islamiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islamiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2013 Pazartesi

Kur'an, Müslümanlar İçin Bir Tarih Başlangıcı Saptamamaktan Başka, "Arabi Takvim Sistemi" Gibi Bilimsellikten Uzak ve Yanlış...

İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki hicretin vuku bulduğu yıla gelinceye kadar (miladi 622) Müslümanlar için "tarih başlangı­cı" diye bir şey söz konusu olmamıştır. Çünkü Muhammed, kendi­sini "peygamber" ilan ettiği tarihten Medine'ye göç edeceği tarihe kadar, yani on ya da on üç yıl boyunca, böyle bir ihtiyacı karşılama gereğini duymamıştır. Fakat karısı Hatice'nin ve kendisine babalık eden Ebu Talib'in ölümleri üzerine korumasız kalıp da Medine'ye geçmenin birçok bakımdan yararlı olacağını hesaplayınca, taraftar­larını da beraberinde sürükleyebilmek için "hicret" işini, Tanrı buyruklarıyla, dinsel görev şekline sokmuştur. Bu buyruklar arasında hicret edenlerin Tanrı tarafından mükafatlandırılacaklarına, ırmak­lar akan cennetlere konulacaklarına, ganimet mallarından yararlan­dırılacaklarına, maddi yardım ve bağışlara kavuşturulacaklarına da­ir olanlar vardır. Örneğin:

"Allah yolunda hicret eden kimse, yeryüzünde gidecek birçok gü­zel yer ve bolluk bulur. Kim Allah ve Resul'ü uğrunda hicret ede­rek evinden çıkar ve sonra da kendisine ölüm yetişirse artık onun mükafatı Allah'a düşer. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir" (Nisa Suresi, ayet 97, 100).

"Allah'ın verdiği hu ganifnet malları... Allah'ın dinine ve Peygamberi'ne yardım eden muhacir (hicret etmiş) fakirle­rindir) işte doğru olan bunlardır" (Haşr Suresi, ayet 8, 9; ay­rıca Âli İmran Suresi, ayet 195; Nur Suresi, ayet 22; Enfal Suresi, ayet 72).

İşte bundan dolayıdır ki Müslümanlar, hicret sonrası itibariyle günlük işlerinde, "hicret" olayını bir başlangıç saymışlar ve örneğin "Resulallah'ın kudümünden şu kadar ay sonra" (yani Muhammed'in Medine'ye ayak basmasından sonra) diye "Hicri" tarih kullanmaya başlamışlardır.1 Fakat Muhammed'in ölümünden sonra bu uygula­madan vazgeçilmiştir. Ebu Bekir'in hilafeti boyunca ve hatta Ömer'in hilafetinin ilk dört yılına gelinceye kadar bu usule başvurulmamıştır. Ancak Ömer bunun bir ihtiyaç olduğunu fark ederek bir gün Ashab'ı toplamış ve Ali'nin teklifi gereğince "Hicret" itibariyle "Muharrem" ayını Müslümanlar için "tarih başlangıcı" olarak kabul etmiştir.2 Gü­ya Tanrı gökleri ve yeri yarattığı zaman Ay'ın hareketini öylesine ayarlamıştır ki ay sistemine göre bir yılda on iki ay oluşmuştur.

Yıl hesabına gelince, bu iş "Kameri ay" hesabına bağlanmıştır, çünkü İslam kaynaklarının bildirmesine göre Muhammed, ölümün­den az önce, Arapların eskiden beri zaten alışık oldukları "Arabi takvim" sistemini uygun görmüştür. Tevbe Suresi'ne koyduğu ayet­le yılın on iki aydan ibaret olduğunu belirtirken (K. 9, Tevbe Sure­si, ayet 36)3 ve Kur'an'ın Bakara Suresi'ne:

1  Bu konuda Hafız İbni Asakir'in Dimeşk Tarihi adlı yapıtından alınma açıklama­lar için bkz. Sahihi..., c.X, s.121,
2 Bu vesile ile bazı kimseler Muhammed'in ölüm tarihini, bazıları da peygamberli­ğini ilan edişini tarih başlangıcı olarak teklif etmişler fakat Ali'nin teklifi benim­senmiştir. Bununla beraber "ay" tayini işinde anlaşamamışlardır; kimisi "Receb" ayının, kimisi de "Ramazan" ayının yılbaşı olarak kabulünü istemiş, fakat yine Ali'nin teklifi gereğince "Muharrem" ayı seçilmiştir. Bu konuda bkz. Sahihi...,
c.X,s.!21.
3 "Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah'ın yazısına göre Allah katında ayların sa­yısı on iki olup..." (Tevbe Suresi, ayet 36).

"Sana yeni (doğan) aylan sorarlar; de ki: 'Bunlar insanların (faydası) için, haccın ifası için vakit ölçekleridir'..." (K. 2, Ba­kara Suresi, ayet 189)

ayet yerleştirmiş, böylece Arabi takvim sistemine bağlılığım, yani yılı, aya göre hesapladığını ortaya vurmuştur.4

"Arabi takvim" sistemi denen şey, Ay'ın dolanımına (seyrine) göre hesaplanmış olup bilimsel nitelikten uzak bir sistemdir. Çünkü Evren (Kainat), güneş sistemine göre hareket ettiği için yıl hesabı­nı, Ay'ın dolanımına göre değil fakat dünyanın güneş etrafındaki dönüşüne göre yapmak gerekir. Eğer kameri (ay) sistemi esas alına­cak olursa, yıl on bir gün kısa kalır. Bundan dolayıdır ki İslam ül­kelerinde dini bayramlar ya da günler (örneğin Ramazan) her yıl değişik günlere rastlar. Eğer güneş yılı hesabı öngörülmüş olsaydı böyle bir karışıklık söz konusu olmayacaktı.5

Yine tekrar edelim ki Arapların İslamdan önceki dönemler iti­bariyle uyguladıkları "Kameri takvim" sisteminde zaman birimi, dünyamızın uydusu olan ayın doğması ve kaybolması olayına otur­tulmuştur. Başka bir deyimle Muhammed'in benimsediği bu eski Arap takvimi, ayın dünya yörüngesindeki dolanımına bağlıdır. Oy­sa ki kökeni eski Roma zamanına inen ve 16. yüzyılda Papa XIII. Gregoire tarafından son şekline eriştirilen "Gregoryen" takvim sis­temi, dünyamızın güneş yörüngesindeki dolanımına bağlı olarak hesaplanır, ki bilimsel nitelikte sayılır. Bu sistemde hata oranı, her 4 000 yıl itibariyle bir güne indirilmiştir.6 Bundan dolayıdır ki Arap kaynaklı "Kameri takvim sistemi" ile Roma kaynaklı "Gregoiyen takvim sistemi" birbirlerinden farklı sonuçlar doğurur: Şu bakımdan

4 Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur'an Ansiklopedisi, c.3, s.76 vd.
5  Bu konuda bkz. Nöldeke, Sketches F rom Estern History, Transl. by J.S. Black, Beirut, Khayats 1963, s.70.
6 Eski Roma döneminde Romulus bir yılı 300 gün ve on ay olarak hesaplamış, da­ha sonra buna iki daha eklenmiş, fakat Jules Sezar zamanında yeniden ıslah edil­miş fakat hata oranı yine de her 900 yıl itibariyle 7 gün olarak kalmıştır. XVI. yüzyılda Papa XIII. Gergopir tarafından yapılan değişiklikten sonra hata oranı her 4 000 yılda bir güne indirilmiştir.

ki, Arap takvim sistemine dayalı yıl hesabı, bilimsel (Gregoryen) takvim sistemine dayalı olan takvim sistemine nazaran her yıl on gün fark arz eder, çünkü dünyanın güneş yörüngesindeki dolanımı 365 günden oluşur. Oysa ki ayın dünya yörüngesindeki dolanımı, bir yılın on ikide birinden eksiktir. Öylesine ki Arap takvim siste­mine göre on iki ayın toplamı 354 gün tutar. Bundan dolayıdır ki Arap takvimine göre hesaplanan yıl, bilimsel takvime göre hesap­lanandan 11 gün eksiktir. Sonuç şudur ki Arabi aylar, bilimsel tak­vim aylarına göre her yıl 11 gün erken başlamaktadır. Bu yüzdendir ki bu sistemi uygulayan Müslüman ülkelerde belli olayların başlan­gıç tarihi, her yıl itibariyle değişik tarihlere düşer. Örneğin Rama­zan ayı, hilalin görünmesine bağlı olarak saptandığı için Rama­zan'ın başlangıcı her Müslüman ülke itibariyle farklı tarihlere rast­lar. Daha doğrusu Ramazan ayı, her 33 yıl süre itibariyle bahara, yaza, güze ve kışa rastlayacak şekilde değişir; tıpkı Kandil ve Bay­ram aylarının da zaman içinde her yıl değiştiği gibi.

İlginç olan şudur ki hilalin görünmesinde bir kutsallık bulundu­ğu sanıldığından hangi Müslüman ülkede hilal daha önce görünür­se, orada Ramazan ayı (ya da bayramlar) daha erken başlamış olur. Bundan dolayıdır ki Müslüman ülkeler arasında ibadetin başlama­sında biçimsel beraberlik yoktur. Bununla birlikte durum, 1978 yı­lında toplanan İslam Kongresi'nde Türkiye'nin yaptığı bir öneriyle giderilmeye çalışılmıştır. Bütün İslam ülkelerinde Ramazan ve Bayram'ın başlaması, hilalin görünmesine göre değil fakat bilimsel astronomi yöntemleriyle saptanan güne göre ayarlanmıştır. Böylece bu konuda bir beraberlik sağlanmıştır. Bununla beraber Arabi tak­vim sistemi değişmiş değildir; bu sistem diğer konularda eskiden olduğu gibi uygulanmaktadır.

Fakat şu bir gerçek ki, ay hesabına dayalı ve Muhammed'in be­nimsediği Arabi sistemin yetersiz ve yanlış olduğu ve bu esasa göre yıl hesabında bulunmanın mümkün bulunmadığı İslami kaynaklar ta­rafından da anlaşılmıştır. Bundan dolayıdır ki zamanla ayın ve yıldız
ların seyri konusundaki bilgiler artıkça, bu konular uzmanlara bıra­kılmaya başlanmıştır. Camilerin yanı başında birer "muvakıthane" denen (yani zaman tayin eden) yerler kurulur olmuştur.7

Muhammed'in yerleştirdiği sistemin bilimsellikten uzak ve yan­lış olduğunu ilk kez benimseyen Atatürk Türkiyesi olmuştur: "Beyne'lmilel Takvimin Kabulü Hakkındaki Kanun" gereğince Devlet Takvimi'nde tarih başlangıcı olarak Batı dünyasının uyguladığı tak­vim sistemine uyulmuştur. 1928 yılı Ramazan'ında "rü'yeti hilal"e (yani yeni ayın doğmasına) göre değil fakat zaman hesabına göre oruç tutulmuştur.8

***

Yıl hesabında Kameri (ay) usulünü, İslamın zaman ölçüsü ola­rak benimserken Muhammed, Arapların bilgisiz olduklarını, okuma yazma nedir bilmediklerini, yıldızların hesabından anlamadıklarını ve bu nedenle onlara kolaylık olsun düşüncesiyle böyle yaptığını anlatmış ve şöyle demiştir:

"Biz meaşiri Arab, ümmi bir cemaatiz: Ne yazı yazarız ne de (yıldızların seyrini) hısab(ım) anlarız. (Bize lazım olan) bir ay (kah) şöyledir (kah) böyledir. "9

Muhammed'in bu sözlerinde geçen "meaşir" sözcüğü "hacı olma yolunda" demektir. "Ümmi" sözcüğü ise "okuma yazma bilmeyen" anlamına gelir. Kendisini "Tanrı elçisi" diye ilan eden ve her şeyi Tanrı'dan öğrendiğini söyleyen Muhammed'in, yıl hesabını yaparken Arapların bilgisizliğini bahane edip, bilimsel olmayan bir sistem üs­tünde ısrar etmesi, birçoğumuza muhtemelen pek şaşırtıcı gelecektir. Bir yandan Tanrı'nın "alim" olup her şeyin en doğrusunu bildiğini söylerken ve kendisini her doğru şeyi Tanrı'dan öğrenilmiş gibi gös­terirken, yanlış bir sistemi geçerli kılması elbette ki şaşırtıcıdır.

7 Sahihi....c.VI.s.26l.
8 Sahihi..., c.VI, s.262.
9 Buhari'in İbni Ömer'den rivayeti için bkz. Sahihi..., c.VI, s.258, Hadis No: 908.

Öte yandan Muhammed, ay hesabında da yanlış bir yol tutmuş­tur. Şu bakımdan ki: "(Bize lazım olan) bir ay (kah) şöyledir (kah) böyledir" derken, bir aylık sürenin "bilimselliğe" değil fakat keyfi­liğe dayalı olarak bazen 29, bazen de 30 gün olduğunu anlatmak is­temiş,10 böylece ay hesabını tam bir çıkmaza sokmuştur. Örneğin İbni Ömer'in rivayet ettiği bir hadisinde

"Bir ay 29 gece'dir"

derken, Ümmü Seleme'nin rivayet ettiği bir başka hadisinde "Ay 29 gündür"

demiş,11 böylece "ay" tanımını "gün" ve "gece" esasına göre farklı bir temele oturtmuştur. Her ne kadar bu karışıklığı örtmek için İs­lam yazarları

"Arap aylarının gündüzü gecesine bağlıdır, bu nedenle iki ha­dis arasında çatışma yoktur"12

derlerse de yalandır, çünkü yirmi dokuz gece otuz gün etmediği gi­bi, otuz gün de yirmi dokuz gece etmez.

Yine Muhammed'in söylemesinden anlamaktayız ki, ayın doğma­sına ait hesapların inceden inceye incelenmesine de gerek yoktur: Bazı ayları 29, bazı ayları da 30 gün olarak hesaplamak yeterlidir. Bundan dolayıdır ki yeni ayın doğması halinde oruç tutulup bayram edilmesini ve hava* bulutlu ve kapalı, yani "kederli" olduğu zamanlar ise ay hesabının otuza doldurulmasını emretmiştir.13 İslam kaynakla­rının iddiasına göre Muhammed'in ay hesabını bu şekilde yapması­nın nedeni Arap toplumunun "cahil" olduğunu göz önünde tutmasın

10 Bu konuda Buhari'nin İbni Ömer'den rivayetine dayalı hadis için bkz. Sahihi..., c.VI, s.258, Hadis No: 908.
11  Bu hadisler için bkz. Sahihi..., c.VI, s.255, Hadis No: 905; aynca bkz. s.2556, Hadis No: 906.
12 Sahihi..., c.VI, s.259.
13 Sahihi..., c.VI, s.255, Hadis No: 905; ayrıca bkz. s.259.                         

dandır. Çünkü güya istemiştir ki ay hesabında güçlük olmasın, ko­laylık sağlansın!14 Oysa asıl sebep bu değildir; asıl sebep Muham­med'in günlük yaşam siyasetininin gereksinimleridir. Şu bakımdan ki, bir aralık Muhammed karılarının hepsiyle küsüşmüştü. Onlarla bir ay boyunca konuşmamaya yemin etmişti. Fakat az zaman geç­mekle, karılarından (özellikle pek sevdiği Ayşe'sinden) ayrı kalama­yacağını anlamış ve 29. gün yemini bozarak Ayşe ile buluşmuştur. Ve işte Ayşe kendisine:

"Ya Resulallah! Siz bir ay yanımıza gelmemeye yemin etmişsiniz"

deyince Muhammed:

"Ay 29 gün'dür"

diyerek onu susturmuş, işin içinden kolaylıkla çıkmıştır.15 

14 Sahihi..., c.VI, s.259.
15 Ümmü Seleme'nin rivayetine dayalı bu hadis için bkz. Sahihi..., c.VI, s.25565, Hadis No: 906.

Kur'an'da, Göğün ve Yerin Yaratılışıyla İlgili Ayetlerdeki Uyumsuzluklar, "Hafta" Sistemini Askıda Bırakan Yanlış Sonuçlar Doğur

Kur'an'ın Fussilet Suresi'nde Tanrı'nın, yeryüzünü, dağları ve gıdaları yarattığına dair şu yazılı:

"(Ey Muhammed!) De ki 'Gerçekten siz, yeri iki günde yarata­nı inkar edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereket­ler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözet­meden gıdalar takdir etti..." (K. 41, Fussilet Suresi, ayet 910.)

Görülüyor ki Tanrı, dünyayı iki gün gibi kısa bir sürede yaratıp üzerine dağlar döşediğini, gıdaları da dört günde yarattığını söyle­yerek azametini belli etmekte ve böylece putperestleri etkileyeceği­ni düşünmektedir. Hatta gücünü biraz daha abartarak, iki gün için­de yedi gök yarattığını ekleyerek şöyle der:

"Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: 'is­teyerek veya istemeyerek, gelin!' dedi. ikisi de 'isteyerek' geldiler. Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe gö­revini vahyetti. Ve biz, yakın semayı kandillerle donattık, bozul­maktan da koruduk..." (K. 41, Fussilet Suresi, ayet 12.)

Dikkat edileceği gibi Tanrı "Arz'ı" (yeryüzünü) iki günde yarat­tığını söylemekte. Oysa "gün" denen şey, ancak yerkürenin var olması halinde söz konusu olabilecek bir şeydir; çünkü "gün", yerkü­renin kendi etrafında dönmesi, ile oluşur. Yani yerküre olmadan, "gün" öğesinden söz edilemez. Başka bir deyimle yerküre yaratılır­ken ortada henüz gün diye bir şey yoktur; "gün" yerkürenin yaratı­lışından sonra söz konusu olan bir şeydir. Şu durumda yer kürenin iki günde yaratıldığını bildiren Kur'an'ın yukarıdaki hükmünde bir yanlışlık var demektir. Bu yanlışlığı "yanlış" değilmiş gibi göster­mek hususunda Kur'an yorumcularının başvurdukları çocuksu aç­ıklamalar ibretle okunmaya değer. Bu yorumculardan birinin açık­lamasına göre yukarıdaki ayette:

"Arz'ın kaç günde yaratıldığı söylenmiş olmayarak, yaratıl­dıktan sonra iki gün içinde bulunması hali anlatılmış olur ki bu da bir seneyi ikiye bölen iki gün dönümü nevbetidir."1

Gelin de bu satırlardan bir şey anlayın!

Öte yandan Muhammed'in daha Medine'ye hicret etmeden önce, yani Mekke'deyken Kur'an'a koyduğu bu ayetlerden anlaşılan o ki Tanrı, Arapları puta tapmaktan vazgeçirebilmek için bütün azametiyle onları korkutmaya, şaşkın kılmaya çalışmaktadır; bu nedenle gökleri ve yeri iki günde yarattığını anlatmaktadır. Zira iki günde gökleri ve yeri yaratmak ve sonra onlara "Gelin" diye emrederek görevler vermek ve semayı kandillerle donatmak, elbetteki azamet­li bir Tanrı'nın işi olması gerekir. Pek güzel ama, "acaba Tanrı, Arapları, putlarından uzaklaştırmak için faydasız yere bu şekilde konuşacak yerde (çünkü bu sözlere rağmen Araplar, putlarından vazgeçmemişlerdir), onların gönüllerini açıp doğrudan doğruya iman sahibi yapmış olsa, daha etkili bir sonuç almış olmaz mıydı?" diye sormak gerek. Çünkü Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, insanları "kafir" ya da "Müslüman" yapanın kendisi olduğunu bil­dirmiştir (örneğin bkz. En'am Suresi, ayet 125). İnsanların gönlünü açıp onları kolaylıkla Müslüman yapmak olanağına sahip bir Tanrı

l Bu açıklamalardan bir örnek olarak bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.V, s.41884189.

neden kalkıp yukarıdaki şekilde azamet satsın ve satarken de yan­lışlıklar yapsın? Yoksa evvelce söylediklerini unutmuş mudur, ya da bu sözlerin etkisiz kaldığını görmüş müdür ki şimdi azametini bu şekilde ortaya vurmaktadır!

Fakat her ne olursa olsun, bu vesileyle belirtilmesi gereken di­ğer bir şey var ki, o da şu: Yukarıda değindiğimiz Fussilet Sure­si'nin ayetleriyle, gökleri ve yeri iki günde yarattığını söyleyen Tan­rı, başka vahiylerle bu işi altı günde yapmış olduğunu söylemiştir. Örneğin A'raf Suresi'nde şöyle yazılı:
"Sizin Tanrı'nı z o Tanrı'dır ki gökleri ve yeri altı günde yarat­mıştır." (A'raf Suresi, ayet 54. Buna benzer olmak üzere bkz. Kaf Suresi, ayet 38; Yunus Suresi, ayet 3; Hud Suresi, ayet 7; Hadid Suresi, ayet 4; Furkan Suresi, ayet 59.)

Görülüyor ki, Kur'an'daki bu çelişmeli ayetlere göre Tanrı, gökleri ve yeri iki günde mi yoksa altı günde mi yarattığını kesin olarak pek hatırlamaz gibi bir durumdadır. Söylemeye gerek yok­tur ki yandan Tanrı değil fakat her konuda olduğu gibi bu konuda da Tanrı'yı, kendi ağzıyla konuşmuş gibi gösteren Muhammed'dir (ya da Kur'an'ı derleyenlerdir). Yanılgıya düşen de hiç kuşkusuz odur (ya da onlardır). Bu yüzdendir ki "hafta" sistemini de izahsız bırakmışa benzer. Bakınız nasıl:

Göklerin ve yerin iki günde yaratıldığı hususu ile ilgili olarak Muhammed'in Kur'an'a koyduğu ayetler (örneğin Fussilet Sure­si'nin 9. ve 1112. ayetleri) Mekke dönemine rastlar. O tarihlerde he­nüz Yahudilerden ve Hıristiyanlardan Tevrat ve İncil konusunda fazla bir şey öğrenemediği için, yerin ve göklerin Tanrı tarafından iki günde yaratıldığını söylemek işine gelmiştir. Çünkü böylesine güç olan bir işin, "iki gün" gibi kısa bir sürede tamamlanmış olma­sını, Tanrı'm sınırsız kudretine kanıt kılıp Arapları etkilemek iste­miştir. Oysa ki Yahudilerle ve Hıristiyanlarla olan ilişkilerinin gelişmesi sonunda onlardan evrenin yaratılışı hakkında yeni şeyler öğrenince iş değişmiştir. Örneğin Tevrat'ın, Tekvin kitabında, Tan­rı'nın bu işi altı günde başardığı ve yedinci gün dinlendiği ve bu ye­dinci günü "mübarek gün" olarak saptadığı yazılıdır:

"Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı... Ve (altıncı gün) gökler ve yer ve onların bütün orduları itmam etti (tamamlan­dı). Ve Allah yaptığı işi yedinci günde bitirdi ve yaptığı bütün işten yedinci günde istirahat etti. Ve Allah yedinci günü müba­rek kıldı ve onu takdis etti; çünkü Allah yaratıp yaptığı bütün işten o günde istirahat etti" (bkz. Tevrat/Tekvin, Bap 1: 131 ve Bap 2: 16).

Bundan dolayıdır ki Yahudiler ve Hıristiyanlar haftayı "altı çalış­ma günü" ve "bir dinlenme günü" olmak üzere yedi gün şeklinde ayar­lamışlardır. Ve işte Muhammed, Yahudilerle olan ilişkisini artırıp da Tevrat'ı iyi bilenlerden bilgiler sağlayınca, yeryüzünün iki günde yara­tıldığına dair Fussilet Suresi'ne koyduğu yukarıdaki ayetleri göz ardı edip, göklerin ve yerin yaratılışının altı gün içerisinde olduğuna da­ir ayetler koymuştur (bkz. A'raf Suresi, ayet 54; Kaf Suresi, ayet 38; Yunus Suresi, ayet 3; Hud Suresi, ayet 7; Hadid Suresi, ayet 4 ve Fur­kan Suresi, ayet 59). Fakat Yahudilerden farklı görünmek ve hatta on­ları yanılgı içinde kılmak için Tanrı'nın yedinci gün dinlendiğine dair olan hükümlere yer vermemiştir. Muhtemelen Tanrı'nın dinlenmeye ihtiyacı olmadığı kanısını yaratmak ve Yahudilerin Tanrı'yı küçümsedikleri kanısını yaratmak istemiştir. Nitekim Kur'an'ın Kaf Suresi'ne koyduğu bir ayetle Tanrı'nın gökleri ve yeri altı günde yarattıktan son­ra dinlenmek şöyle dursun ve fakat bütün bu işlere rağmen yorulmadı­ğını (yine Tanrı ağzıyla) şu şekilde anlatmıştır:

"Andolsun ki gökleri ve yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattık ve Biz yorgunluk da duymadık" (K. 50, Kaf Suresi, ayet 38).

Yorgunluk duymayan bir Tanrı'nın dinlenmeye gerek duymaya­cağı evleviyettir! Ne var ki Yahudileri yanılgı içerisinde bırakmak için Tanrı'yı bu şekilde konuşur gösterirken, bu kez hafta sistemini izahsız kılmıştır. Başka bir deyimle yedi günden oluşan haftayı, Tanrı'nın altı günlük çalışmasıyla açıklamaya çalışırken, yedinci günü nereye sığdırdığını bildirmemiştir.

Fakat iş bununla da bitmiş değil: Zira Kur'an'a, Tanrı katında bir tek "gün"ün insan saymasına (yani "beşeri ölçülere") göre, "bin yıl" demek olduğuna dair koyduğu bir ayet vardır ki, Tanrı'yı, çelişkiler içinde bocalar duruma düşürmeye yeterlidir. Gerçekten de Hac Su­resi'nde şöyle yazılı:

"Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir." (K. 22, Hacc Suresi, ayet 47.)

Şu duruma göre eğer bir gün "bin yıl" ise, iki gün, iki bin yıl ve altı gün de altı bin yıl ediyor demektir ki, bu durumda Tanrı, gökle­ri ve yeri, iki günde mi, altı günde mi, iki bin yılda mı yoksa altı bin yılda mı yarattığını bilemez bir durumdadır! Oysa ki akılcı ve de­neyci ilim, göklerin ve yerin oluşumunun yüz milyonlarca yıllık bir gelişim işi olduğunu ortaya vurmuştur.

Yaratılış konusunda Kur'an'da geçen "iki gün" ve "altı gün" çe­lişmesini gidermek amacıyla ünlü Kur'an bilginleri, pek çeşitli kan­dırma yollarına başvururlar. Örneğin Süyuti, iki gün sorununu "haf­tanın ilk iki günü" olarak açıklamaya çalışır. Bazı yorumcular:

"Zaman izafidir... Bizim hesaplarımıza göre bin yıl olan za­man parçası, Allah katında bir gün kadar kısadır"

şeklinde ahkam yürütürler. Ne var ki bilimsellikten uzak bu tür gö­rüşler, Kur'an'daki yanlışları örtbas etmeye yeterli değildir; sadece aklı işlemez duruma sokmaya yeterlidir.

23 Aralık 2011 Cuma

Kanı Akıtma Yoluyla İbadetin Kur’an’daki Yeri

Kanı Akıtma Yoluyla İbadetin Kur’an’daki Yeri Kurban adayarak, kan akıtarak Tanrı’yı hoşnut kılmak, ona yak­laşmak, eski çağlardan beri süregelen bir ibadet şeklidir ki, bugün artık çağdaş uygarlığa ters düşen bir gelenek olarak görülür. Böyle olduğu içindir ki, “aydın” din adamı rolünü üstlenmiş görünen bazı mollalarımız, her konuda olduğu gibi, kurban geleneği konusunda da İslam şeriatını “şirin” gösterme yolunu ararlar ve bu amaçla birtakım laf cambazlıklarına başvururlar: kurban kesimine karşı değillerdir, ama kurbanın ibadet amacına yönelik olmadığını anlatmak için her türlü kurnazlığa hazırdırlar. Bu nedenle, koyunları boğazlayarak, yani kan akıtarak, kurban sunmanın, Allah’ı “kan” ve “et” ile ilişkili kıl­mak olduğunu, oysa böyle bir geleneğin Kur’an’a ters düştüğünü öne sürerler. Daha başka bir deyimle, bu tür bir ibadetin, uygar toplumlar tarafından artık “ilkel” bir gelenek olarak görüldüğünü anladıkları içindir ki, Kur’an’daki verilere göre kurban kesmenin “ibadet” değil, “sosyal bir yardım türü” olduğunu söylerler. Güya Kur’an, kurban ke­simini kan akıtılsın diye değil, sadece yoksula yardım sağlansın diye öngörmüştür; güya kurban ameliyesinde “ibadet” olan konu sadece yoksula yardımdır. Ve işte bu noktadan hareketle bizim mollalarımız, “eğer yoksulun korunması, ona et vermek yerine başka bir şey ver­mekle daha iyi sağlanacaksa, o şeyi kurbana tercih etmek gerekir” derler.1 Oysa mollalarımızın bütün bu söyledikleri gerçek dışı olup, sırf Şeriatı “insani” kılıkta gösterme gayretkeşliğine dayalı şeylerdir. Çünkü, Kur’an, kurban kesimi ameliyesini, Tanrı’yı yüceltemeye yönelik bir ibadet olarak gören ayetlerle doludur. Ne Kur’an’da ne de Kur’an olmayarak konmuş kurallarda, kurban kesiminin sadece yoksulları do- 1 Mahiyat fakültelerinden birinde öğretim üyeliği yapan bir kişinin, “Kurban ‘Kesmek’ ‘badet mi?” başlıklı yazısı için bkz. Hürriyet gazetesi, 2 Nisan 1999. vurmak ve korumak amacıyla gerekli görüldüğüne dair bir şey yok­tur; ya da yoksula para veya mal şeklindeki yardımın, Tanrı’ya kur­ban sunmaktan daha hayırlı bir iş sayılabileceğine dair hüküm yoktur. Kuşkusuz ki, yoksulu yedirmek ve içirmek, yoksula yardım etmek hayırlı bir iştir, ama Kur’an, bu tür bir yardım şeklini, ne kurban ke­siminden daha hayırlı bir iş olarak görmüştür ne de kan akıtarak iba­deti önlemek için. Nitekim, din bilgini sayılan yorumculara göre “kur­ban kesmek, zekat ve sadakai fitr vermekten daha fazla bir fedakarlık ifade eden bir ibadettir”. Bütün bunlar bir yana, Kur’an’da, kurbandaki amacın, her ne şe­kilde olursa olsun, kan akıtmayı önlemek olduğuna dair bir işaret de yoktur. Çünkü, bir kere kurban, eski çağlardan beri “Tanrı‘yı hoşnut kılmak ve yüceltmek amacıyla” uygulanmış olan bir gelenektir ki, ge­nellikle kan akıtılmasını koşul bilir ve Kur’an bu geleneği bu amaçla benimsemiştir. O kadar ki, Muhammed’in söylemesine göre, “Bu ce­maatin (Müslüman cemaatinin) mümeyyiz vasfı, kurbanın kendi öt ka­nı olmasıdır (kurban olarak, din şehitlerinin katımı sunması)”? Öte yandan Kur’an’da, biraz ileride göreceğimiz gibi, kan akıtma şeklindeki kurban kesimi ameliyesinin, başlı başına “ibadet” niteliği taşığını belirleyen birçok ayet vardır. Fakat, bunları incelemeden önce, “kurban” anlayışının dayanağı olan kaynağın Kur’an’daki ye­rini inceleyelim. 1) Kurban Geleneği’nin Kur’an’a Alınışında Rol Oynayan Dinsel Etkenler Kurban geleneğinin Kur’an’da alınışında rol oynayan dinsel olay­ların incelemesi bize şunu gösterecektir ki, Kur’an’a göre kurban ke­simindeki amaç, esas itibariyle yoksula yardım değil, Tanrı’ya bağlı­lığın, kan akı ti m ı yoluyla saptanmasıdır. Adem’in oğullarının acıklı hikayesi bunun böyle olduğunun ilk kanıtlarındandır. 2 Bu alıntı için bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.8. s.6197. 3 Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, “Kurban” maddesi. Kaynak Yayınlan, birinci basım. Ekim J994. c.7, s.307. A) Adem ‘in Oğullarının Hikayesi Gerçekten de Kur’an’da, Maide Suresi’nde, Adem’in iki oğlunun kıssası (hikayesi) anlatılmıştır ki, Tanrı’nın, kurban kesiminden başka bir şekilde kendisine sunulan kurbandan pek hoşnut olmadığını, kurban ameliyesini yoksullara yardım şeklinde anlamadığını ortaya koyar. Gerçekten de ayette şöyle yazılıdır: “Ey Muhammed! Onlara, Adem’in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat, ikisi birer kurban sunmuşlar. Birinin kabul edil­miş, diğerininki edilmemişti. Kabul edilmeyen (kurban sahibi), ‘Andolsun seni öldüreceğim!’ deyince, kardeşi, ‘Allah ancak sakınanların takdimesini kabul eder’ demişti.” (Maide Suresi, ayet 27). Ayette açıklık yok, fakat anlatılmak istenen şey. Adem’in oğulla­rından birinin koyun keserek, diğerinin de toprak ürünlerinden (buğday) vererek Tanrı’ya kurban sundukları, Tanrı’nın koyun şeklindeki kurbanı kabul edip diğerini reddettiğidir. Kur’anı’daki bu hikayeyi Muhammed Tevrat’tan almıştır. Tevrat’ın “Tekvin” kitabında anlatılan şekliyle hikaye kısaca şöyledir: Adem’in iki oğlu olmuştur ki, adları “Habil” ve “Kabirdir. Bu iki kardeşten biri olan Habil, koyun sürüsü güden bir çobandır. Diğer kardeş Kabil ise çiftçidir. Beraberce yaşayıp giderlerken bir gün Habil, gütmekte olduğu sürünün ilk doğanlarından bir koyunu kesip Tanrı’ya kurban olarak sunar. Çifçilikle uğraşan Kabil ise, Tanrı’ya kurban olarak toprak ürünlerinden (buğday) sunar. Tanrı, Habil’in sunmuş olduğu kesilmiş koyunu kurban olarak kabul eder, fakat Kabil’inkini kabul etmez. Bunun üzerine Kabil, kıskançlığa kapılıp kardeşi Habil’i bir vuruşla öldürür (Tevrat, Tekvin, Bap 4, 1-9). Aslı Tevrat’ta bulunan bu hikayenin, hadislerde ve Kur’an yorum­larında anlatılan şekli aşağı yukarı böyle. Dikkat edileceği gibi Tanrı’yı hoşnut kılan şey, toprak ürünü olan “buğday” şeklindeki kurban değil, kan akıtılarak sunulmuş olan “koyun” şeklindeki kurbandır. Belli ki, Tanrı kendi adına kan akıtılmasından hoşlanmıştır. Ve bu işi yoksullara yardım olsun düşüncesiyle değil, Habil’in “takdimesi”nden hoşlandığı için yapmıştır; Habil’in takdimesi ise. biraz önce gördüğümüz gibi, kanı akıtılan koyundur. Eğer Tanrı kan akıtılmasından hoşlanmamış olsa, kurbandan amacın yoksula yardım olduğunu düşün­müş olsa, bunu açıkça bildirirdi. Oysa böyle yapmamıştır. Belli ki in­sanların kendisine olan bağlılıklarını “Tanrı adına” kan akıtılmasına göre değerlendirmek istemiştir! Bundan dolayıdır ki, din adına cihata çıkılmasını, kafirlere karşı savaşılmasını, kılıçla vuruşulmasın! (kendi adına kan akıtılmasını) “kutsal” bir şey olarak görmüştür. Yine bundan dolayıdır ki, bu savaşlarda ölenleri “şehit” olarak en büyük mükafatlara layık bilmiştir. B) İbrahim (“Peygamber”) ile Oğlu İshak’ın Hikayesi Kurban geleneğinin, “kan akıtma yoluyla ibadet” demek olduğunun kanıtı sadece Adem’in iki oğluyla ilgili yukarıdaki hikaye değildir. Tevrat’tan aktarma olarak Kur’an’da, yer alan bir başka hikaye vardır ki, İbrahim “Peygamber”in, ibadet yoluyla Tanrı’ya bağlılığını ispat ama­cıyla kendi öz oğlu İshak’ı kurban etmek istemesiyle ilgilidir. Güya Tan­rı, İbrahim’in imanını denemek için ondan büyük bir fedakarlığı göze alıp oğlunu kurban etmesini istemiş ve onun bunu yapmaya hazır oldu­ğunu görünce iman sahibi olduğunu anlamış, bunun üzerine ona bir koyun gönderip, İshak yerine koyunu kesmesini emretmiştir; İbrahim de öyle yapmıştır; yani kendi oğlunu boğazlayacak yerde, koyunu boğaz­layarak Tanrı’ya karşı ibadetini tamamlamıştır. Koyunu boğazlaması ve kan akıtması, Tanrı’ya ibadet için kendi öz oğlunu feda etmeye hazır ol­duğunun sembolik bir ifadesidir. Söylemeye gerek yoktur ki, bu olayda “sosyal bir yardım” amacı diye bir şey yoktur. Sırf Tanrı’ya bağlılığın kan akıtımı yoluyla kanıtlanması vardır. Tevrat’taki bu hikayeyi Mu­hammed, ufak bir iki değişiklikle Kur’an’a yerleştirmiştir; yaptığı deği­şiklik, özellikle, hikayede geçen İshak adı yerine İsmail adını koymak olmuştur. Bilindiği gibi İsmail, İbrahim’in diğer bir oğludur. Cariyesi Hacer’den olmuştur. İshak ise İbrahim’in, kendi eşi olan SaRadan doğma oğludur. Muhammed, kendi kavmi olan Arapları, İbrahim’in ve İsmail’in soyundan bildiği içindir ki, böyle bir değişiklik yapmayı uygun bul­muştur. Fakat, hemen ekleyelim ki, Kur’an’a koyduğu ayetlerin içeriğini anlayabilmek için, İbrahim ile oğlunun Tevrat’ta anlatılan hikayesine göz atmak gerekir. Tevrat’ın “Tekvin” kitabında yer alan hikayenin özeti şöyledir: Tanrı, İbrahim’i denemek ister ve ona şöyle der: “Ey İbrahim! Şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshak’ı al ve Moriya diyarına git ve orada sana söyleyeceğim dağların biri tilerinde onu yakılan kurban olarak takdim et” (Tevrat, Tekvin, Bap 22: 1-3). Bu emir üzerine İbra­him, uşaklarından ikisini ve oğlu İshak’ı alır, eşeğine palan vurup Al­lah’ın söylemiş olduğu yere gitmek üzere yola koyulur. Üç günlük bir gidişten sonra İbrahim, gözlerini kaldırıp, Tanrı’nın belli ettiği yeri uzaktan görür. Uşaklarına, “Siz burada eşekle beraber kalın, ben çocuk­la beraber oraya gideceğim; secde edip yanınıza döneriz” der. Ve sonra bir miktar odunu İshak’ın sırtına yükler. Eline bir bıçak alarak o belli edilen yere doğru yollanır. Yolda İshak babasına sorar: “Ey baba! İşte ateş ve odun, fakat yakılan kurban için kuzu nerede?” İbrahim, “Oğlum, yakılan kurban için kuzuyu Allah kendisi tedarik eder” der. Nihayet, Tanrı’nın belli etmiş olduğu yere varırlar; orada İbrahim bir mezbah yapıp odunları dizer ve İshak’ı bağlayarak odunların üzerine yatırır. Sonra eline bıçağı alır ve tam oğlunun boynunu kesmek üzereyken Tanrı’nın meleği göklerden seslenir: “Elini çocuğa uzatma ve ona bir şey yapma; çünkü, şimdi bildim ki, sen Allah’tan korkuyorsun ve kendi biricik oğlunu benden esirgemedin” (Tevrat, Tekvin, Bap 22: 4-12). Bu seslenme üzerine İbrahim gözlerini kaldırıp baktığında görür ki, çalılıklar içinde bir koyun (koç) boynuzlarından tutulmuş durmaktadır. Hemen gidip oradan koyunu alır ve oğlunun yerine koyunu “yakılan kur­ban” olarak takdim eder (Tevrat, Tekvin, Bap 22: 13). Az geçmeden Tanrı’nın meleği ikinci kez göklerden İbrahim’e seslenir ve şöyle der: “Mademki her şeyi yaptın ve biricik oğlunu esirgemedin, seni zi­yadesiyle mübarek kılacağım ve senin zürriyetini... deniz kenarın­daki kum gibi çoğaltacağını; senin zürriyetin düşmanlarının kapı­sında hakim olacaktır... çünkü sözümü dinledin” (Tevrat, Tekvin, Bap 22). Şimdi bu hikayenin Kur’an’da yer alan şeklini görelim: Tevrat’ta anlatılan hikayeyi Muhammed, Saffat Suresi’ne şu şekilde sokmuştur: İbrahim, kendi kavmini putlara tapınaktan alıkoyamayınca, “Doğrusu ben Rabbim uğrunda sizi bırakıp gidiyorum; O beni doğru yola eriştirir” der (Saffat Suresi, ayet 99). Sonra Tanrı’ya yalvarıda bulunarak kendisine “irilerden” bir çocuk vermesini ister (Saffat Suresi, ayet 100) ve Tanrı da ona “yumuşak huylu bir oğlan” verir (Saffat Suresi, ayet 101). Fakat, İbrahim, Tanrı’ya olan bağlılığını kanıtlamak için, oğlunu (İsmail’i) ona kurban etmek ister. Ve bir gün çocuğunu alıp yola çıkar. Yolda gi­derlerken oğluna şöyle der: “Ey oğulcuğum! Doğrusu ben uykudayken seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?” Yani anlatmak ister ki. Tanrı kendisini denemek istemiş ve oğlunu kurban etmesini em­retmiştir. Bu beklenmedik soruya oğlu (İsmail) şöyle cevap verir: “Ey babacığım! Ne ile emrolundunsa yap; Allah dilerse, sabredenlerden olduğumu göreceksin” (Saffat Suresi, ayet 102). Bunun üzerine İbrahim, boğazlamak için oğlunu alnı üzerine yatırır. Fakat, tam bu sırada Tanrı seslenerek, İbrahim’i denemek için böyle yapmasını emrettiğini, iyi dav­rananları ödüllendirdiğini bildirir ve fidye olarak kendisine büyük bir kur­banlık verir. Kur’an’da şöyle yazılıdır: “Böylece ikisi de Allah’a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca, biz, ‘Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; iste biz iyi davrananları böylece mükafatlandırız’ diye seslendik. Doğrusu bu apaçık bir denemeydi. Ona, fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik” (Saffat Suresi, ayet 103-197). Görüldüğü gibi bu ayetlere göre Tanrı, İbrahim’in teslimiyetini de­nemek istiyor ve bu amaçla ona oğlunu kurban etmesini emrediyor. İbrahim’in bunu yapmaya hazır olduğunu görünce, onun tam bir “iman” sahibi olduğunu anlıyor ve oğlunun yerine kesilmek için ona “fidye” olarak bir koyun gönderiyor. İbrahim de kendi öz çocuğunu boğazlayacak yerde koyunun boğazını kesiyor! Dikkat edileceği gibi burada söz konusu olan kurban kesiminin, yoksullara yardım gibi sos­yal bir amaçla ilgisi yok. Tanrı “fidye” olarak İbrahim’e koyun ve­rirken, kesilecek olan bu koyunun etiyle yoksulları doyursun diye vermiş değildir. Sadece oğlunu kesecek yerde, bir hayvanı kessin diye vermiştir. Eğer kan akıtılmasını istemiyor ve bundan hoşlanmıyor idiyse, neden İbrahim’e, kesip kan akıtması için koyun verir. “Fidye” denen şeyin başka şekli yok mudur? Evet, neden dolayı Tanrı İb­rahim’e, kurban olarak ille de bir canlı bir hayvan, bir koyun vermiş­tir? Esasen İbrahim, kendi oğlunu kesmeye hazır olduğunu ortaya ko­yarak zaten Tanrı’ya olan teslimiyetini (iman sahibi olduğunu) kanıt­lamış değil iniydi? Ve Tanrı bundan dolayı, “Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın” diyerek onun sınavdan başarıyla çıkmış olduğunu bil­dirmiş değil miydi? Bu durumda “fidye”nin anlamı ne? Yani neden dolayı Tanrı İbrahim’e, “fidye” olarak koyun verir ve ille de kan akı­tılmasını ister? “Fidye”denen şey “kurtulmalık’”dernek değil mi­dir? Örneğin, “ibadet sırasında islenen suçtan, günahtan kurtulmak için verilen şey değil midir?”4 İbrahim’in işlediği bir günah yoktur ki, fidye yoluyla kurtulsun! Aksine, kavmini ve hatta babasını putperest­tirler diye terk etmiş, iman sahibi olduğunu bildirmiş, üstelik kendi oğlunu kesmeye hazır olduğunu ispat etmekle Tanrı’ya teslimiyetini ortaya koymuştur. Ve nitekim bundan dolayıdır ki, Tanrı ona, biraz önce belirttiğimiz gibi, “...Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırız” diye seslenmiştir. Şu du­rumda İbrahim’in günahkar bir durumu yoktur; olmadığına göre neden dolayı Tanrı ona, günahtan kurtulmak üzere “fidye” olarak koyun vermiştir? Kur’an yorumcularına göre, güya İbrahim, eğer bir oğlu olacak olursa onu Allah yolunda Tanrı’ya kurban edeceğine dair kendi ken­dine söz vermiş (yani oğlunu Tanrı’ya adamış), fakat sonra bu sözünü unutmuştur. Ve işte “rüya” bunu ona hatırlatmıştır. Her ne kadar ço­cuğunu boğazlamaya kalkışmakla Tanrı’ya olan teslimiyetini kanıtlamışsa da, kendi kendine verdiği sözü yerine getirmemiş durumdadır. Yani bir bakıma günah işlemiş durumdadır. Ve işte Tanrı ona, bu günahtan kurtulmak üzere fidye olarak koyun vermiş, o da koyunu boğazlamıştır. Bundan dolayıdır ki imam-ı azam’ın, “Çocuğunu kur­ban etmeyi nezredene (adayana) bir koyun kesmek vacip olur” dediği söylenir.5 4 Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi. “Fidye” maddesi. Kaynak Yayınlan, bilinci basını. Temmuz 1994. c.5, s.l 19 vd. 5 Yorumcuların bu konudaki açıklamaları için bkz. Elmalılı H. Yazır, Hak Dini. Kur’an Dili. Bedir Yayınevi, 1993. c.5. s.4063. l Bütün bu yukarıda söylediklerimizden anlaşılıyor ki, Kur’an’a. göre Tanrı, kullarını denemek için “kan akıtma” ölçeğine başvurma yolunu seçmiştir. Kan akıtılmasından hoşlanamasa, İbrahim’e koyun yerine cansız bir şeyi “fidye” olarak sunmasını emrederdi. Hatta biraz önce dediğimiz gibi, aslında böyle bir şey istemesine de gerek yoktu. Çünkü, İbrahim’i denemiş ve onun mutlak şekilde boyun eğen bir kul olduğunu öğrenmişti. O halde anık ondan, başkaca bir şey beklemesi gerekmezdi. Öte yandan İbrahim’e kesilmek üzere koyun verirken, bunu, yoksullara yardım olsun diye vermiş değildir; sırf “fidye” olarak vermiştir. “Fidye” deyimi ise, “kurtulma karşılığında verilen bir şey” anlamına gelir. Oysa ortada, İbrahim’in kurtulmak ihtiyacında olduğu bir günah yoktur. Bütün bunlar bir yana, Tanrı’nın İbrahim’i denemek için bu yollara başvurması da pek anlaşılır gibi değil! Çünkü, eğer Tanrı, her gizli şeyi bilen bir “ya­ratan” ise, kullarının yaptıklarından ve yapacaklarından haberli ise, o halde İbrahim’i denemek niye? Nasıl olsa onun ne şekilde hareket edeceğini zaten biliyor değil miydi? Öte yandan eğer Tanrı kan akıtma amacına dayalı kurbandan hoş-lanmasa ve kurban denen şeyi sadece yoksulun korunması amacına bağlamış olsaydı bunu açıkça belli etmez miydi? Şu durumda bizim mollalarımızın kalkıp da, “Yoksulun korunması başka bir şey ver­mekle daha iyi sağlanacaksa, o şeyi kurbana tercih edin” demelerinde anlam olur mu? Bunu söylemekle Kur’an’ ters düşmüş olmuyorlar mı? Ve Tanrı’yı, hani sanki amacını açıklayamamış da, onların bu şekildeki açıklamalarına muhtaçmış gibi bir duruma düşürmüş ol­muyorlar mı? Bu vesileyle ekleyelim ki, aradan l400 geçmesine ve bu l400 yıl boyunca insanlık anlayışında nice gelişmeler görülmesine rağmen, İslam ülkelerinde hala, İbrahim’in yukarıdaki davranışına özlem duyup, oğullarının boğazını kesmek isteyenler vardır. Bunun utanç verici bir örneğine, bundan 30-40 yıl kadar önce Türkiye’de rast­lanmıştır. Askerden kaçmak isteyen bir kişi, eğer bu mükellefiyetten şu ya da bu şekilde kurtulacak olursa, Mızrap adındaki oğlunu kur­ban etmeye karar vermiş, gerçekten de askerlikten kurtulur kurtulmaz oğlunun boğazını ekmek bıçağıyla kesmiştir. Olay ortaya çıktığında savcılık işe el atmış ve dava sonucunda bu kişi layık olduğu cezaya mahkum olmuştur. Ne esef vericidir ki, o zamanın yargıtayı, söz ko­nusu cinayetin “dinsel inançlar” etkisiyle işlenmiş olduğunu, dolayı­sıyla bu inançların “cezayı hafifletici sebep” (“esbab-ı muhaffefe”) olması gerektiğini bildirerek mahkeme kararını bozmuştur. Olay ada­let tarihimizde “Mızrap Çocuk” olayı olarak yer almıştır. II) Tanrı’ya İbadet Türü Olarak Kurbanla İlgili Ayetlerden Diğer Bazı Örnekler Yukarıda gördüklerimizden başka, Kur’an’da., kurban kesiminin “ibadet” türü olduğunu kanıtlayan hükümler vardır ki, hepsinde amaç Tanrı’ya teslimiyetin, Tanrı’ya bağlılığın ifadesi olarak yer alır. Hani sanki Tanrı, kendi yüceliğini ve güçlülüğünü kanıtlayabilmek için hayvan boğazlatarak kan akıttırma yollarını seçmişe benzer. Bazı örnekler şöyle: 1) Hac Suresi’ndeki Hükümlere Göre Kurban Kesimi Ameliyesi, Tanrı’yı Yüceltmek İçin İbadet Anlamını Taşıyor; Bu Nedenle Kurban Keserken Tanrı’nın Adının Anılması Gerekiyor (Hac Su­resi, Ayet 36) Hac Suresi’nin 35., 36. ve 37. ayetlerinden anlamaktayız ki, kurban kesimindeki asıl amaç, Tanrı’yı yüceltmek ve ona şükürler etmektir; bu bakımdan kurban ameliyesi Tanrı’ya ibadettir. Her ne kadar Kur’an, kesilen hayvanların yiyecek işini görmesini, isteyen ve is­temeyene verilmesini emretmekle beraber, hayvan ve kurban kesimin­deki asıl amacın, yoksulu doyurmak değil, Tanrı’yı yüceltmek oldu­ğunu bildirmekte. Çünkü, güya Tanrı, insanlara doğru yolu göster­miştir ve işte bu iyiliğinin karşılığı olarak insanlardan kendisine şükretmelerini, kendisini yüceltmelerini beklemektedir; bunu yapabil­meleri için de, hayvanları (develeri, sığırları) insanların buyruğuna vermiştir ki, bu hayvanları kessinler de ibadetlerini yerine getirebil-sinler! Ve kullarından kurban kesmelerini isterken, Tanrı, bu hayvan­ların ne etlerinin ne de kanlarının kendisine ulaşmayacağını söyler; daha başka bir deyimle kurban kesiminin kendisi için maddi bir çıkar sağlamadığını, sadece kendisini yüceltici bir ibadet olduğunu anlat­mak ister. Yani kurban kesiminde Tanrı’nın güttüğü amaç kendisinin ibadet yoluyla yüceltilmesini, kendisine şükredilmesini sağlamaktır. Bunun böyle olduğunun iyice anlaşılması için, kurban keserken, hay­vanın ön ayaklarının bağlanması ve Tanrı’nın adının anılması gerekir (Hac Suresi, ayet 35-36). Daha başka bir deyimle kurban kesimi ame­liyesi Tanrı’ya yapılan ibadetin ta kendisidir. Bu konu, Hac Suresi’nde şöyle belirtiliyor: “İşte kurbanlık gövdeli hayanları, deve ve sığırları, Allah’ın size olan nişaneleri kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Ön ayakları bağlı halde keserken üzerlerine Allah’ın adını anın. Kesilince onlardan yiyin, isteyene de istemeyene de verin. Şükre­dersiniz diye onları böylece .sizin buyruğunuza verdik. Bu hay­vanların ne etleri ne de kanlan Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak sizin ona yaptığınız ibadettir. Size doğru yolu gösterdiğinden, Allah’ı yüceltmeniz için onları böylece sizin buyruğunuza vermiştir...” (Hac Suresi, ayet 36-37). Görülüyor ki, kurban kesimindeki amaç, yoksulu doyurmak değil; asıl amaç Tanrı’yı yüceltmek, Tanrı’ya şükretmek! Daha başka bir deyimle, Tanrı, sırf kendisini yüceltilsinler, kendisine şükretsinler diye kullarına kurbanlık hayvanları, develeri, sığırları vermiştir. Ve verirken de istemiştir ki, bu hayvanlar, ayaklan bağlı olarak ve “Tanrı” adı anılarak boğazlansın, kanlan akıtılsın; yani kurban ke­simi işi, Tanrı’ya ibadetin bir ifadesi olsun. 2)Tanrı, Vermiş Olduğu Nimet Karşılığı Olarak, Kendisi için Namaz Kılınmasını ve Kurban Kesilmesini Emrediyor (Kevser Suresi, Ayet 1-2) Biraz önce gördük ki, Kur’an’da -Hac Suresi’nde-, kurban kesimi ameliyesi, Tanrıyı yüceltmek, Tanrı’ya şükretmek amacına yönelik bir ibadet olarak belirtilmiştir. Aynı şey Kevser Suresi’nde de tek­rarlanmakta. Fakat, orada, Tanrı’nın Muhammed’e hitabı olarak şöyle yer almaktadır: “(Ey Muhammed.’) Kuskusuz biz sana Kevser’i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk (namaz kıl) et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir” (Kevser Suresi, ayet 1-3). Görüldüğü gibi, ayete göre Tanrı, Muhammed’e hitap etmektedir; ona “Kevser”i verdiğini bildirmekte ve verdiği bu nimet karşılığında Muhammed’den, kendisine namaz kılmasını ve kurban kesmesini is­temektedir. Burada geçen “Kevser” sözcüğü, esas itibariyle “çokluk” anlamındadır ve yorumcular bunu “çok büyük nimet” olarak ya da “cennetteki bir havuz” ya da “cennetin bütün ırmaklarının kaynağı olan bir nehir” şeklinde tanımlarlar. Şimdi sorulacaktır: Neden acaba Tanrı, Muhammed’e böylesine büyük bir nimet (“Kevser”) vermiştir, verdiği bu nimet karşılığında ondan namaz kılmasını ve kurban kes­mesini istemektedir? Sorunun İslam kaynaklarına göre karşılığı şöyledir: Muhammed’in, Mekke’deyken ilk karısı Hatice’den dört kızı ve iki (bazı rivayete göre dört) oğlu olmuş, fakat oğlan çocukların hepsi de küçücük yaşlarda ölmüşlerdir. Her ne kadar Muhammed Tanrı’ya, oğlan çocuk vermesi için yalvar yakar olmuşsa da, bir türlü oğlan çocuk edinememiştir. Medine’ye geçtikten sonra Marya adındaki cariyesinden bir oğlu olmuş ve ona İbrahim adını koymuş, fakat az geçmeden İbrahim de hastalanarak ölmüştür. Kendi neslini sürdürecek bir oğlan edinemediği için olağanüstü üzülürken, bir de çevresindeki kişilerin kendisi hakkında “ebter” (nesli kesik) diye konuştuklarını görünce yukarıdaki ayetleri Kur’an’a koymuştur. Yani anlatmak istemiştir ki, Tanrı, oğlan çocuk yerine kendisine, büyük bir nimet olmak üzere “Kevser” vaat etmiştir. Bunun karşılığında da, kendisinden namaz kılmasını ve kurban kesmesini istemiştir. Çünkü, “namaz”, kalp, dil ve bedenle yapılan şükrün kendisi olarak önemli bir ibadet türüdür. Her ne kadar namaz, “ibadetin başı” ya da “bütün ibadetlerin ruhu” ve. “dinin temeli” sayılırsa da, sadece namaz yollu ibadet yeterli değildir. Tanrı’yı hoşnut etmek için namaz kılmaktan başka kurban keserek de ibadet edilmelidir; kurban kesmek, biraz önce değindiğimiz gibi yorumculara göre, zekat ve sadaka vermekten daha fazla fedakarlık ifade eden bir ibadettir. Bu “fedakarlık” sadece mali bakımdan değil, sembolik anlamda kan akıtma bakımından da söz konusudur. Şu nedenle ki, vaktiyle İbrahim “Peygamber”, Tanrı’ya bağlılığını kanıtlamak için en büyük bir fedakarlık olarak kendi öz oğlunun boğazlayıp, kanını akıtmaya hazır olduğunu Tanrı’ya anlat­mıştı. Onun böylesine büyük bir fedakarlıkta bulunacağını anladığı içindir ki, Tanrı ona koyun göndermiş ve oğlu yerine koyun keserek bu işi görmesini bildirmişti. Bundan dolayıdır ki, kurban kesimi, büyük bir fedakarlığın ifadesi olmak üzere, en büyük bir ibadet türü sayılır. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Kur’an’a göre Tanrı, kendisine “tefekkür” anlamına gelen ve sırf yüceltilsin diye kendisi için kurban kesilmesini emrediyor. Daha başka bir deyimle, yoksullara yardım amacıyla değil, asıl kendisine ibadet edilerek minnettarlık gösterilsin diye kurban kestiriyor. 2) Tanrı, Ateşin Yiyeceği Bir Kurban Getirmedikçe Hiçbir Pey­gambere İnanılmamasını Emretmiş (Al-i İmran Suresi, Ayet 183) “Kurban” öğesinin “peygamberliğin” bir işareti olduğuna ve “ateşin yakıp kor edeceği bir kurban getirmedikçe” hiçbir peygambere inan­mamak gerektiğine dair Kur’an’da, şöyle bir ayet vardır: “... ‘Doğrusu, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamak üzere Allah bize ahit verdi’ diyenlere, sen. Ey Muhammed de ki, ‘Benden önceki peygamberler size bel­geler ve dediğiniz şeyi getirdi. Doğru sözlü iseniz niçin onları öldürdünüz?’...” (Al-i İmran Suresi, ayet 18.) Bu ayeti Muhammed, Medine’deki Yahudilerin kendisini “peygam­ber” olarak kabul etmemek amacıyla, “Doğrusu ateşin yiyeceği bir kur­ban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamak üzere Allah bize ahit verdi...” şeklindeki iddialarını çürütmek için koymuştur. İslam kaynak­larına göre hikaye şöyle: Medine’deki Yahudilerin önemli kişilerinden bazıları -ki aralarında Ka’b İbn-i Eşref, Malik İbn Sayf, Vehb İbn Ya-huza, Zeyd İbn Manuh, Finhas İbn Azura, Huyey İbn Ahtab gibi kişiler bulunmaktaydı- gelip Muhammed’e şöyle derler: “Sen, (Tanrı’nın) seni bize bir Resul olarak gönderdiğini ve sana bir kitap (indirdiğini) iddia ediyorsun. Halbuki Allah bize, Allah tarafından gönderildiğini iddia eden bir Resul bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe kendisine iman etmemekliğimize dair ahit vermiş, yani böyle (emreylemişti). Dolayısıyla, sen böyle bir mu­cizeyi gösterirsen seni tasdik ederiz.” Yani anlatmak isterler ki, gökyüzünden inen bir ateşin yakıp kor edeceği bir kurban getirmedikçe, Muhammed’i “peygamber” olarak kabul etmeyeceklerdir. Onların bu sözleri üzerine Muhammed, is­tenilen mucizeyi gösteremeyeceğini bildiği için, Tanrı’nın yukarıdaki ayeti indirdiğini ve bununla şunu anlatmak istediğini söyler: “Muhammed1 den önce size, o söylediğiniz kurban ve nar mu-cizesiyie peygamberler geldi. Bunlar arasında Zekeriyya, Yahya ve diğer İsrail peygamberleri vardı. Fakat, siz onları öldürdünüz. Eğer siz, sözünüzün delaleti veçhiyle, ‘Bu kurban mucizesi gösteri­lirse iman edeceğiz’ demekte sadık ve ciddiyseniz, o peygamberleri niçin katlettiniz. Yani sizin ecdadınız onları katlettikleri gibi siz de bugün hala onların düşündüğü gibi düşünüyorsunuz. Onların işledikleri bu cinayetleri hala onaylıyorsunuz. O peygamberlere iman etmiyor ve o cinayetlerden tevbekar olmuyorsunuz. Oysa Mu­hammed’e iman etmek için, bütün bu peygamberlere iman etmek şarttır. Siz onları tasdik etmeden ve o günahları tevbe etmeden Mu­hammed’i onaylamış olamazsınız. Ve mademki onlar kurban mu­cizesini de gösterdikleri halde hala iman etmiyorsunuz, o halde mu­hakkaktır ki, bugün talep ettiğiniz bu mucizeye yine iman etmeyeceksiniz. Dolayısıyla, ahit davanız iftira olduğu gibi, bu ta­lebiniz de yalandandır. Bu iftirayı onaylayacak nitelikte bir mucize olamaz... “ Dikkat edileceği gibi Muhammed’in söylemesine göre “kurban mucizesi”, daha önce İsrailoğullan’na gönderilmiş olan peygamber­lerin “peygamberlik” belirtisi olduğu halde, Yahudiler bu peygamber- 6 Elmalılı H. Yazır. age, c.2, s. 1243. lere -ki Muhammed’e göre hepsi de “Müslüman” olarak gönderil­mişlerdir- inanmamışlardır, hatta onları öldürmüşlerdir. Şu durumda eğer kendisi de “kurban” mucizesi göstermiş olsa Yahudiler ona inan­mayacaklardır. 4) Allah’a Karşı “Hac ve Umre” Şeklindeki ibadetin, Kurban Kesmek Şeklinde Yerine Getirilmesi (Bakara Suresi, Ayet 196) Kur’an’ın bildirmesine göre, Mekke’deki Kabe, “insanlar için ilk ku­rulan” ve insanlara “doğru yolu gösteren ev”dir, orada Müslümanların ilki olan İbrahim’in makamı vardır ve Kabe’yi “hac” biçiminde ziyaret Tanrı’nın insanlar üzerindeki hakkıdır (Al-i İmran Suresi, ayet 95-97). Ve bu hakkını Tanrı. İbrahim’e yaptığı şu çağrıyla belli etmiş, şöyle demiştir: “(Ey İbrahim!)... insanları hacca çağır! Yürüyerek ve arık develere binmiş alarak gelirler sana ki, o develer, her bir uzak yoldan kopup gelirler. Kendi yararlarına olanları görsünler. Tanrı’nın ken­dilerine rızık olarak verdiği hayvanların belirli günlerdeki kurban edilmeleri sırasında Tanrı ‘nın adını ansınlar. Yiyin bunlardan. Ve güç durumdaki yoksulu da doyurun... “ (Hac Suresi, ayet 26-29). Yani Tanrı, Müslüman kullarını Kabe’deki evine çağırıyor ki, gelsinler de, orada, Tanrı’nın kendileri için yaptığı iyilikleri anlayıp ken­disine şükretsinler, kurban kessinler diye. Öyle anlaşılıyor ki Tanrı’nın hakkı, sadece insanlara birtakım nimetler sağlamasından değil, bir de İbrahim’e, oğlunu kurban edip onun kanını akıtacak yerde, koyunun kanını akıtma olasılığını sağlamasından doğmuştur. Hani sanki Tanrı, “Ey insanlar! Ben sizi, bana şükretmeniz için kendi çocuklarınızı kesme zorunluluğundan kurtarıp, hayvan kesme olasılığına kavuşturdum. Bu nedenle sizin üzerinizde bu bakımdan da hakkım var. Benim adıma kur­ban kesin” der gibidir. Bu itibarla Kabe’ye hediye edilen kurbanlar, Tanrı’ya şükür anlamında ibadet etmektir (Elmalılı Hamdi Yazır, age, c., s.714). Bundan dolayıdır ki, kurbana “hürmet” gerekir (Maide Suresi, ayet 1-2). Kuşkusuz ki, kesilen kurbanın eti yenecektir. Fakat, kurban ke­simindeki asıl amaç, Tanrı’ya şükranda bulunmaktır ki, ibadetin ta ken­disidir. Öte yandan hac görevini ya da “küçük hac” denen umreyi (omreyi) yapmaktan alıkonan kimselerin Kabe’ye kurban hediye etmeleri ge­rekir. Yine bunun gibi hastalık vd... gibi nedenlerle hac ziyaretini ye­rine getiremeyenler, fidye olarak kurban keserler, oruç tutarlar ya da sadaka verirler. Bakara Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Başladığınız hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Alıkonursanız, kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, yerine ulaşıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin, içinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa fidye olarak da oruç tutması, ya sadaka ver­mesi ya da kurban kesmesi gerekir...” (Bakara Suresi, ayet 196). Görüldüğü gibi burada kurban kesimi, hac ve umre şeklindeki iba­detin yerine getirilmiş olmasını sağlıyor; yani yoksula yardım, yok­sulu doyurmak için öngörülmüş değil; sadece Tanrı’ya ibadetin şekillerinden biri olarak belirtiliyor. Bunun dışında “oruç tutmak” ya da “sadaka vermek” var ki, bu sonuncusu yoksula yardım öğesini de kapsar nitelikte. Ancak, asıl önemli olan şey kurban kesmektir, yani Tanrı için kan akıtmaktır. Fakat, herkesin mali durumu buna yeterli olmadığı için, kurban kesemeyenlere diğer kolaylıklar sağlanmıştır ki, bu. yoldan Tanrı’ya şükranlıklarını belli etsinler diye. 5) Kabe’ye Kurban Hediye Etmek Yoluyla Tanrı’ya. İbadet Usulü (Maide Suresi, Ayet 2, 95) Kurban kesiminin, sosyal yardımlaşmanın bir türü olmasından çok, esas itibariyle kan akıtmak şeklinde Tanrı’ya ibadet olduğunun diğer bir kanıtı, Kabe’ye kurban hediye etmekle ilgili hükümlerdir ki, bunlar arasında Maide Suresi’nin 2. ve 95. ayetleri bulunur. Gerçekten de Maide Suresi’nde “kutsal” olarak nitelendirilen bazı şeyler vardır ki, bunlara “hürmet” edilmesi emredilmiştir. Örneğin, “Tanrı’dan bol nimet ve rıza” dileyerek Beyt-i Haram’a gelenlere “hürmet” edilmesi gerekir. Fakat, bir de Kabe’ye hediye edilen “kurbanlığa” da “hürmet” gösterilmesi emredilmiştir: hatta sadece kurbanlığa değil, kurbanlık belirtisi olmak üzere herhangi bir şeyden takılan gerdanlıklara da “hürmet”gerekir. Ayet şöyle diyor: "Ey inananlar!... (Kabe'ye) hediye edilen kurbanlığa, gerdanlıklar takılan hayvanlara, Rablerinden bol nimet ve rıza talep ederek Beyt-i Haram'a gelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin..." (Maide Su­resi, ayet 2). Daha başka bir deyimle Kabe'ye hediye edilen kurbanlık, ibadet aracı olarak "hürmet" edilmeye layık bulunmuş olmaktadır . Yine Maide Suresi'nde kurban kesiminin, bazı günahlardan (örne­ğin, ihramlıyken avı öldürmek gibi günahlardan) kurtulmak için iş gören bir ibadet yolu olduğunu gösteren bir ayet vardır: "Ey inananlar! ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden bile bile onu öldürene, ehli hayvanlardan öldürdüğü kadar olduğuna içinizden iki adil kimsenin hükmedeceği, Kabe'ye ulaşacak bir kurbanı ödeme ya da düşkünlere yemek yedirmek şeklinde keffarei veya yaptığının ağırlığım tatmak üzere bunlara denk oruç tutmak vardır..." (Maide Suresi, ayet 95). Görülüyor ki, ihramlıyken "avı öldürenler" (eğer bu işi bile bile yapmışlarsa) günah işlemiş oluyorlar. Günahtan kurtulabilmek için ya düşkünlere yemek yerdirmeleri ya oruç tutmaları ya da Kabe'ye ulaşacak bir kurbanı ödemeleri gerekir. Dikkat edileceği gibi, burada kurban kesimi, yoksulu doyurmak için öngörülmüş değildir. Çünkü, ayet, yoksulu doyurma işini, günahtan kurtulmanın bir başka yolu olarak belirtmiştir. Ayette geçen "kurban ödeme" deyimi, Tanrı'ya "takdimede" bulunarak günahtan kurtulmayı öngörmektedir ki, bu da ibadetten başka bir şey değildir. 6) Tanrı, Kendi Yüceliğini ve Güçlülüğünü Kanıtlamak Amacıyla Musa'nın Kavmine İnek Boğazlatıyor; Boğazlattığı İneğin Kemiğiyle Ölü Diriltiyor (Bakara Suresi, Ayet 67-73) Bakara Suresi'nde Musa ve kavmiyle ilgili bir hikaye var ki, Tanrı'nın sığır boğazlatarak ölüleri diriltebilir olduğunu anlatır. Hikayenin özeti şöyledir: Musa bir gün kendi kavminin insanlarına, "Allah muhakkak bir sığır boğazlamanızı buyuruyor" der (Bakara Su­resi, ayet 67). Onlar, "Bizi alaya mı alıyorsun?" diyerek önce itiraz ederler. Çünkü, akıllarından Tanrı'nın kendilerinden inek kurban et­melerini isteyebileceği ihtimalini geçiremezler.7 Bununla beraber az sonra fikir değiştirirler ve ne cins bir sığır boğazlamaları gerektiğini sorarlar: "(Ey Musa) Rabbine bizim adımıza yalvar da onun (sığırın) mahiyetini bize bildirsin" (Bakara Suresi, ayet 68). Musa'nın sorusu üzerine Tanrı, kesilecek sığırın "ne kart, ne körpe, ikisi ortası yaşta, kusursuz, alacalı ve tarlada fazla kullanılmamış" olmasını ister. Tanrı'nın istediğine uygun bir sığır bulunup boğazlanır. Bunun üze­rine Tanrı, Musa'nın kavmine hitaben "Siz bir kimseyi öldürmüş ve bunu birbirinize atmıştınız: oysa Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır" der ve "Sığırın bir parçasıyla ona (ölüye) vurun" diye ekler. Dediği gibi yaparlar ve sığırın bir parçasıyla ölüye vururlar; ölü dirilir. Tanrı onlara şöyle der: "İşte böylece Allah ölüleri diriltir ve aklınızı kullanasınız diye size ayetlerini gösterir" (Bakara Suresi, ayet 69-73). Kur'an, öldürülen kişinin kim olduğunu ve neden Tanrı'nın boğaz­lattığı bir ineğin parçasının vurulmasıyla ölüyü dirilttiğini açıklamı­yor. İslam kaynaklarına göre rivayet şöyledir: Musa'nın kavminden çok zengin bir adam varmış; bu adamın bir oğlu ve birçok yeğeni bu­lunuyormuş. Bu yeğenler zengin amcalarının mirasına konmak için onun oğlunu gizlice öldürmüşler, sonra cenazesini kapıya koyup ba­ğırıp çağırmaya ve cinayeti onun bunun üzerine atmaya kalkışmışlarmış. Katil bulunamadığı için toplumda fitne çıkmış. Ve işte katili meydana çıkarmak amacıyla Tanrı, Musa'nın kavmine sığır boğazla­malarını ve sonra sığırın bir parçasıyla ölünün üzerine vurmalarını emretmiş imiş.8 Pek güzel, ama bütün bu işler için ineği boğazlatıp kan akıtmak niye? Eğer Tanrı, yüceliğini ve güçlülüğünü kanıtlamak için ölüleri diriltebilir olduğunu ortaya koymak istiyor idiyse, mutlaka sığır boğazlatıp onun kemiğiyle ölüye vurdurtması mı gerekirdi? Bu işi sığırı boğazlatmadan ve ölüyü oracıkta canlı duruma getirmek yoluyla yapamaz mıydı? 7 Elmalılı H.Yazır, age, c.l.s.381. Elmalılı H. Yazır, age. c.l, s.386 vd; ayrıca bkz. -İlhan Arsel, Şeriat'tan Kıssa'lar, Kaynak Yayınları, birinci basım. Temmuz 1996. Her ne olursa olsun, yukarıdaki konular şu gerçeği ortaya koy­maktadır ki, “kurban kesimi”, esas itibariyle yoksula yardım amacına dayalı bir gelenek değildir; bu gelenek, esas itibariyle Tanrı adına girişilebilecek fedakarlıkları ortaya koymak üzere Tanrı adına kan akıtmak, böylece Tanrı’yı hoşnut edip günahlardan kurtulmak gibi bir amaca dayalıdır. Kur’an’daki yeri de bu anlamdadır. http://www.turandursun.com/index.php?option=com_content&view=article&id=491&catid=45:kuranin-elestirisi&Itemid=122

Kur’an’ın “Eleştirilemez”, “Tartışma Kabul Etmez”, “İçeriği Değiştirilemez”, Hiçbir Şekilde Değişmez Bir Kitap Olarak Benimsenme

Kur’an’ın “Eleştirilemez”, “Tartışma Kabul Etmez”, “İçeriği Değiştirilemez”, Hiçbir Şekilde Değişmez Bir Kitap Olarak Benimsenmesi ve Bundan Doğma Sakıncalar “Hiç şüphesiz o (Kur’an) çok şerefli, siz elçimin sözüdür...” (Hakka Suresi, ayet 40) “Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. Onun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur. O, işitendir, bilendir.” (Enam Suresi, ayet 115.) “...Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamı beğendim...” (Maide Suresi, ayet 3.) “Ey Muhammed! Allah’ın ayetleri üzerinde tartışanları görmez misin? Nasıl da döndürülüyorlar (onu tastike yanaşmıyorlar)! Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar el­bette bileceklerdir (ki), boyunlarında daimi halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar...” (Mü’min Suresi, ayet 69-72.) “...Bunun üzerine Allah, kuluna (Muhammed’e) vahyini bildirdi. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı. “Onun (Muhammed’in) gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışa­cak mısınız?” (Necm Suresi, ayet 10-12.) “... ‘(Kur’an’ı) kendisi uydurdu.” mu diyorlar. Hayır, onlar iman et­mezler. Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler...” (Tür Suresi, ayet 33-34.) “...Şimdi siz bu (Kur’an’a) mı sasıyorsunuz? Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz: Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!” (Necm Suresi, ayet 59-61.) “Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkarcılarla savaşın! Sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir...” (Tevbe Suresi, ayet 123-125.) “O gün, her ümmet içinden ayetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplarız da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevk edilirler. Nihayet (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: ‘Siz benim ayetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi? Yaptıkları haksızlıktan ötürü (azaba uğrayacaklarını bildiren) o söz gerçekleşmiştir; artık onlar konuşamazlar...’” (Neml Suresi, ayet 83-85.) “De ki, ‘İnsanlar ve cinler, birbirine yardımcı olarak, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, andolsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar’...” (İsra Suresi, ayet; S; Bakara Suresi, ayet 23-24; Yunus Suresi, ayet 37-39.) “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık...’ (Enam Suresi, ayet 38.) “Elif, Lam, Ra. Bunlar, apaçık kitabın ayetleridir. Biz onu an-layasınız diye Arapça okunmak üzere gönderdik.” (Yusuf Suresi, ayet 1-2.) Thomas Paine, 1784 yılında yayımladığı, The Age of Reason (Akıl Çağı) adlı kitabında, Tevrat ile İncil’in eleştirisine girişirken, “Tek bir Tanrı’ya inanıyorum... Yeryüzü yasamı ötesindeki mutluluğa inanıyo­rum; insanlar arası eşitliğe (ve sevgiye) inanıyorum ve şuna da inemiyo­rum ki, dinsel görevler adil olmayı, (tüm insanlar arası sevgi duy­gusunu), hemcinslerimizi mutlu kılma çabalarını kapsar...” diyerek sözlerine başlar. Hemen arkasından “kutsal” diye biline gelen kitapların Tanrı yapısı değil, insan yapısı şeyler olduğunu söyledikten sonra yaylım ateşine geçer. Örneğin, bu kitaplar hakkındaki görüşlerini ser­gilerken, her şeyden önce belirttiği şudur: “Ahd-i Atiyk’in (Tevrat’ın) müstehcen hikayelerle, şeheviliklerle, gaddarlıklarla, intikamcılıklarla dolu sayfalarını okuduğumuzda, bu kitabın Tanrı sözleri olmaktan çok, şeytan sözleri olduğunu söylemenin daha uygun olduğunu anlarız.” Fakat, bunu da yeterli bulmaz ve ekler: “...Bu kitap(ları) Tanrı kitabı olarak benimsemeyi Yaradan’a (Tanrı’ya) karşı saygısızlık sayanın.” Bugün hala uygar ülkelerin kitaplıklarında başköşeyi işgal eden bu kitabın yazarı için Napolyon Bonapart vaktiyle şöyle demiş: “Yeryüzünün her bir kentine Thomas Paine’in saf altından yapılmış heykelinin dikilmesi gerekir.”’ Şimdi geliniz iki yüz yıllık bir atlama yapalım ve çağdaş ya­zarlardan gelişigüzel birinin, örneğin Lloyd M. Graham’ın, 1979 ta­rihinde yayımladığı Deceptions and Myths of the Bible (2) (İncil’in Aldatıcı ve Efsanevi Yönleri) adlı kitabının daha ilk başlangıç say­fasında yer alan şu satırları okuyalım: 1 Bu konular için bkz. İlhan Arsel. Aydın ve “Ayılın”, Kaynak Yayınları, yeni ek­lemelerle, gözden geçirilmiş ve yeniden düzenlenmiş üçüncü basım. İstanbul. Man 1997. 2) Batı’daki söyleniş tarzıyla “Bible” sözcüğü Eski Ahit -ki Yahudilerin Tevrat’ını kap­sar- ile Yeni Ahit -ki Hıristiyanların İncil’ini kapsar- deyimlerini içine alan bir sözcüktür. “...’Kutsal Kitap’ gerçekten kutsal mıdır? Gerçekten Tanrı’nın solleri inidir? (Hayır) İncil’de kutsal olan bir şey olmadığı gibi, bu kitap Tanrı sözleri de değildir. Bu kitap, Tanrı’dan esin­lenmiş azizler tarafından değil, iktidara susamış (muhteris) pa­pazlar tarafından yazılmıştır... İncil, Tanrı sözleri değil, put­perestlik dönemine ait kaynaklardan a sı n imiş (şeylerle dolu bir kitap’tır)... Bu yukarıda belirttiğim örnekler, Batı dünyasının iki yüz yıllık bir tarih süreci içerisinde, dinsel eleştiri yoluyla aşama yapmasına vesile olan düşünce tarzı konusunda verilebilecek nice sayısız örneklerden sadece ikisidir. Kuşku edilemez ki, Batı uygarlığının fikirsel gelişmesini sağlayan şey, “kutsal” bilinen kitapların (örneğin, “Tevrat” ve “İncil”in) en insafsız denebilecek şekilde eleştirilebilmesi ve bu sayede aklın özgürlüğe erişebilmesidir. Çünkü, “eleştiri” dediğimiz şey, her türlü gelişmenin iksiridir. Eleştiriden yoksun kalan, tartışılamayan her şey, gerilikler içinde yok olmaya, yok olana dek kendisiyle ilgili her şeyi ilkellikler içinde tutmaya mahkumdur. Bu oluşum, gökten indiği sanılan ve “kutsal” diye adlandırılan kitaplar için de böyledir. Yahudilik, Hıris­tiyanlık ve Müslümanlık gibi “semavi” dinlerin kitapları (yani Tevrat, İncil ve Kur’an} içerisinde eleştirel akıl süzgecinden geçirilmeyen tek kitap Kur’an’dır. Tevrat ve İncil, bu dinlerin kendi salikleri tarafından, yüzyıllar boyunca tartışılabildiği, hallaç pamuğu atılır şekilde eleştirilebildiği, hatta “uydurmadır”, “yalandır” diye inkar ya da alay konusu edilebildiği halde, Kur’an böyle bir sınava, böyle bir denemeye, böyle bir elemeye muhatap kılınmamıştır. Bunun başlıca nedenlerinden biri, Muhammed’in Kur’an konusunda hiçbir eleştiriye olanak tanımaması, bu yasaklamayı Tanrı’dan geldiğini söylediği korkutucu hükümlere da-yatmasıdır. Her ne kadar henüz güçsüz bulunduğu Mekke döneminde de, aleyhte konuşanlara karşı sert çıkışlar yapmakla beraber, asıl Me­dine’ye geçtikten sonra, oradaki Yahudilerin ya da “müşrik” Arapların kendisini birtakım sorularla güç durumda bırakmaları ve kendi ta­raftarlarından bazı kimselerin de soru sormaya kalkışmaları üzerine, soru sorulmasını kendisi bakımından çok sakıncalı bulmuş ve ya 3) Lloyd M. Graham, Deceptions and Myths of the Bible. Is the Holy Bible Holy? Is it the Word of God?, Bell Publishing Co., New York. 1979. s. l, 5. saklamıştır; soru sormak ve din verilerini tartışmak gibi davranışları “kafirlik” saymıştır. Yahudilerin vaktiyle kendi peygamberlerine (ör­neğin, Musa’ya) sorular sorduklarını hatırlatarak, “Hayır... Siz. ona benzer, öyle boş, kafirane, anudane taleplerde bulunmazsınız...” şek­linde konuşmuş, bu konuda Tanrı’dan vahiy geldi diyerek Bakara Suresi’ne şu ayeti koymuştur: “(Ey Müslümanlar!) Yoksa siz de, daha önce Musa’ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değiştirirse, şüphesiz dosdoğru yoldan çıkmıştır” (Bakara Suresi, ayet 108)4 Soru sormanın ve peygamberlerle tartışmanın kötü bir şey oldu­ğunu, Tanrı’nın insan denilen yaratığı bu bakımdan hor gördüğünü anlatmak amacıyla Kur’an’a. şu tür ayetler eklemiştir: “Andolsun ki, biz bu Kur’an’da, insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat, tartışmaya en çok düşkün, varlık insan olmuştur (insanın en çok yaptığı şey, tartışmasıdır)... “ (Kehf Suresi, ayet 54-56). Kur’an’a. koyduğu hikaye ve masalların pek çoğu, soru sormanın kötülüğünü, peygamberlere soru sormadan baş eğmek gerektiğini dile getirir nite­likte şeylerdir. Bunlardan biri, Musa ile Hızır hikayesidir ki, Kuranın Kehf Suresi’nde anlatılmış olup, kitabımızın diğer bölümlerinde baş­ka vesilelerle ele alınmıştır. Burada, konumuzla ilgili olarak kısaca özetlenmeye değer: Bir vakit Musa, gençten birisine, “Durup din­lenmeyeceğim, ta iki denizin birleştiği yere kadar vuracağım” der ve onunla birlikte iki denizin birleştiği yere gider (Kehf Suresi, ayet 60-61). Ve oralarda birine rastlar ki, Tanrı bu kişiye vahiy ve peygam­berlik vermiştir. Hızır Peygamber olduğu anlaşılan bu kişiye Musa, “Sana öğretilenden, bana doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?” diye sorar (Kehf Suresi, ayet 66). Musa’nın bu sorusuna Hızır, soru sorulmaktan hoşlanmadığını anlat­mak üzere şöyle yanıt verir: “Eğer bana tabi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma” (Kehf Suresi, ayet 70). Sonra birlikte yürümeye başlarlar ve bir gemiye bi- 4 Bu konular için bkz. Bakara Suresi, ayet 108, Diyanet Vakfı Kur’an çevirisi; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.l, s.463. nerler. Fakat, biner binmez Hızır gemiyi deler; Bunu göçen Musa da­yanamaz ve “Halkı boğmak için mi gemiyi delilin?” diye sorar. Hızır kızar ve “Ben sana benimle beraberliğe sabredemezsin demedim ini?” der. Musa özür diler ve “Unuttuğum şeyden dolayı beni azarlama...” diye cevap verir (Kehf Suresi, ayet 71-73). Sonra yürümeye devam ederler. Bir erkek çocuğu görürler. Hızır hemen çocuğu öldürür. Musa yine dayanamaz ve şöyle konuşur: “Tertemiz bir canı, bir can karşılığı ol­maksızın (yani o kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın” (Kehf Suresi, ayet 74). Hızır yine Musa’ya kızar ve “Ben sana, benimle beraber (olacaklara) sabredemezsin demedim mi?” der (Kehf Suresi, ayet 75). Musa özür diler ve şöyle der: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Hakikaten benim tarafımdan (ileri sürülebilecek) mazeretin sonuna ulaştın.” (Kehf Suresi, ayet 76). Yine yürürler ve bu kez bir köye varırlar. Köy halkından yiyecek isterler, fakat köy halkı onları misafir etmekten kaçınır. Orada yıkılmak üzere bir duvar bulunmaktadır. Hızır, hemen bu duvarı doğrultur. Bunu gören Musa, soru sormayacağına dair vermiş olduğu sözü yine unutup, Hızır’a, “Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın” der (Kehf Suresi, ayet 77-78). Hızır artık anlar ki, Musa sab­redenlerden değildir. Ve işte ona, soru sormanın ve sabırsız kalmanın doğru bir şey olmadığını öğretmek için, bütün bu yaptıklarının ne­denlerini bildirir. Söylemesine göre, gemi, denizde çalışan yoksul kim­selerin malı olup, onu bir kral gasp etmek niyetinde olduğu içindir ki, ge­miyi delip yaralamıştır; böylece yoksullara hizmette bulunmuştur! Erkek çocuğu öldürmüştür, çünkü öldürmemiş olsa bu çocuk kendi ana ve babasını dinden çıkaracaktır. Köydeki duvarı, yıkılmak üzereyken doğrultmuştur. Çünkü, bu duvarın altında, iki yetim çocuğun hazineleri vardır. Babalan bu hazineyi onlara bırakmıştır. Ve Tanrı istemiştir ki, o iki çocuk ergin çağa gelsinler ve Tanrı’dan rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar! Bunları anlattıktan sonra Hızır, Musa’ya şunu bildirir ki, bütün yaptığı bu işler kendinden değil, Tanrı’dandır, Sonuç olarak Hızır şunu söyler: “İşte, hakkında sabredemediğin (ve soru sorduğun) şey­lerin içyüzü budur” (Kehf Suresi, ayet 79-82). Yani ona şunu öğretmek ister ki, Tanrı’ya, hiç soru sormadan ve sabır göstererek baş eğmek ge­rekir. Her ne kadar Muhammed, zaman zaman kendisine soru so­rulmasını istermiş gibi görünerek, “Her kim bancı bir şey sorarsa be­hemehal haber vereceğim. Babasının kim olduğunu sorsa bile” de­mekle beraber,5 din konularında (özellikle Kur’an üzerinde) tartışma olasılığına fırsat bırakmamıştır. Örneğin, “ceza günü”nün ne zaman geleceğini, “kıyamet”in ne zaman kopacağını soranlara, bu soruları yüzünden ateşe atılacaklarını söylerdi. Taberi’deki rivayete göre de bir gün halka şöyle demiştir: “...Sizden önce gelenler hep pek çok sormaları ve neticede peygamberlerine muhalefet etmeleri yüzünden helak olmuşlardır...” Hele kişilerin soru sormalarını, özellikle Tanrı hakkında ya da yaradılış konularında bilgi edinmeye çalışmalarını, şeytanın tahrikine (dürtmesi nedenine) bağlar ve şöyle derdi: “Sizden herhangi birinize şeytan gelir de: ‘(Şunu) şöyle kim yarattı? (Şunu) böyle kim yarattı? En sonu: Rabb’ini kim yarattı?’ diye vesvese verir. İmdi şeytanının vesveseni Rabb’ınıza kadar erişince o vesveseli kişi hemen ‘Euzü bi’llai mine-ş-şeytani’r-racim’ diyerek Allah’a sığınsın. Ve vesveseye son versin, 7 Yine bunun gibi kendisine, Tevrat’ın tüm olarak indirildiğini söyleyen ve “Neden sana Kur’an tümü itibariyle indirilmez de parça parça indirilir” şeklinde soru soranlara çok içerlerdi. Neden dolayı Kur’an’ın tüm olarak indirilmediğini açıklamak üzere gerekçe bu­lamadığı için, tartışmaya girişmezdi; sadece Tanrı’nın, soru soranları “inkarcılar” vq “kafirler” olarak tanımladığını söylerdi. Bununla ilgili olarak Kur’an’a. koyduğu ayetlerden biri şöyledir: 5) Bir öğle namazını kıldırdıktan sonra Muhammed minbere çıkıp kıyamet gününden söz et­meye başlar ve “Bunu bir şey sormak isteyen varsa şimdi sorsun. Bu makamımda durduğum müddetçe bana her ne sorarsanız (hemen) haber vereceğim” der. Orada otu­ranlardan biri “Benim babam kimdir?” diye sorar. Muhammed kendiside, “Baban Huzafe’dir” diye cevap verir (bkz. Sahih-i.... Hadis No. 323, c.2, s.481: ayrıca bkz. Saluh-i..., Hadis No. 81, c. l s.94). Ancak, onun bunun babalarının adını bilir görünmekle beraber, bazı durumlarda kendisini güç durumda bırakacak habersizlikte bulunurdu. Örneğin, gerdanlık olayında Ayşe’nin suçsuz olduğunu bilememiş, bir ay boyunca onun­la dargın kalmış, daha fazla ondan uzak duramayacağını anlayınca en sonunda Tanrı’dan ayet geldi diyerek kadıncağızın suçsuzluğunu ilan etmiştir. Bu konuya diğer kitaplarımda. özellikle Serini ve Kadın adlı kitabımda değindiğim için burada fazla dur­mayacağım. 6) Alıntı için bkz. Sahih-i..., c.2. s.483. 7) Buhari’nin Ebu Hüreyre’den rivayeti için bkz. Sahih-i.... Hadis No. 1353. c.9. s.54. “(Ey Muhammed!): ‘Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?’ dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okurduk” (Furkan Suresi, ayet 32). Dikkat edileceği gibi burada, Kur’an’ın neden dolayı peyderpey in­dirildiğinin mantıklı bir nedeni belirtilmiyor. Her ne kadar yorum­cular, Kur’an’ın parça parça indirilmesinde yarar bulunduğunu söylerlerse de,8 bu iddialarının tutarlı olan bir yönü yoktur. Çünkü, Kur’an’ın tüm olarak indirilmemiş olması yararlı değil, sakıncalı olmuştur; bu yüzden nice olumsuz durumlar ortaya çıkmıştır. Öte yandan “eleştiri” denen şeyin bir bakıma Kur’an’ı tartışmak ve muhtemelen değişikliğe sokmak ya da yalanlayıp inkarlamak gibi so­nuçlar doğurabileceğini bildiği için, kendisiyle tartışmaya kalkışanları yıldırmak amacıyla “lanetleşme” yolunu seçmiş ve Tanrı’dan şu tür va­hiylerin geldiğini söylemiştir: “(Ey Muhammed!) Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: ‘Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı, biz de ‘kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah’tan yalancılar üzerine lanet dileyelim’...” (Ali İmran Suresi, ayet 61). Yorumcuların bildirmelerine göre, Kur’an’ın bu ayetinin adı “mübahele ayeti”dir ki, Muhammed ile tartışmaya kalkışacak olanların “lanetleşmeyi” göze almalarını öngörür. Daha başka bir deyimle, “Bir me­selede haklı olanın ortaya çıkması için karşılıklı lanetlenmek” anlamın­dadır. Anlaşılan o ki, “lanetleşme” işi, herhangi bir konuda Muhammed ile tartışmaya girişmek isteyenleri korkutmuş, bu işten vazgeçirtmiştir. Çünkü, güya Tanrı Muhammed’den yana olduğu için, Muhammed ile lanetleşmek korkulu bir şey olarak görülmüştür. Söylendiğine göre Necran Hıristiyanlarından bir heyet, İsa’nın babasız doğduğuna dair Kur’an’da yer alan ayetlerle ilgili olarak bazı iddialarda bulunmuşlar, 8) ELMALILI H. YAZIR, AGE, C.5, S.3584. 36 bunun üzerine Muhammed, onları lanetleşmeye çağırmıştır. Fakat, güya Necranlılar, bunu göze alamayıp Muhammed’in koruması altına girmeyi tercih etmişlerdir.9 Fakat, Muhammed, sadece “lanetleşme” hükmünü yerleştirmekle yetinmemiştir; bir de Kur’an üzerinde tartışanların, Kur’an’ı eleştiren­lerin “kafir” sayılıp cehennemi boylayacaklarını da bildirmiştir. Nice örnekten biri olarak Kur’an’a koyduğu şu ayeti okuyalım: “Allah’ın ayetleri hakkında tartışanlara bakmadın mı? Nasıl döndürülüyorlar (onu tasdike yanaşmıyorlar). Onlar, kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlardır. Onlar yakında (gerçeği) anlayacaklar! Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde, sıcak suya sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır” (Mü” mi n Suresi, ayet 69-72). Yine bu doğrultuda olmak üzere Kur’an’ın “eşsiz” bir kitap olduğunu ve onu, şu veya bu şekilde inkara yönelecek olanların, “bunun sonucuna katlanmak zorunda.kalacaklarım” bildirmişin (örneğin bkz. Fussilet Su­resi, ayet 41). Yine bunun gibi, Kur’an ile iş görmeyen ya da hükmetme-yenlerin “kafir” ve “zalim” olduklarını bildirmiştir (Maide Suresi, ayet 44-45). Bununla da kalmamış, bir de, Kur’an’ı kısımlara ayırmanın ve kısımlardan bir bölümünü benimseyip bir kısmını reddetmenin ya da hatta Kur’an’a “şiir kitabı” ya da “kehanet” ya da “masaldır” demenin Tanrı azabına uğrayacaklarını söylemiştir (Hicr Suresi, ayet 90-91). Yine bunun gibi, Kur’an’ın Tanrı sözleri olup ebediyetler boyunca in­sanlar tarafından hiçbir şekilde eleştirilemeyeceğini, değiştirilemeyece­ğini anlatmak amacıyla Tanrı’nın şöyle konuştuğunu bildirmiştir: “...Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamı beğendim...” (Maide Suresi, ayet 3). Yorumcuların açıklamalarına göre Muhammed bu ayeti, ölümünden seksen bir gün önce yerleştirmiştir; yerleştirirken de “peygamberlik” görevinin sona ermek üzere olduğunu, artık Tanrı’nın vahiy indirmeyeceğini, Müslümanların Tanrı’dan başkaca “tebligat” beklememeleri gerektiğini ve Tanrı’dan gelmiş olan vahiylerin değiştirilemeyeceğini, “nesli edi­lemeyeceğini” (kaldırılamayacağını) bildirmiştir. 9) Diyanet Vakfı’nın Kur’an çevirisinde Al-i İmran Suresi’nin 61. ayetiyle ilgili açıklamaya bakınız. Her ne kadar İslamcılar, Tanrı’nın “...hiçbir (Tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru bir kitap” (Kehf Suresi, ayet 1) olarak indirdiği Kur’an’ın eleştirilmeye ihtiyacı bulunmadığını, esasen eleştiri yoluyla 3İr şekilde “yıkılamaz” bir kitap olduğunu söylerlerse de, Kur’an konusunda “akılcı” bir tartışmaya girişilmesine yanaşmazlar; Kur’an üzerinde tartışma yapmayı, Tanrı’ya ve Muhammed’e hakaret sayarlar ve tartışmaya girişenleri dinsizlikle suçlarlar. Çünkü, tartışma ve eleştiri yoluna girildiği an, bu kitabın sarsıntıya uğrayacağını ve muhtemelen temelden yıkılacağını herkesten iyi bilirler. Bu yüzden her türlü eleştiri ve tartışmaya karşı olup, bu yola gidenleri Tanrısızlıkla suçlamaktan, dehşet verici usullerle korkutmaktan geri kalmazlar. Bu konuda öne sürdük-gerekçeleri, Kur’an’a ve Muhammed’in tutum ve davranışlarına dayatırlar: Kur’an ayetlerinin “uydurma”, “yalan” ya da “başka kitaplardan aktarma” şeyler olduğunu söyleyenlere karşı Muhammed’in tutumu, a ilk anlardan itibaren çok sert ve yıldırıcı olmuştur. Her ne kadar üz güçsüz bulunduğu ve kendi aleyhinde konuşanları kılıçla susturma olasılığına sahip olmadığı dönemlerde (özellikle Mekke döneminde) kendisine, “Sen sadece uyduruyorsun” ya da “...bu (Kur’an) uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir...” (Sebe1 Suresi, t 43) ya da “...(Bu ayetler Muhammed’in), başkasına yazdırtıp da dişine sabah akşam okunmakta olan, öncekilere ait masallardır” Furkan Suresi, ayet 5) ya da “...Bu (Kur’an) insan sözünden başka şey değil(dir)...” (Müddessir Suresi, ayet 21-25) şeklinde konu­lara karşı, Tanrı’nın, “Ben onları cehenneme sokacağım”(10) şeklinde tehditlerde bulunduğunu bildirerek (11) nispeten yumuşak bir 10) Örneğin, “Ey Muhammed! Allah’ın ayetleri üzerinde tanışanları görmez misin? Nasıl da ‘indürülüyorlar (onu tastike yanaşmıyorlar)! Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir (ki), boyunlarında daimi halkalar ve zincirlerle kaynar suya sürülür, sonra ateşle yakılırlar...” (Mü’min Suresi, ayet 69-72) gibi ayetler vardır 11) Ya da Tanrı’ndan. “.. .Hayır öyle değildir, ama onların çoğu bunu bilmezler. Ey Muhammed. De ki. ‘Kur’an’ı (Cebrail). Rabbi’nin katından, inananların inançlarını pekiştirmek üzere erkle indirmiştir” (NahI Suresi, ayet 101-102 ya da bkz. Necm Suresi, ayet 1-18) şeklinde ayetler geldiğini söylemiştir. tutum takınmışsa da,12 giderek güçlendikten (özellikle Medine’ye geçtikten) sonra, bu tutumunu değiştirip dehşet saçıcı bir siyaset izler ol­muştur; o kadar ki, kendisini ya da Kur’an’ı eleştiren veya inkar edenleri “inkarcılar” olarak suçlayıp, taraftarlarını onlara karşı saldırtmak üzere Kur’an’a, “Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkarcılarla savaşın! Sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmek­ten sakınanlarla beraberdir...”(Tevbe Suresi, ayet 123-125) şeklinde ya da “Ey Muhammed! Allah’ın ayetleri üzerinde tartışanları görmez mi­sin? Nasıl da döndürülüyorlar (onu tastike yanaşmıyorlar)! Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bilecek­lerdir (ki), boyunlarında daimi halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar...” (Mü’min Suresi, ayet 69-72) gi­bi (ve daha nice) ayetler koymuştur. Daha başka bir deyimle, Kur’an’ı eleştirmenin “Tanrı sözlerini inkar” anlamına geldiği inancını yerleş­tirmekle, bu konularda tartışma olasılığını kökünden yok etmiştir. O tarihten bu yana İslamcılar, “eleştiri” işlemini, bir bakıma Kur’an’ı “inkar”, “yalanlama” ya da “tahrif” (değiştirme) anlamında kabul ettikleri için, eleştiricilerin karşısına Muhammed’in bu korkutucu ve yasaklayıcı hükümleriyle çıkmışlardır ki, bunlardan bazıları şöyledir: “O gün, her ümmet içinden ayetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplarız da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevk edi­lirler. Nihayet (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: ‘Siz benim ayetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi? Yaptıkları haksızlıktan ötürü (azaba uğrayacaklarını bildiren) o söz gerçekleşmiştir; artık onlar konuşamazlar’...” (Nemi Suresi, ayet 83-85). 12) Örneğin Kureyş ileri gelenlerinden Velid b. Muğire’nin, “Bu Kur’an olsa olsa (si­hirbazlardım öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil” şeklinde konuştuğunu duyan Muhammed, Tanrı’dan vahiy geldi diyerek Kur’an’a, “Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağını!.. Ben onu sekara (cehenneme) sokacağını. Sen biliyor musun sekar nedir? Hem (bütün bedeni helak eder. hiçbir şey) bırakmaz, hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o. İnsan derisini kavurur...”(Müddessir Suresi, ayet 17-28) şeklinde ayetler koymuştur. Yine bunun gibi Tanrı’nın kendisine verdiğini söylediği “ilmi” (“vahiy”leri) ve “hidayeti” kabul etmeyenleri, yağmur suyunu üstünde tutmayan kaypak toprağa benzetmiştir.1- Ve işte bütün bunlardan dolayıdır ki, Kur’an, şu ya da bu şekilde Eleştirilemez ve akıl süzgecinden geçirilemez bir kitap olmuştur; eleştirilemediği içindir ki, “Kur’an eğitimi”, l 400 yıl boyunca, düşünme gücünü baltalayıcı ve fikirsel gelişmeyi yok kılıcı bir nitelik taşımıştır. Her ne kadar 1400 yıllık İslam tarihi içerisinde iki yüz yıllık “İslam uy­garlığı” diye bir şeyden söz edilir ve bu uygarlığın “Kur’an” sayesinde ya da Kur’an’a dayalı olarak ortaya çıktığı sanılırsa da, tamamen yanlıştır. Çünkü, “İslam uygarlığı” denen şey, Kur’an’dan kaynaklanmış ola­rak ortaya çıkmış değildir; Kur’an dışı (ve özellikle Eski Yunan’dan kaynaklanmış) olarak ortaya çıkmıştır. Bunun böyle olduğunu bizzat İslam yazarları ve düşünürleri ortaya koymuşlardır. Yine her ne kadar İslam dünyasının büyük düşünürler ve bilim adamları yetiştirdiği ve bunlar arasında, Razi, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşt, İbn Haldun, al Kindi vd... gibi nice örneklerin Batı dünyasını et­kiledikleri doğru olmakla beraber, bu simalardan hiçbirisi Kur’an’ı kay­nak edinip ilim yapmış değildir; çünkü, Kur’an ile gerçek anlamda ilim yapılamayacağını en iyi onlar bilmişlerdir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’a. bağlıymış gibi görünmekle beraber (çünkü, aksi takdirde din­sizlikle suçlanıp yok edilebilinirlerdi), gerçekte Kur’an’dan yararlanarak değil, Eski Yunan kaynaklarından feyz alarak ilim yapabilmişlerdir. Ya­parken de çoğu kez, belli etmeden, Kur’an’a aykırı ve Kur’an verilerine ters düşer şekilde iş görmüşlerdir. Diğer yayımlarımızda (özellikle Aydın ve “Aydın” adlı kitabımızda) değindiğimiz gibi, eğer Kur’an’ı dışlamamış ve sadece Kur’an’a dayalı olarak ilim yapmaya kalkmış ol­salardı, o ünlü yapıtlarından hiçbirini sergileyemezler, “müneccim başlılıktan” öteye geçemezlerdi. Nitekim, Farabi ve İbn Sina gibi nice ün­lüler, Eski Yunan’ın fikir zirvelerini, örneğin, Aristo’yu yüzlerce kez oku­duklarını söylemekle övünmüşlerdir. “Faylasuf al Arab” diye ün salan al-Kindi (ö. İS 819), Aristo’yu, başına taç yapmıştır. Arap dilinde 13 BUHARI’NIN EBU MUSA’DAN RIVAYETI IÇIN BKZ. SAHIH-I..., HADIS NO. 70,.C.L, S.81. 40 yazılmış en büyük tıp ansiklopedisi olarak kabul edilen Havi adlı yapıtın yazarı Razi (İS 865-932), “Kutsal sayılan kitaplar (ilim açısından) değersiz kitaplardır. Eflatun, Aristo, Öklit, Hipokrat gibi eski (bilginlerin) yazılan insanlığa çok daha yararlı olmuştur” di­yebilmiştir. İbn Sina (İS 980-1037), tıp alanında şöhret yapan al-Şifa adlı kitabının hemen her satırını, Eski Yunan’ın tıp bilginlerinin (örneğin, Galen’in, Hipokrat’ın) görüşlerine atıflarla pekiştirmiştir. al-Cahiz (İS 776-869), Kitabü’l-Hayavan adlı ünlü yapıtında, İslam uygarlığının Eski Yunan’ın bilim kaynaklarına dayalı olarak ortaya çıktığını anlatmak üzere vaktiyle şöyle konuşmuştur: “Eğer ebedi hikmetlerle dolu Eski Yunan kaynaklarına sahip ol­masaydık, eğer bu yapıtlarla korunan ve bize aktarılan, geçmişi önümüze koyan ve başkaca hiçbir şekilde- bilmemize imkan bu­lunmayan bilim dünyasından habersiz kalsaydık, şimdi eriştiğimiz her bilgiden yoksun olurduk. Eğer Eski Yunan bilimleriyle zenginleşmemiş ve bu kaynaklan temel edinmemiş olsaydık, bilgi ha­mulemiz son derece zavallı kertede kalır ve sınırsız güçlüklere uğrardık. Ve eğer sadece kendi kaynaklarımızın ve kendi çabaları­mızın sonuçlarıyla yetinme zorunluluğunda kalsaydık, bilgi dağar­cığımız gerçekten kısır kalır ve bu yüzden bilimsel uygarlık giri­şimini yitirmiş olurduk....” Bu gerçeği yansıtan sadece al-Cahiz değildir; onun gibi daha niceleri aynı görüşte olmuşlardır. Kapalı bir dille anlatmak istedikleri şudur ki, şeriat verileriyle, daha doğrusu Kur’an’ı kaynak yapmak şeklinde bilim uygarlığı yaratmak mümkün değildir. Bu vesileyle şunu da eklemek gerekir ki, Emevi hükümdarları, (özel­likle Muaviya) yönetim işlerinde bile Hıristiyanların tecrübelerinden ya­rarlanmışlardır. Söylendiğine göre “..Aramı Bizans tipinde Hıristiyan kültürünün Müslüman muhitine nüfuzu bu devirde başlar ki, bu tesir ka­rakteristik İslam medeniyetinin teşekkülünde etken olmuştur”.14 Yine tekrar edelim ki, İslam uygarlığı diye bilinen dönemin yaratıcılarından hiçbiri Kur’an’ı kaynak edinerek ilim yapmış değildir; hepsi de Eski Yunan’ın akılcı bilim yapıtlarından yararlanarak iş görmüş 14 İslam Ansiklopedisi, c.6. s.244. lerdir. Kur’an’a bağlı olarak iş görenler de, Kur’an dışı kaynaklardan -ki genellikle Eski Yunan kaynaklandır- beslenerek olumlu denebilecek bir düşünce yoluna girebilmişlerdi: İbn-i al-Arabi’nin ve benzerlerinin yaptıkları gibi. (Bu konuda daha fazla bilgi için benim Aydın ve “Aydın” ve Şeriat Devleti’nden Laik Cumhuriyet’e adlı kitaplarıma bakınız.) Öte yandan Abu Hanife gibi İslamda mezhep kurmuş olanlar bile. ahlaki ve insani sayılabilecek düşüncelere hep şeriat dışı değer ölçüleri sayesinde yönelebilmişlerdir. Örneğin, Kur’an’da. Müslümanların, “kafir”lere üstün tutuldukları ve İslamdan başka bir dine yönelenlerin sapık sayıldıkları yazılı bulunduğu halde, Abu Hanife, insan varlığını bu acı­dan değil, soyut anlamıyla, yani “insan” olarak kabule eğilimli görünmüştür. Örneğin, İslam şeriatının insafsız ve “gayri insani” cezalarını, bu eğilim sayesinde yumuşatma yolunu aramıştır. Kur’an’ın hırsızlık suçu için öngördüğü “bilek kesme” cezasını eleştirirken yaptığı budur. Nasıl ki Eski Roma hukuk sisteminde, birbirinin mallarını gasp eden kan ve kocaya, adi hırsızlık suçuna uygulanandan daha farklı ve hafif cezalar uygulanıyor idiyse, Abu Hanife de buna benzer bir usulün Kur’an’daki bilek kesme cezası yerine uygulanmasını öngörmüştür.’5 Kuşkusuz ki, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi diğer dinlerin kitapları da, insan aklını zincire vurmak ve özgür düşünce sistemine engel yaratmak gibi olumsuz sonuçlar yaratmaktan geri kalmamışlardır. Ancak, Batı dünyası, eleştiri yoluyla bu kitapların egemenliğine son verip, akılcılığı üstün kılmış, aklı vahyin önüne almış ve bu şekilde sınırsız gelişmelere yönelebilmiştir. Eğer İslam dünyası da buna benzer bir şeyler yapıp Tanrı- ve “Peygamber” sözleridir diye ortaya ko­yulan şeyleri akıl süzgecinden geçirebilseydi, yani eleştirel aklı reh­ber edinseydi ve bu sayede Akıl Çağı’na erişebilseydi, bugün her alanda yeryüzünün en geri kalmış “ülkeler yığını” olmazdı. Bu sonuç, hiç kuşku edilmemelidir ki, şeriat verileriyle (örneğin, Kur’an’la) ne bilimsel, ne fikirsel, ne sosyal, ne demokratik ne de ekonomik ge­lişine sağlanamayacağının en kesin kanıtıdır. Nitekim, ilerideki bö­lümlerde göreceğiz ki. Kur’an, her şeyden önce Muhammed’in günlük siyasetinin ve gereksinimlerinin ürünü niteliğini taşıyan bir kitaptır. 15 Abu Hanife, Muhtasar-ül-Kuduri, Kitab-ül Sirkti; ayrıca bkz. A.F. Von Kranıcr. 0Tlıe Oıieut Under the Caliphs. transl. by S.K. Bukhsh, University of Calctıtta. 1920, s.398 vd. Öte yandan biçim ve içerik bakımından eleştirildiği takdirde bilimselliğe ters düşen verilerle, çelişmelerle, tertipsizliklerle, uyumsuzluk­larla (insicamsızlıklarla), tutarsızlıklarla ve hatta yanlışlarla doludur. Bu nitelikteki bir kitabın, hiç yanılmaz ve her şeyin en mükemmelini bilir diye tanımlanan bir kaynaktan gelmiş olduğunu kabul etmek kolay değildir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’ı eleştiriden geçirmenin, toplumu akılcı düşünce ve fikirsel gelişme rayına sokmak demek olacağından hiç kimsenin kuşkusu bulunmamalıdır. Ve işte bu amaçladır ki, Kur’an’ın Eleştirisi adlı bu kitabı hazırlamış bulunmaktayız. Pek muhtemeldir ki, şeriatçılar. Kur’an ile ilgili her türlü eleştiriyi “hakaret” niteliğine sokmak konusundaki o şeytani ustalıklarıyla ve küfürleriyle bu kitabın yazarına saldırmak için yeni fırsatlar yaratmakta kusur etmeyeceklerdir. Onlara derim ki, bu tür saldırganlıkları terk etmedikçe, bu tür ilkelliklerden vazgeçmedikçe, ne kendileri ne de bu toplum için geriliklerden, sefilliklerden, rezilliklerden, haysiyet yitirici yenilgilerden sıyrılmak mümkün olamayacaktır. http://www.turandursun.com/index.php?option=com_content&view=article&id=489&catid=45:kuranin-elestirisi&Itemid=122