahip olan Müslüman dünyası açıkça bu durumdadır. Tek başına okur-yazarlık bile, Müslüman ülkelerin arasında doğum oranlarındaki % 58'lik değişimi açıklar.

Şehirleşme, okur-yazarlık ve modern dünyaya açıklık, radikal tedbirler alınmasa bile eninde sonunda Müslüman doğurganlığını azaltır. İslam dünyasından yazarlar olan Suha Taji-Farouki ve Basheer M. Nafi'nin ‘Modern İslami Düşünce’ üzerine yazılarından oluşan derlemenin yeni cildinde şöyle bir gözlem yapıyorlar: '20. yüzyıl İslami düşüncesi, içsel olarak oluşmuş olan kültürel gelenekler içersinde bir gelişmeden daha çok, büyük ölçüde dışsal tehditler yanıt verme temelinde bir karşı tepkidir.' [1] Bu tehditler Müslüman yaşamın değişiminden kaynaklanmaktadır:
  • 1900'lerin Ortadoğu'sunda halkın %10'undan daha azı şehirlerde yaşıyorken, 1980'de bu oran % 47'ye yükseldi. 1800'de Kahire'nin nüfusu 250.000 iken 20. yüzyılın başında 600.000'e yükseldi. Kırsal alanlardan şehre doğru yaşanan eşi benzeri görülmemiş göçmen akını, Kahire'nin nüfusunu 8 milyona çıkardı. Kitlesel kentleşme, yaşam, iskan, mimari, insan ilişkileri, ticaret, istihdam, tüketim kalıplarını, aile yapısını ve sosyal hiyerarşiyi değiştirdi.


Müslüman nüfus artışı oranındaki keskin düşüş, geleneksel toplumların aşırı kırılganlığını gösterir. İslami söyleme çevrilirse (tekrar Taji-Farouki ve Nafi'ye başvurursak) şöyle denebilir:
  • Amerikan popüler kültürünün durdurulamaz görülen tacizleri, tüketim biçimi ve Amerikan evrensel haklar ve özgürlükler söyleminin açık ikiyüzlülüğü yüzünden, bir Müslüman’daki saldırıya uğramışlık ve haklarının çiğnendiği duygusu daha da kabarır. Bu aynı zamanda dünyadaki eşitsizlikler konusundaki hissiyata karşı Batı'nın körükle gitmesidir. [3]


Hızlı şehirleşmenin her zaman büyüyen acılar ürettiği kesin. Britanya, işsiz nüfusunu Amerika'ya sonra Avustralya'ya ve hatta bütün İskoç köylerini gemilerle Kanada'ya gönderip 'temizleyerek' başka yerlere aktardı. Fakat Britanya'nın şehirleşmesi, hızlı ekonomik büyüme ve hayat koşullarının düzelmesi dönemiyle çakışmıştı. Arap dünyasının şehirleşmesi ise sadece şehir yoksullarından oluşan, ilerlemeyen, gelişmeyen bir havuz yarattı. Ekonomist dergisinin Birleşmiş Milletler 2002 Arap Gelişme Raporu'nu özetlediği yazıda belirttiği gibi:
  • Beş Araptan biri günlük 2 doların altında bir parayla yaşıyor. Son 20 yıldaki kişi başına gelir artışı, yıllık % 0.5'lik bir oranla, Afrika'nın orta Sahara bölgesi dışında dünyanın bütün bölgelerinden daha azdır. Rapor, bu gelişme hızıyla bir Arabın gelirinin iki katına çıkabilmesi için 140 yıl gerektiğini, halbuki bu hedefin dünyanın bazı bölgelerinde 10 yıldan daha az bir zamanda elde edildiğini belirtmektedir. Yavaş büyüme, hızla artan nüfusla birlikte ele alındığında istihdamın erimesi demektir. Zaten 12 milyon kişi, çalışabilir nüfusun % 15'i işsizdir ve bu eğilim sürerse 2010 yılında bu rakam 25 milyona yükselecektir.


Endonezya'yı hariç tutarsak, Müslüman dünyadaki okur-yazarlık oranı % 53, Çin'de ise % 81 civarındadır; Araplarda ise sadece % 50. Nüfusun sadece % 1'i kişisel bilgisayara sahiptir. Şu anda Finlandiya'nın ihracatı düzeyinde ihracat yapan (petrol karı) Arap dünyasının, Çin, Hindistan ve Asya'nın diğer ülkeleri ile dünya ürün ve hizmet pazarında rekabet edebileceğini beklemek bir hayaldir.

Müslüman nüfusun tepe noktasına çıkmasına benzer şekilde, doğanın Araplara bağışladığı petrol de azalmaya başlayacaktır. Amerikan Enerji Dairesine göre, geleneksel petrol üretimi şu andaki % 2'lik büyüme hızıyla 2050'den önce tepe noktasına varacaktır.


Kısacası, yarım yüzyıl sonra İslam dünyası, modern dünyadan kendi aleyhine dengelerin değişmesini bekleyebilir. Şöyle ki; Arap dünyası şu anda, iki alanda ihtiyacından fazlasına sahip: petrol ve insan.Yüzyılın ortasında bunların ikisi de azalacak. Fakat ortada 25 milyon boşta gezen genç erkek olacak. Bu insanları doğru yerlere kanalize edemeyecek hiçbir lider iktidarda kalamaz.

Bu 25 milyonun hepsinin suikast bombacıları olacağı elbette söylenemez, ama bunların büyük kısmı nüfusu durma hatta gerileme noktasına gelen Avrupa'ya, buna Doğu Avrupa da dahil, göç edecekler. Müslüman nüfusun, Batı Avrupa’da bir üstünlük sağlaması kesinlikle olası bir sonuçtur.


Notlar:
[1] Suha Taji-Farouki and Basheer M. Nafi, Islamic Thought in the Twentieth Century (Tauris: London 2004), p 9
[2] Ibid, p 2
[3] Op cit, p 14
[4] Economist, July 4, 2002