Din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2011 Salı

“Çelişkili” Hükümlerle Verilen Din ve Bundan Doğma Olumsuz Sonuçlar

“Çelişkili” Hükümlerle Verilen Din ve Bundan Doğma Olumsuz Sonuçlar Şeriat hükümlerinin çelişkilerle, tutarsızlıklarla dolu oluşunun yarattığı sakıncalar sınırsız denecek kadar çoktur. Bu sakıncalar, hem yaşam sorunlarına çözüm bulamamak ya da bu sorunları olumsuz sonuçlara bağlamak açısından, hem de asıl kişileri akılcı gelişmeden ve düşünme gücünden yoksun bırakmak bakımından söz konusudur. Kısaca özetlemeye çalışalım.
I) YAŞAM SORUNLARINA ÇÖZÜM BULMA GÜÇLÜĞÜ YARATMAK BAKIMINDAN, ÇELIŞKILER SISTEMININ ORTAYA ÇIKARDIĞI SAKINCALAR
Çelişkiler sisteminin yarattığı olumsuzlukların başında, birbirleriyle çatışan hükümlerden hangisinin uygulanacağının bilinememesi gelir ki, bu da yaşam sorunlarını çözümlenemez durumda kılmaya yeterlidir. İslam tarihi bunun örnekleriyle doludur. Bırakınız sıradan ya da halktan kişileri, ulema sınıfı da bu yüzden, çoğu zaman ne yapılması gerektiğini kestiremez durumlarda kalmışlardır. Daha ilk zamanlarda bile, Ashabı Kiram’in,’ birtakım önemli sorunlar karşısında ne yapacaklarını bilemeyip sorulara hemen yanıt veremediklerini ve işi “talik” ettiklerini, İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz. Örneğin, Hulefayı Raşidin’den sayılan Osman b. Affan bile Kur’an’daki çelişmeler karşısında çoğu kez kararsız kalmış, önüne getirilen sorunları çözümleyememiştir. Nitekim önemli bir konu olarak kendisine, iki kardeşin “mülki yeminde cem’i caiz olup olmadığı” sorulduğunda, “Ne bileyim? Bunu (Kur’an’daki) bir ayet
l “Ashabı Kiram” deyimi Muhammed’i görmüş, onunla konuşmuş olanlar için kullanılan bir deyimdir.
helal, öbür ayet de haram kılmıştır” demiş ve işin içinden çıkamaz durumda kaldığını bildirmiştir.2 Abdullah İbni Amr ise, çelişmeler yüzünden“nezir3 gününün bayrama rastlaması halinde ne yapılması gerektiği” konusunda kararsız kalmıştır. Nitekim, kendisine, “Pazartesi günleri oruç tutmayı nezreden bir kimsenin nezir günü bayram gününe tesadüf ederse, bu adamın vaziyeti ne olur?” diye sorulduğunda, “Ne bileyim? Bir tarafta Allah nezrin yerine getirilmesini emrediyor, öbür tarafta da Resulullah bayram günü oruç tutmayı yasak etmiştir” diyerek kararsızlığını bildirmiş ve fetva vermekten çekinmiştir.4 Bunlara benzer örnekler çok. Görülüyor ki, Kur’an’ın çelişkili hükümleri, yaşam sorunlarına çözüm bulmak bakımından güçlük yaratmakta!
II)        YAŞAM SORUNLARINI OLUMSUZ SONUÇLARA BAĞLAMAK BAKIMINDAN, ÇELIŞKILER SISTEMININ ORTAYA ÇIKARDIĞI SAKINCALAR
Çelişkiler sisteminin sakıncalı olan yönü, sadece ayetlerin uygulanmasında rastlanan güçlük ve kararsızlık değildir. Sakıncalı olan diğer bir yönü, yaşam sorunlarını “olumsuz” şekilde çözüme bağlama zorunluluğunu yaratmış olmasıdır:
Daha önceki bölümlerde belirttiğimiz gibi, Kur’an’daki çoğu sure ve ayetlerin kesin olarak ne zaman ve nerede “indiği” bilinmez. Nice örneklerden biri olarak hicab ayetini ele alalım! Katade’ye göre, bu ayet Hicret’in 5. yılında inmiştir; Ebu Ubeyde Ma’mer’in söylemesine göre, Hicret’in 3. yılında, İbni Sa’d’ın söylemesine göre ise Hicret’in 4. yılının “Zilkadesinde”,””nazil” olmuştur.6 Bununla beraber hangi surelerin ve ayetlerin Mekke döneminde, hangilerinin Medine döneminde indiği konusunda az çok bir görüş birliği vardır. Bu da ortaya, birbiriyle çelişkili hükümlerden “olumsuz” nitelikte olanların, olumlu olanları yok etmesi gibi bir sonuç doğurmakta. Çünkü, akıl ve mantığın emrettiği şudur ki, herhangi bir hüküm, ancak kendisinden
2  Sahihi...,c.11,s,52.
3 ‘”Nezir” sözcüğü “nezr”kökünden gelme olup “adama” anlamındadır.
4  Sahihi...,c. 1,5.52.
5 “Zilkade”, Arabi ayların on birincisidir.
6  Sahihi...,c. l,s.48.


önce konmuş olan bir hükmü ortadan kaldırabilir. Geleceğe yönelik olarak hüküm iptali diye bir şey yoktur. Bu itibarla çelişme ve çatışma halinde bulunan iki hükümden önce konmuş olanın, sonradan konan hükümle ortadan kaldırılmış olması doğaldır. Bu böyle olduğuna göre, şimdi“Mekke” dönemine ait ayetlerle, “Medine” dönemine ait ayetlerin niteliklerine göz atalım:
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Mekke dönemine ait bilinen ayetler ki “Mekki” diye bilinir, genellikle yumuşak, barışçı, hoşgörülü ve insaflı gibi görünen ayetlerdir. Buna karşılık daha sonraki Medine döneminin ayetleri ki “Medeni” diye bilinir genellikle şiddet, ölüm ve dehşet saçıcı, sert, saldırgan, hoşgörüsüz, insafsız nitelikte ayetlerdir. Bu itibarla “Mekki” ayetlerle “Medeni” ayetler çoğu zaman tam bir çelişme halindedirler. Daha önce belirttiğimiz gibi, bunun da nedeni, Mekke dönemindeyken Muhammed’in, henüz güçlenmemiş olmasıdır. Güçlenmediği için kılıç yoluyla, yani zor kullanarak ve şiddete başvurarak iş görme olasılığından yoksundu. Buna karşılık Medine’ye geçince yavaş yavaş güçlenmiş ve bu sayede şiddet siyasetine yönelmiştir. Nitekim, bunun böyle olduğunu anlamak için, daha önceki sayfalarda belirttiğimiz çelişkili hükümleri şöyle bir göz atmak yeterlidir. Örneğin, Mekke döneminde indiği kabul edilen Gaşiye Suresi’nde hoşgörü niteliğinde görünen şu ayetler var:
“Ey Muhammed, sen öğüt ver; esasen sen sadece bir öğütçüsün. Sen onlara zor kullanacak değilsin... Kim inkar ederse Allah onu... azaba uğratır... Hesaplarını görmek bize düşmektedir” (Gaşiye Suresi, ayet 2126).
Burada Muhammed’in “öğüt verici” olduğu, “kafir”lere karşı zor kullanmaması gerektiği ve “kafır”lerin hesabının Tanrı tarafından görüleceği bildirilmekte.
Ancak, bu aynı Kur’an’ın Medine döneminde indiği kabul edilen Tevbe Suresi’nde,7 İslami kabul etmedikleri için “müşrik”lerin (puta tapanların) öldürülmelerini emreden, yine aynı şekilde ehli kitab’a
7 129 ayetten oluşan Tevbe Suresi’nin son iki ayeti (yani 128. ve 129. ayetler) hariç, diğerleri Medine döneminde inmiş kabul edilir.
(yani Yahudilere ve Hıristiyanlara) karşı savaş açılmasını ve İslami kabul etmelerine ya da “cizye” (kafa parası) vermelerine kadar savaşın sürdürülmesini öngören ayetler var:
“Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekatı da verirlerse anık yollarını serbest bırakın...” (Tevbe Suresi, ayet 5).
Burada, müşriklerin ölüm tehdidiyle İslama sokulmaları emredilmekte. Yine bunun gibi Tevbe Suresi’nin 29. ayeti şöyledir:
“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslam dinini) kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın” (Tevbe Suresi, ayet 29).
Burada da, Tanrı’ya ve Muhammed’e boyun eğmeyen, İslami din olarak benimsemeyen Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı savaş açılması, bu savaşın, onlar tarafından küçülerek “cizye” (kafa parası) verilmesine kadar sürdürülmesi emredilmekte.
Şimdi geliniz yukarıda belirttiğimiz Gaşiye Suresi’nin ayetleriyle Tevbe Suresi’nin ayetlerini karşılaştıralım. Kuşkusuz ki, Gaşiye Suresi’nde yer alan “Ey Muhammed! Öğüt ver, sen sadece öğütçüsün. Sen onlara zor kullanacak değilsin” şeklindeki ayetlerle, Tevbe Suresi’nde yer alan, müşriklerin öldürülmelerini ve Yahudilerle Hıristiyanlara karşı savaşılmasını emreden, yani şiddet ve savaş yolunu öngören yukarıdaki ayetler, birbirleriyle çelişme halindedirler. Zira birinciler höşgörülüğe yer verirmiş gibi görünen, ikinciler ise hoşgörü nedir bilmeyen ayetlerdir. Şimdi ne olacak? Birbiriyle çelişkili ve birbirine ters düşen bu ayetleri, birlikte uygulamak olanağı bulunmadığına göre, bunlardan hangisini geçerli, hangisini geçersiz sayacağız? Eğer, “Birbiriyle çelişen ayetler içerisinde, önce indiği kabul edilen ayetler, daha sonra indiği söylenen ayetler tarafından ortadan kaldırılmıştır” denecek olunursa, bu takdirde Gaşiye Suresi’nin hoşgörü niteliğinde sayılabilecek yukarıdaki ayetlerinin yok sayılıp, Tevbe Suresi’nin, “müşrik”lerin öldürülmelerini ya da ehli kitab’a karşı savaş açılmasını öngören ayetlerinin uygulanması gerekir. Çünkü, Gaşiye Suresi’nin bu ayetleri Mekke dönemine (yani daha önceki döneme), fakat Tevbe Suresi’nin ayetleri ise, daha sonraki Medine dönemine aittir. Böyle olunca, Mekke döneminin hoşgörülü hükümleri (yani Gaşiye Suresi’nin 21., 22., 24. ve 26. ayetleri), Medine döneminin ölüm saçan ayetleriyle (yani Tevbe Suresi’nin 5. ve 29. ayetleriyle) geçersiz kılınmış olacaktır. Nitekim, Muhammed, Mekke dönemindeyken Gaşiye Suresi’nin yukarıdaki hükmü (ya da Kur’an’ın benzeri ayetleri) doğrultusunda olmak üzere iş görürken, yani kendisini “tebliğ edici”, “öğüt verici” gibi gösterirken ve çete göndermek ya da savaş yapmak gibi yollara hiç yönelmemişken, Medine’ye geçtiği tarihten ölümü tarihine gelinceye kadar, hep Tevbe Suresi’nin yukarıdaki ayetleri (ya da Kur’an’daki benzeri hükümler) doğrultusunda olmak üzere kılıç yoluyla iş görmüş, zor kullanmış, yirmi dokuz savaş yapmış, kırk kadar seriye (çete) göndermiş, müşrikleri yok etmiş, kitaplıları (Yahudileri ve Hıristiyanları) kılıçtan geçirmiş ya da yerlerinden sürmüş, esirler, ganimetler almıştır.
Kur’an ın nispeten yumuşak, barışçı ve hoşgörülü gibi görünen ayetleri genellikle Mekke döneminde, buna karşılık sert, dehşet saçan, savaşçı ve hoşgörüsüz ayetleri daha sonraki Medine döneminde kabul edildiğine göre, ikincilerin birincileri yürürlükten kaldırması halinde nasıl korkulu bir sonucun ortaya çıkacağı aşikardır. Nitekim, daha ilk anlardan itibaren Kur’an’ın “olumlu”ymuş gibi görünen ayetleri, “olumsuz” nitelikteki ayetler arasında kaybolup gitmiş ve bu yüzden İslam şeriatı “korkuyla verilen ve kılıç yoluyla yerleştirilen” bir “din”’niteliğine bürünmüştür. İslam şeriatı tarihi, bir yandan Orta Asya’lara, diğer yandan Afrika’nın kuzeyinden İspanya’lara kadar uzanan saldırı ve savaşlarla, kılıçla dehşet saçarak, kan akıtarak dini yaymak, insanları zor kullanarak ve özgürlükten yoksun tutarak yönetmek gibi örneklerle dolu bir tarih olmuştur. Sadece Orta Asya’daki Türklerin, Arap orduları tarafından kılıçtan geçirilerek Müslüman kılınmalarının örneğine göz atmak, bu konuda fikir edinmek için yeterlidir.
Denebilir ki, Kur’an ayetlerinin çelişkili oluşu, yaşam sorunlarına pek olumsuz, pek yıkıcı ve pek kötü bir çözüm bulma sonucunu yaratmıştır.
III)      “DÜŞÜNME GÜCÜ”NÜ YIPRATMAK VE “YARATICI ZEKA”YI YOK KILMAK BAKIMINDAN ÇELIŞKILER SISTEMININ ORTAYA ÇIKARDIĞI SAKINCALAR
Şeriat hükümleri (ve özellikle Kur’an ayetleri) arasındaki çelişkilerin yarattığı en sakıncalı sonuç, insan beyninin körlenmesi, düşünme gücünün yitirilmesi ve bu nedenle kişinin fikren gelişemez, akılcı yönde iş göremez durumlara sürüklenmesi şeklinde kendisini belli eder. Müslüman halkların l400 yıllık bitmeyen gerilikleri, yaratıcı zeka ve düşünme gücünden yoksunlukları, bunun en belirli kanıtıdır. Her vesileyle tekrarladığımız gibi, vaktiyle var olduğu kabul edilen ve iki yüz yıl gibi kısa denilebilecek bir süreyi kapsayan İslam uygarlığını yaratan şey,Kur’an eğitimi ya da İslamın kendisi değildir; Eski Yunan ve Roma kaynaklarıdır. İki yüz yıllık kısa bir süreyi aşmayan bu İslam uygarlığının yapıcıları, Kur’an ile ilim yapılamayacağını bildikleri için, çoğu zaman şeriata bağlıymış gibi görünerek şeriat çemberini aşabilmişler ve Eski Yunan, Roma uygarlıklarının kurucularından yararlanarak ilim yapabilmişlerdir. Bu konu, İslam uygarlığını yaratan bilim adamlarının kendi ağızlarıyla ortaya koydukları bir gerçektir.8 Ve bu bilim adamları, Kur’an kaynağı yerine Eski Yunan ve Roma’nın akılcı bilim kaynaklarını benimsediler diye, kısa zamanda “zındık”Ia ve “dinsizlik” damgalanmalardır; bu yüzden, bu kaynaklar terk edilmiş ve terk edildiği andan itibaren de İslam uygarlığı sona ermiştir.
Yine tekrar edelim ki, çelişkili şeriat verileriyle eğitilen kişinin düşünme yeteneği öylesine körletilmiştir ki, birbirine ters düşen şeyleri, aynı zamanda “geçerli”ymış gibi kabul edebilir hale gelmiştir. Bu nedenle, çelişmenin “çelişme” olduğunu fark edemez, fark etse de bunda bir“hikmet” yattığını sanır olmuştur. Verilecek örnekler pek çok; bunlardan birkaçını belirtmekle yetinelim:
Daha önceki sayfalarda değindiğimiz gibi, şeriat eğitiminden geçmiş olan kişi, bir yandan “İslamda zorlama yoktur” (Bakara Suresi, ayet 256) şeklindeki hükümlere dayanarak “İslam hoşgörü dinidir” diye konuşurken, diğer yandan, zorlamayı öngören ve hoşgörüyü kökünden yok eden hükümlere dayalı olarak, farklı din ve inançta olanlara karşı düşmanlık
8 Aydın ve “Aydın” adlı kitabımda bu konular etraflıca belirtilmiştir.
beslemekten geri kalmaz ve örneğin Kur’an’daki “İslamdan başka bir dine yönelenler sapıktır!” (Ali İmran Suresi, ayet 85; Tevbe Suresi, ayet 33 vd...) ya da “Müşrikleri nerede görürseniz öldürün!” (Tevbe Suresi, ayet 5) ya da “İslama aykırı bir inanışta ise analarınız, babalarınız, yakınlarınız için mağfiret dilemeyin, onların namazını kılmayın vd...” (örneğin, Tevbe Suresi, ayet 23, 84, 113; Ahzab Suresi, ayet 6061) gibi birçok buyruğa uymayı doğal sayar.
Bu aynı kişi, bir yandan, “Kur’an’ın 14 asır önce ilan ettiği kadın hakları hala ulaşılamamış bir yüceliktedir” şeklinde konuşurken,9 diğer yandan, şeriatın kadını aşağılatan hükümlerine sarılmakta sakınca bulmaz; bunları rahatlıkla savunabilir ki, bunlar arasında, “Kadınlar aklen ve dinen dun yaratılmışlardır; iki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına denktir; cehennemin çoğunluğu kadınlardandır; Sütresiz (perdesiz) olarak namaz kılanın önünden eşek, köpek, kadın geçerse namaz bozulur vd...” şeklinde, insan şahsiyetinin haysiyetiyle bağdaşmayan hükümler vardır. Birbiriyle çelişen ve çatışan bu iki düşünce tarzına saplanmışlık ona ters gelmez. Daha doğrusu çelişme ve çatışmanın varlığından muhtemelen habersizdir.
Yine bunun gibi, bir yandan Kur’an’ın, “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir” (Şura Suresi, ayet 30; Nisa Suresi, ayet 79 vd...); “Yaptıklarınızdan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz” (Nahl Suresi, ayet 93) şeklinde olan ve “irade özgürlüğüne”ne ve “kişinin sorumluluğu”na. yer verir gibi görünen ayetlerine sarılarak, “İslam akıl dinidir, özgürlük dinidir” diye konuşurken, diğer yandan Kur’an’ın bu hükümleriyle çatışan, örneğin, “Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir” (Nahl Suresi, ayet 36, 93; Fatır Suresi, ayet 8; Müddessir Suresi, ayet 31, 42 vd...); “Tanrı dilediğinin gönlünü açar onu Müslüman yapar... dilediğinin kalbini dar kılar (kafir yapar)” (Enam Suresi, ayet 125); “Allah isteseydi puta tapmazlardı...” (Enam Suresi, ayet 107) şeklinde olan hükümlerini benimseyerek, gerçeklere “irade serbestisiyle”, yani “akılcı düşünce” yoluyla değil, gökten indiği söylenen Kur’an hükümleriyle gidilebileceğini
9 Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu tür bildirileri çoktur. Bunlardan biri, şeriatın kadın haklarına yer vermez olduğuna değinen bir yazım vesilesiyle, başkanlığın Tercüman gazetesinde (7 Haziran 1973) yayımlanan yukarıdaki bildirişidir.

savunur. Bundan dolayıdır ki, İslam dünyasının “büyük bilgin ve düşünür” diye bildiği nice kişiler, “Ben aklımı kullanmam, kullanmamakla iftihar ederim” diyebilecek kadar kendilerini “vahiy”lerin egemenliğine terk etmişlerdir.10
Yine bunun gibi şeriatçı kişi, bir yandan, “İslam eşitlik dinidir; ırk, renk, cins farkı gözetmez; ne Arap, ne Acem, ne Türk vd... (gözetmeyip) insanlığın güzel usaresinin bir belirisi(dir)” derken, diğer yandan köleliğin doğal olduğunu vurgulayan şeriat hükümlerini (örneğin, Nahl Suresi, ayet 75), siyah derili insanların tiksinti yaratıcı bir cilde sahip olduklarına dair hükümleri ya da Arapların “kavmi necib” olarak diğer Müslümanlara üstünlüğünü tanımlayan yönlerini benimseyebilir. Yani bir yandan İslamın eşitlik dini olduğunu söylerken, diğer yandan şeriatın insanlar arası eşitliği yok bilen hükümlerini benimseyebilir; bunda bir çelişme görmez.
Yine aynı şekilde, şeriatçı kişi, “kısırlık” denen şeyin Tanrı’dan geldiğini öngören hükümlerle, kısırlığın Tanrı tarafında kötülendiğini bildiren hükümleri aynı zamanda benimseyebilir; bu hükümler arasındaki çelişkiyi fark etmez, fark etse de önemsemez: “Çelişki bize göredir, Tanrı’ya göre değildir” deyip geçer! Gerçekten de, Kur’an’ın Şura Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“(Allah)... dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder... Dilediğini de kısır kılar. O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir” (Şura Suresi, ayet 4950; ayrıca bkz. Fatır Suresi, ayet 11).
Ancak, dilediğini “kısır” kıldığını söyleyen bu aynı Tanrı, kısırlığı bir kadın için “eksiklik”, “kusur” sayar ve hakaret vesilesi yapar. Nitekim, Muhammed şöyle demiştir:
“Evin köşesindeki bir hasır, döl getirmeyen kısır kadından daha hayırlıdır.”
Görülüyor ki, Muhammed, hem bir yandan Tanrı’nın dilediği kadınları kısır kıldığını bildirmekte hem de diğer yandan, Tanrı’nın kısır

10 İmam Malik örneği için bkz.İlhan Arsel, Şeriat Devleti’nden Laik Cumhuriyet’e, dördüncü basım, Kaynak Yayınları, Eylül 1997.

kıldığı kadınları hakaret edilmeye layık kıldığını anlatmakta!11 Öte yandan, yine Muhammed’in Kur’an olmayarak koyduğu hükümlere göre, döl getirmeyen kadınlarla asla evlenmemek gerekir; döl getiren siyah kadın, döl getirmeyen güzel kadından daha hayırlıdır. Buyruk aynen şöyle: .   “Sevimli ve döl getiren kadınlarla evlenin... Döl getiren siyah
kadın, doğurmayan (kısır beyaz) güzel kadından hayırlıdır.” Görülüyor ki, Tanrı, hem dilediği kadınları kısır kılmakta hem de kısır kıldığı bu kadıncağızları evlenme olasılığından yoksun tutmaktadır. Kuşkusuz ki, bütün bunlar çelişme halinde bulunan hükümlerin ortaya koyduğu olumsuz sonuçlardır.
Bu örnekleri çoğaltmak kolay, fakat şeriat eğitimiyle yetiştirilmiş kişinin kafa yapısı, çelişkili hükümlerle yoğrulmuştur. Sadece çelişkili hükümlerle değil, bir de Muhammed’in yaşam ve davranışlarına egemen olan çelişki örnekleriyle şekillenmiştir. Muhammed, bir yandan “barışçı”ve “hoşgörülü”ymüş gibi görünürken, diğer yandan farklı inançtakilere karşı korku ve dehşet saçmıştır. Bir yandan “tebliğ edici” ve “öğüt verici” olarak görünürken, diğer yandan kılıç yoluyla iş görmüştür. Bir yandan Arap kavmine, Arapça Kur’an ile gönderildiğini söylerken, diğer yandan tüm insanlara yollandığını savunmuştur. Bir yandan, “alçak gönüllü”ymüş (“mütevazı”) gibi görünürken, diğer yandan Tanrı’yı kendisine “salavat getirir” durumlarda kılarcasına ya da kendisine baş eğenlerin Tanrı’ya baş eğmiş sayılacaklarını açıklarcasına övünmüş, kendi yüceliğini dile getirmiştir. (Böylece Müslüman kişi, hem bir yandan Tanrı’nın tekliğine ve yüceliğine inanırken, hem de diğer yandan bu“yüce” Tanrı’nın Muhammed’e salavat getirir olmasına inanmakta herhangi bir çelişki olduğunu düşünemez olmuştur!)
Muhammed’le ilgili yukarıdaki örnekleri çoğaltmak kolay. Bu örneklerin ortaya koyduğu gerçek o ki, Muhammed, kendi yaşamını oluşturan tutum ve davranışlarındaki çelişkileri şaşkınlık yaratacak boyutlara ulaştırmakla, Müslüman kişinin düşünce tarzı üzerinde sınırsız bir etki yaratmıştır.
11 İlhan Arsel, Şeriat ve Kadın, yeniden düzenlenmiş ve gözden geçirilmiş on beşinci basım, Kaynak Yayınları, istanbul, Ekim 1997.
Yine tekrar edelim ki, böyle bir ortam içerisinde yetişen insanların, çelişkili hükümler karşısında tepkisiz kalmaları kadar doğal bir şey olamaz. Tanrı’dan ve “peygamberden” geldiğini sandıkları verilerde çelişme ve tutarsızlık olamayacağına öylesine inanmış, kendi tutum ve davranışının çelişmelerle dolu olduğunu öylesine düşünemez hale gelmişlerdir ki, “Kur’an’da (ya da Kur’an olmayarak konmuş hükümlerde) çelişme vardır”diyenleri “bilgisizlikle” ve “dinsizlikle” suçlamayı olağan saymışlardır.
IV)      İSLAM DÜNYASININ “AYDIN” BILINEN SINIFLARI DAHI ÇELIŞMELI ZIHIN YAPISINDA
İslam dünyasının büyük çapta bilgin ve düşünür yetiştirdiği doğrudur. Fakat, her zaman tekrarladığımız gibi (özellikle Aydın ve “Aydın” adlı kitabımızda açıkladığımız gibi) bu düşünür ve bilginler İslamın yetiştirmesi değil, esas itibariyle Eski Yunan kaynaklarının yetiştirmesi olan kimselerdir. Bilim alanında İslama borçlu oldukları bir şey yoktur. Hepsi de Eski Yunan bilim kaynaklarından feyz alarak iş görmüşler, bunun böyle olduğunu söylemişlerdir. Örneğin, Farabi ya da İbni Sina gibi iki bilim ve fikir hazinesi sayılan ünlüler, Aristo’yu yüzlerce kez okuduklarını söylemeyi iftihar vesilesi edinmişlerdir. Bu konuyu diğer yayımlarımızla işlediğimiz için burada durmayacağız.12 Fakat, bilimsel bakımdan bütün olumlu yönlerine rağmen, bu ünlüler dahi, içinde yoğruldukları ortamın etkisiyle (ya da İslami eleştirme cesaretsizliği nedeniyle) çelişmeli düşünce tarzına saplanmaktan kurtulamamışlardır. Savunur oldukları bilimsel fikirlere ve görüşlere ters düşen şeyleri, benimsemekten geri kalmamışlardır. Örneğin, İbni Sina, o ünlü Kanun fi’ltibb adlı yapıtında, bir yandan “duygu” ve “bilim” alanına, “akıl” ve “düşün” yoluyla girme olasılığı bulunduğunun akılcı açıklamasını yaparken (ve yapmak için Eski Yunan otoritelerini kendisine destek kılarken), diğer yandan “vahiy”
12 Bu konuda özellikle bkz. ilhan Arsel, Aydın ve “Aydın”, yeni eklemelerle, gözden geçirilmiş ve yeniden düzenlenmiş üçüncü basım. Kaynak Yayınları, İstanbul, Mart 1997.
yoluyla indiği kabul edilen ve akılcılıkla ilgisi bulunmayan şeriat hükümlerine inanmak gerektiğini savunur görünmüştür. “Akılcı”lıkla “vahiy”ciliğin bağdaşmadığını, yani “din ve iman” yoluyla “müspet ilim” yapılamayacağını söyleyememiştir. Öte yandan Mevlana gibi ‘Yetmiş milletten de olsan gel” şeklinde konuşarak, hoşgörü temsilciliği yapan bir başka ünlü, bu yönünü sıfıra indirgercesine din adına “cihan” ya da İslamda farklı inançtakilerin kafalarının koparılmasını savunur olmuştur. Bu iki davranışın birbiriyle çelişir oluşuna aldırmamış, muhtemelen bunu “çelişki”saymamıştır. Nitekim, Fih Mafih13 adlı yapıtında, kişinin insanlık değerini ölçüye vururken, bu değerlemeyi onun kılmış olduğu namazlara, din adına katıldığı savaşlara ve savaşlarda öldürdüğü kafir sayısına göre hesaplamıştır. Bununla da kalmamış, bir de, Ömer b. Hattab gibi Tanrı adını ağzından düşürmeyen bir halifenin, farklı inançtadır diye kendi öz babasının kafasını kılıçla doğramasını, yüceltilmesi gereken bir davranış saymıştır.  “Hoşgörü” ile “hoşgörüsüzlüğü”, aynı zamanda benimseyebilir olduğunu  fark etmemiş,  fark etse de   “fark etmez”görünmüştür.14
İslam bilgini olarak bilinen nice ünlüler, saplı bulundukları çelişkili kafa yapısı nedeniyle, Tanrı fikrini bile küçültücü görüşleri dile getirmekte olduklarının farkına varmazlar. Örneğin, bir yandan Tanrı’nın “alim” olduğunu, yani ana rahmine düşmüş çocuğun kaderinin (tüm yaşamının) ne olacağından tutunuz da, kıyametin ne zaman kopacağına varıncaya kadar, hiç kimselerin bilemeyeceği her şeyi bilir olduğunu söylerlerken ve bu konunun Kur’an ayetleriyle 171 kez açıklandığını belirtirlerken, diğer yandan bu aynı Tanrı’yı, sanki kendi kullarından akıl almaya muhtaçmış gibi durumda kılıcı ayetleri benimsemekte kusur etmemişlerdir. Bunu yaparken çelişkiye saplandıklarını ve aynı zamanda Tanrı fikrini yıprattıklarını düşünmemişlerdir. Verilebilecek örnekler sayısız denecek kadar çok. Kısaca fikri edinmek üzere önce İsra Suresi’nin iki ayetine, sonra Kehf Suresi’nin 74. ve 80. ayetleriyle, Nuh Suresi’nin 26. ve 27. ayetlerine şöyle bir göz atalım.

13 Maarif Basımevi, istanbul, 1954, s.2223; 128, 214.
14  ilhan Arsel, Aydın ve “Aydın”, yeni eklemelerle, gözden geçirilmiş ve yeniden düzenlenmiş üçüncü basım, Kaynak Yayınlan, istanbul, Mart 1997.

Başka bir vesileyle daha önce değindiğimiz gibi, Kur’an’da, Kehf Suresi’nde, Musa ile genç bir adamın hikayesinden söz edilmekte. Hikaye, “Bir vakit Musa genç adamına demişti ki, ‘Durup dinlenmeyeceğim, ta iki denizin birleştiği yere kadar varacağım, yahut senelerce yürüyeceğim’...” şeklindeki ayet ile başlar (Kehf Suresi, ayet 60). Burada geçen “genç adam”ın kim olduğu ya da “iki deniz” deyiminden hangi denizlerin kastedildiği belli değil. Bir rivayete göre “genç adam”, Musa’ya hizmet eden ve ondan ilim öğrenen Yuşa b. Nün adında bir kişidir. “İki deniz” deyimine gelince, bunların Hazar Denizi ile Karadeniz ya da Nil Nehri’nin Sudan’daki iki kolu olduğunu söyleyenler yanında,“zahir”i temsil eden Musa ile  “batın aleminin” temsilcisi sayılan   “Hızır” olduğunu öne sürenler vardır. Diğer yayımlarımızda konuyu ele almış olduğumuz için, burada sadece yukarıda belirttiğimiz konuyla ilgili olan kısmını ele alacağız. Kur’an’da, anlatılanlara göre, Musa, Tanrı tarafından kendisinden daha bilgili olduğunu haber verilen Hızır ile buluşmak üzere, genç adamla birlikte yola çıkar (Kehf Suresi, ayet 61 vd...). Az giderler, uz giderler nihayet karşılarına biri çıkar ki, bu, Tanrı’nın “rahmet” (vahiy ve peygamberlik) verdiği “Hızır”dır (Kehf Suresi, ayet 65). Musa, “ilim” öğrenmek  için  Hızır’la  birlikte  olmak  ister,  fakat Hızır,  Musa’ya, “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin”der; Musa da ona, “Sen beni sabreder bulacaksın. Senin emrine de karşı gelmem” diye yanıt verir (Kehf Suresi, ayet 6670). Sonra birlikte yola koyulurlar. Bir süre gittikten sonra bir erkek çocuğuna rastlarlar. Hızır, hemen çocuğu öldürür. Bunu gören Musa şaşırır ve Hızır’a,“Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın (yani o kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha! (Gerçekten çok fena bir şey yaptın!)” (Kehf Suresi, ayet 7174) diyerek çatar. Musa’nın tutumunu olumsuz bulan Hızır, neden dolayı çocuğu öldürmüş olduğunu açıklar:
“(Bu çocuğun) ana babası, mümin kimselerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk” (Kehf Suresi, ayet 80).
Yorumcuların açıklamalarına göre, Hızır, bu sözleriyle anlatmak ister ki, bu çocuk, eğer sağ kalacak olursa, ileride dinsiz, imansız bir kimse olacak ve ana babasına karşı azgınlık ve nankörlük yapacak, onları mümin olmaktan çıkaracaktır ya da ana babası, çocuk sevgisi yüzünden iman ve inançlarından olacaklar, dinden çıkacaklardır. Ve işte güya Tanrı bunu Hızır’a bildirmiş olduğu içindir ki, Hızır çocuğu öldürmüştür!15
Şimdi şöyle bir düşünelim: Kehf Suresi’ndeki bu ayetlere göre Musa ile Hızır, bir oğlan çocuğuna rast geliyorlar. Bu çocuk buluğ çağına erişmiş midir, erişmemiş midir, belli değil. Fakat, Musa’nın çocuk hakkında en ufak bir fikri yoktur. Hızır ise, çocuk hakkında Tanrı tarafından bilgilendirilmiştir. Tanrı, o her şeyi bilirliğiyle, bu çocuğun, eğer sağ kalıp yaşayacak olursa, ileride “tuğyan ve küfre bürüneceğini”, yani azgınlık edeceğini, dinden çıkacağını ve anasını babasını da azıtıp dinden uzaklaştıracağını ya da ana babanın, evlat sevgisine kapılıp kendi çocuklarına ayak uyduracaklarını Hızır’a bildirmiştir. Çünkü, Tanrı “alim”dir, hiç kimselerin bilmediği her şeyi bilendir (böyle olduğu Kur’an’da171 kez tekrar edilmektedir). Ve işte Tanrı, her şeyi bildiği içindir ki, Hızır’ı, oğlan çocuğunun yapacağı kötülüklerden haberdar etmiş ve çocuğu öldürtmüştür.
Pek güzel, ama Kur’an’a göre Tanrı, insanların kaderini daha ana karnındayken çizmiş değil midir? İnsanları doğru yola sokan ya da sapıttıran,“mümin” ya da “müşrik “ “kafir” yapan o değil midir? Ve nihayet bu çocuğu böyle yapan da o değil midir? Eğer o ise, çocuğu öldürtmek niye? Onu öldürtecek yerde gönlünü açıp doğru yola soksa daha iyi (yani Tanrı’ya yakışır) bir iş olmaz mı? Yok eğer Tanrı onu “cani ruhlu”, “müşrik” ya da “kafir” yaptı ise, bu takdirde “cani ruhludur”, “müşriktir”“kafirdir” diye sorumlu tutup cezalandırması, akla ve mantığa aykırı olmaz mı? Öte yandan, eğer Tanrı her şeyi önceden biliyorsa, neden sadece bu çocuğu öldürtür? Kötülük yapacağını bildiği ve örneğin azgınlık edeceğini düşündüğü nice diğer kimseler varken onları neden yok etmez? Şeriat eğitiminden geçmiş kimseler için, yukarıdaki çelişkilerde “çelişki” diye bir şey yoktur. Yani Tanrı’nın, hem dilediğini (olayımızda oğlan çocuğunu) “kafir” yapmasında hem de onu (ana ve babasını “kafir” kılacaktır ya da ana baba ve çocuk sevgisiyle “kafir” olacaklardır) diye
15 Bu konuda Diyanet Vakfı’nın Kur’an çevirisinde, Kehf Suresi’nin 80. ayetiyle ilgili açıklamaya bakınız: ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır. age. c.4, s.3269.
öldürtmesinde şeriatçılar için şaşılacak bir şey olamaz. Onların yukarıdaki hikaye vesilesiyle üzerinde durdukları iki konu vardır ki, bunlardan biri Tanrı ve Peygamber emirlerine körü körüne baş eğmenin gerekli olduğu, diğeri de Tanrı’nın “alim” olduğudur, yani gelmiş geçmiş ve gelecek diye ne varsa her şeyi bildiğidir. Yukarıdaki hikayeyi bu bakımdan önemli bulurlar.
Şimdi Tanrı’nın, her şeyi bilir olduğu konusunda şeriatçının saplı bulunduğu diğer bir çelişkili düşünce tarzını inceleyelim ve yine nice örneklerden biri olmak üzere, Nuh Suresi’nde yer alan bir başka hikayeyi (kıssayı) gözden geçirelim. Kehf Suresi’ndeki hikaye ile Nuh Suresi’ndeki hikayeye ait ayetlerin nasıl bir çelişkili düşünce tarzı yarattığını görelim. Kur’an’ın Kehf Suresi’nde yer alan bazı ayetlerle ilgili olarak gördük ki, Tanrı, bir oğlan çocuğunun, eğer yaşayacak olursa, ileride kendi ana ve babasına kötülük yapacağını, onları din ve imandan çıkaracağını (ya da ana ve babanın çocuk sevgisine kapılarak dinden çıkacaklarını) bilmektedir; çünkü Tanrı her şeyi bilendir. Hızır adındaki“peygamberime haber verip bu çocuğu öldürtmüştür, ama o çocuğu “babasına kötülük yapacak nitelikte kılan” yine bu aynı Tanrı’dır; çünkü, dilediğini doğru yola sokan ya da dilediğini sapıtan odur.
Şimdi geliniz Kur’an’ın Nuh Suresi’ne geçelim ve orada Nuh’un, kendi kavmiyle ilgili olarak Tanrı’yla olan konuşmasını kapsayan ayetleri inceleyelim. Bu incelemeyi yaparken şunu gömlekteyiz ki, bu ayetlere göre Tanrı, her şeyi bilen değildir ve Nuh, Tanrı’nın bilemediği şeyleri bilmektedir. Tanrı’ya, yapılması gereken şeyleri bildirmektedir:
Kur’an’ın Nuh Suresi’nde yer alan hikayeye göre, Nuh, kendi kavmini uyarmak, doğru yola sokmak üzere Tanrı tarafından görevlendirilir; görevlendirildikten hemen sonra, kavminin insanlarını karşısına alır ve onlara şöyle der:
“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin... ki günahlarınızı bağışlasın, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın...” (Nuh Suresi, ayet 120).
Fakat hiç kimselere söz geçiremez. Geçiremeyince onları Tanrı’ya şikayet eder:
“Rabbim, doğrusu bunlar bana karşı geldiler... büyük hileler, büyük desiseler kurdular... gerçekten birçoklarını saptırdılar... Rabbim! Yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi bırakma. Çünkü, sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar, yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar...” (Nuh Suresi, ayet 2128).
Nuh’un bu sözlerini dinleyen Tanrı gereğini yapar.
Görüldüğü gibi, Nuh burada, Tanrı’nın bilemediği şeyleri biliyormuş durumundadır; çünkü Tanrı’ya hitaben, “...Rabbim! Yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi bırakma. Çünkü, sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar, yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar...” diyerek söz etmektedir; Tanrı’ya akıl vermektedir. Hani sanki Tanrı her şeyden habersizdir, kendi yarattığı insanların ne yapacaklarını bilmemektedir ve eğer kafirleri yok etmeyecek olursa, bu kafirlerin iman sahibi kimseleri de saptırıp yeryüzünde kendisine inanan bir kimse bırakmayacaklarından habersizdir! Buna karşılık Nuh, insanları Tanrı’dan daha iyi bilmektedir, bu nedenle Tanrı’yı, onlardan gelebilecek ahlaksızlıklardan, nankör davranışlardan haberdar etmektedir! Daha başka bir deyimle, o her şeyi yaratan, geçmişi ve geleceği, ana karnına düşenin kaderini bilir diye tanımlanan Tanrı, hani sanki Nuh’un sahip olduğu bilgilerden yoksundur. Pek güzel, ama nasıl oluyor da Nuh, Tanrı’nın bilemediklerini bilmekte olup, Tanrı’ya, “Bu kafirleri yok etmezsen, onlar senin kullarını saptırırlar” şeklinde tavsiyede bulunabiliyor, daha doğrusu Tanrı’ya akıl verebiliyor? Bunu yapabilmek için, insanları Tanrı’dan daha iyi tanıması ge­rekmez mi?
Kur’an yorumcuları (örneğin, Razi gibi ünlüler), her ne kadar Tanrı’nın “alim” olduğunu, hiç kimselerin bilemediğini bilir olduğunu söylerlerse de (ve buna dair Kur’an’da 161 kez yer alan ayetleri ezbere tekrar ederlerse de), yine de Nuh’u Tanrı’dan daha tecrübeli olarak kabul etmekte sakınca bulmazlar. Gerekçe olarak öne sürdükleri şudur ki, Nuh 950 yıl yaşamıştır (Ankebut Suresi, ayet 14) ve işte 950 yıl yaşadığı içindir ki, Nuh kendi toplumunun yapısını, karakterini ve çocuklarının nasıl olacağını Tanrı’dan çok daha iyi bilmektedir.16 Bu itibarla Tanrı’ya, “(Ey Tanrım) Bu kafirleri yok etmezsen, onlar senin kullarını saptırırlar” şeklinde konuşabilecek yeterliliktedir!
16 Razi ile ilgili bu konular için bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınları, c.l, s.256.
Evet, işte islam dünyasının Razi gibi ünlülerinin söyledikleri bu­dur. Söylerken de, Tanrı’nın yüceliği ve her şeyi bilirliği fikrini kö­künden kundakladıklarını düşünemezler: çünkü, çelişkili bir kafa ya­pısına sahiptirler. 950 yıl yaşadığını sandıkları Nuh’u, insanları Tan­rı’dan daha iyi tanırmış gibi göstermekle, Tanrı fikrini zedelemiş ol­duklarının farkında değillerdir.
Fakat, onları bu çelişkili düşünce tarzına sürükleyen yine Kur’an’da. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi, Kehf Suresi’nde yer alan ayetlere göre, Tanrı, her gizli şeyi bilir olduğu için, oğlan çocuğunun (eğer yaşayacak olursa) ileride, yani büyüdüğü zaman, kendi ana ve babasını din ve iman­dan çıkaracağını Hızır’a haber vermiş ve çocuğu öldürtmüştür.
Ama buna karşılık Nuh Suresi’nin yukarıda belirttiğimiz ayetlerine göre, Tanrı, her şeyi bilir olmaktan çok uzak görünmektedir. Nuh’un kav­minin insanlarının ahlaksızlık yapacaklarından, nankör yaradılışta ço­cuklar doğuracaklarından haberi yoktur. Olmadığı içindir ki, Nuh ona yakınmakta ve “...Rabbim! Yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi bırakma. Çünkü, sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar, yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar...” şeklinde istekte bulunmaktadır. Ve muhtemelen Tanrı, Razi’nin dediği gibi, Nuh’un 950 yıl yaşadığını ve bu itibarla insanları daha iyi tanıdığını düşündüğü içindir ki, onun isteği doğrultusunda iş görmüştür.
Tanrı’yı “alim”, yani her şeyi bilir olarak gösteren ayetlerle, çoğu şeyleri bilemezmiş (ve bu nedenle kendi elçisinden akıl almaya muhtaçmış) gibi gösteren ayetler arasındaki çelişmelere benzer örnekler pek çok. Bu ayetlerden hiçbiri “nesh” edilmediğine göre hepsi de çelişkiler sisteminin olumsuzluklarını ortaya koymaktadır; hepsi de, insan bey­ninin, çelişkili hükümlere dayalı eğitim yoluyla, nasıl özgür düşünme olasılığından yoksun bırakıldığını kanıtlamaktadır.

6 Aralık 2011 Salı

Panenteizm Nedir?

Spinoza ağırlıklı Panteizm algılayışına göre, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı 'dır. Tanrı-Evren-İnsan ayırımı yoktur, böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır. tanrıbilimsel olarak Tanrı, Evren, İnsan bir ve aynıdır. Aşkın bir Tanrı var olmadığı gibi, her hangi bir yaratmadan da söz edilemez. Spinoza 'nın bu görüşü, ailesinin göç ederek ayrıldığı Endülüs İspanya 'sındaki ünlü mutasavvıf Muhiddin-i Arabî 'nin etkisiyle oluşmuştur. Bilindiği gibi Arabî 'nin görüşü "Vahdet-i Vücut" olarak ileri sürülmüştü. Ancak bir çoklarının sandığının aksine, Spinoza 'nın Panteizmi ile Arabî 'nin Vahdet-i Vücut anlayışı birbirinin aynı değildir. Spinoza 'da Tanrı evrendedir ve evren kadardır. Arabî 'de ise Evren Tanrı 'dadır ve bu durum Tanrı 'yı sınırlamamaktadır.

İngiliz düşünürü White Head 'e göre, Tanrı 'nın her türlü değişmenin ötesinde değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan bir niteliği vardır. Tanrı değişmeyen yanıyla devinimi başlatmıştır ve Evrenin bilincindedir. Ancak Tanrı bu konumda kalmış olsaydı, ilk devindirici, özgür, öncesiz ve yetkin olarak kalacak ama varoluşa katılmamış olacaktı. Diğer niteliği ile ise Tanrı, değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilincindedir. Bu nedenle Tanrı 'nın evrende içkin (evrenin maddesine karışmış-içinde bulunan) olduğunu söylemek de doğrudur. Evrenin Tanrı 'da içkin olduğunu söylemek, Tanrı-Evren ilişkisinin karşılıklı olduğunun farkına varışın göstergesidir.

Süreç felsefesi olarak da ifade edilen ve White Head 'le başlayan bu akıma Pan-enteizm ya da Diyalektik teizm denir. Pan-enteizme göre Tanrı, hem değişmeyen (mutlak), hem de değişen (göreli) dir. Hem zamanın içinde, hem dışında, hem sonlu, hem de sonsuzdur. Aynı zamanda hem tikel hem tümel, hem neden hem sonuçtur.

Hartshorne Tanrı 'nın bir soyut bir de somut iki yüzü olduğunu söyler. Soyut niteliğiyle Tanrı, mutlak, etkilenmez, erişilmez ve değişmezdir. Somut yanıyla ise etkilenir ve değişir. Tanrı bu iki niteliğinde de yetkindir. Ancak bu yetkinlik klâsik Teizmdeki gibi değildir. Oradaki yetkinlik değişmeyen donmuş bir yetkinliktir. Buradaki yetkinlik değişir, ancak bu değişme tanrısal bir değişmedir. Yani yetkinliğe doğru değil, yetkinlik içinde bir değişmedir. Bu tanımla Pan-enteizm, hem Deizmden hem de Panteizmden ayrılır.

Özet olarak; Panteizm ile Pan-enteizm arasında önemli bir fark vardır. Panteizmde her şey tanrıdır. Pan-entezimde ise, her şey Tanrı 'dan sudur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı 'ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül den geçmektir.


http://www.turandursun.com/index.php?option=com_content&view=article&id=712:din-karsiti-felsefeler&catid=56:din-karsiti-felsefeler&Itemid=137#5

Panteizm Nedir?


Panteizm herşeyin tanrı olduğu (pan=herşey theos=tanrı) ya da evrenin ve doğanın ilahi olduğu bir felsefedir.

Panteizm, panenteismden farklıdır, panenteisme göre tanrı herşeyin içindedir, fakat aynı zamanda evrene üstün bir pozisyondadır.

Katı panteizm teizm değildir. Panteizm evrenin yaratıcısı ve insanların yargılayıcısı fizik ötesi ve bireysel bir tanrıya inanmaz.

Çoğu panteist tanrı kelimesini çok fazla anlam ve çağrışımla yüklü olduğu için kullanmazlar- gerçi bazen dindarlara (teist) açıklama yaparken ya da anlatımda kolaylığa gitmek amacıyla bu kelimeyi kullandıkları olur.

Panteizm sık sık ateizm yerine kullanılır, bu sadece bireysel bir yaratıcıyı reddettiği için değildir. Katı ya da doğacı panteism evrenin kendini ya hiçlikten (hiçbirşeyden) yarattığına ya da ezelden beri var olduğuna inanır. Modern bilimsel panteizm materyalistiktir, evrenin düzeninin evrimin ve kendi kendine organize olmanın prensipleriyle açıklanabileceğine inanır. Ayrı bir ruh anlayışına ya da ölümden sonra yaşama inanmaz. Panteistler kişisel ölümsüzlüğü gerçekçi yollarla ararlar-çocuk yapma-fiil-iş ve yaşamanın anıları.

Ateizm ile bu tür doğacı inanışları paylaşıtğı için, panteism de aynı tartışmalara konu olur. Panteizmin fizik ötesi dinlere ve doğaüstü inanışlara karşı ileri sürdüğü eleştiriler ateizminkilerle aynıdır. Laik bir inanıştır, duyuların gerçek dünyasına ve bilime sıkıca bağlıdır (köken alır).

Panteizmin bu biçimi bir çok dini ateizm denen hareketle özdeştir, müspet ateizm, monism, cosmism. Ayrıca taoizme de çok yakındır, bazı Çin ve Japon budizmine, ve yeni konfüçyusçuluğa.

Sıkı (katı) panteistler geleneksel ateizmden sadece materyal evrene duygusal ve etik tepkileriyle ayrılırlar. Panteizm sadece fizik ötesi inanış ve dinleri eleştirmez, fakat yaşamın ve doğanın positif yönlerini vurgular- insanların doğaya karşı duydukları derin estetik ve duygusal tepkileri.

Doğacı panteizm bu duygulardan etik çıkarımlarda bulunur. İnsanlar doğayla daha yakın bir uyum aramalıdırlar. Gezegenin bio çeşitliliğini ve narin ekolojik yapısını korumalıyız, sadece bir hayatta kalma meselesi olarak değil, aynı zamanda kendini gerçekleştirme meselesi olarak.

Panteizm bu duyguları ifade etmek için çeşitli yollar önermektedir; merasimleri, doğayla evrenle ve güneş sistemiyle bağımızın altını çizen zaman ve yerleri kutlamaları. Tüm bunlar deneysel tutuma dayalı bilimden bir adım bile geri adım atmadan, taviz vermeden mümkün olabilir.

Panteizmin diğer biçimleri vardır. Modern paganlar sık sık panteist olduklarını iddia ederler. Mantıksal tutarlılıkla ilgili olanlar tanrılarını gerçek olmaktan ziyade sembol olarak görürler. İlgili olmayanlar ise panteizm ile çok tanrıcılık, sihire inanış, reinkarnasyon ve doğa üstü olguları birleştirirler (sentezlerler).

Yeni nesildeki oldukça ortak olan bir alternatif de pan-psychic panteizmdir- Evrenin/ tanrının kollektif bir ruha, bilince, ya da isteğe sahip olduğu inancı. Bu versiyon en açık bir şekilde Hegel, ve yakın tarite A. N. Whitehead ve Teilhard de Chardin tarafından ifade edilmiştir. Diğer bir çeşit ise insanların bir şekilde evrenin aklının içinde olduklarıdır. Evrimimiz-hakikaten aktif yardımcımız- evrene tam potansiyelini almasında yardım ediyor olarak görülür.
http://www.turandursun.com/index.php?option=com_content&view=article&id=712:din-karsiti-felsefeler&catid=56:din-karsiti-felsefeler&Itemid=137#4

Deizm Nedir?


Tüm dinleri rededen ancak tanrının varlığına inanan inanç şeklidir. Dinler rededildiği için peygamberler, kutsal kitaplar, cennet ve cehennem, melek, şeytan gibi kavramların hiçbirinin deizm inancında yeri yoktur. Sadece evreni ve doğa kanunlarını koyan, bunun ardından evrene ve insanlığa hiç bir müdahalesi olmayan tanrıya inanılır. Bu tek inancın kaynağı, dolaysız yoldan algılarımızla doğaya ve insanın yapısına duyulan hayranlık ve bunları bir yaratan (tanrı) olması gerektiğine olan inançtır.

Deizmde ibadetlerin ve dinsel ritüellerin olmamasından dolayı ateistler ile deistler arasında günlük hayatta, pratik anlamda bir farklılık yoktur.

Deizm, evrim teorisine karşı değildir. Deizme göre insan, tanrının oluşturduğu kurallar çerçevesinde, daha ilkel canlıların evrimleşmesi sonucu oluşmuş olabilir. Bir tanrıya inanmak, o tanrının, insanı aşama geçirmeksizin bir anda yarattığı fikrine de inanmayı gerektirmez. Semavi dinlerde yani Musevilik, Hıristiyanlık, İslam gibi dinlerde insanın, önceden evrim geçirmeksizin yaratıldığına inanılır. Bu inanış deizmde yoktur.


Sorular ve Yanıtlar:


Deizm neye dayanır?


Akıla ve doğaya. Evrene bakınca bir düzen görürüz ve bu düzen bizi bir tanrı ya da tasarımcı inancına götürür.

Deizm ateizmin bir çeşiti midir?


Hayır. Ateizm tanrıyı reddeder. Deizme göre tanrı vardır. Deizm dinleri reddeder.

Eğer deizm tanrı inancını kabul ediyorsa deizm ve yahudilik, islam, hıristiyanlık gibi diğer dinler arasında ne fark vardır?

Deizm yukarda da geçtiği gibi doğaya ve akla dayanır, vahye dayanmaz. Diğer tüm dinler vahye ya da kutsal kitaplara dayalıdırlar. Deizmde bir rahibe papaza ya da imama gerek yoktur. Deismde ihtiyaç olan tek şey kendi sağduyumuz ve düşünme becerimizdir.

Deistler tanrının evreni yaratıp geri çekildiğine mi inanıyorlar?


Bazı deistler öyle düşünüyor, bazı deistler tanrının insan davranışlarına müdahale edebileceğini düşünüyor. Örneğin, George Washington Long Island'dan çekilme ya da teslim olma arasında daha riskli olan çekilmeyi seçmiştir ve kendisine niye daha riskli olanı seçtiği sorulduğunda, bunun yapabileceğinin en iyisi olduğunu ve gerisinin tanrının taktiri olduğunu söylemiştir.

Deistler dua ederler mi?


Sadece şükür ve teşekkür için dua edebilirler, tanrıya dikte etmezler. Dua için belli bir yer ve zaman, belirli bir vücut duruşları yoktur.

Deistler tanrıyı nasıl görürler?

Tanrıyı istediği kadar gücü olan ölümsüz bir varlık olarak görürüz. Albert Einstein' dan alıntı deizmin tanrı tanımı için iyi bir örnek olacaktır: " Benim dinim kendini zayıf aklımızla algılamamız zor olan sonsuz güç sahibi üstün ruha alçak gönüllü bir şekilde hayran olmaktan ibarettir. Bu üstün düşünen gücün duyguları derinden etkileyen ikna ediciliği, ki bu kendini anlamak mümkün olmayan evrende ifşa eder, benim tanrı anlayışımı oluşturur"

Deizm bir mezhep midir?


Deizmin bir mezhep olması mümkün değildir çünkü Deizm kendine dayanmayı öğretir ve insanları daima akıllarını kullanmaya teşvik eder. Deizm bedeli ne olursa olsun otoriteyi sorgulamayı öğretir. Deizm vahye dayalı dinler gibi muhakemesi olmayan iddialarda bulunmaz. Vahye dayalı dinler insanları tanrının söylediklerine teslimiyete ya da bu sözlere karşı düşünme gücünüzü ertelemeye çağırır. Bunu iman olarak adlandırırlar. Örneğin, Musa'nın denizi yardığına ya da İsanın suyun üstünde yürüdüğüne ya da Muhammedin Kuran'ı bir melekten aldığına inanmak ne kadar mantıklıdır?

Deizmin dünyadaki fenalıklara karşı cevabı nedir?


Dünyadaki fenalıkların büyük bir kısmı eğer tanrı vergisi aklımızı kucaklasaydık ortadan kalkabilirdi. Unutulmamalıdır ki, Doğanın bulduğumuz ve ilerlemekte kullandığımız bütün kanunları, bilgisayardan tıppa ve uzay yolculuğuna kadar önceden beri vardı. Ama biz bilgimizi ilerletmek ve öğrenmek yerine batıl itikadları ve korkuyu seçtik. Başarının gereği olan zor işleri becermektense kendi davranışlarımızdan sorumlu olmadığımızı düşünmek daha çok yatıştırıcıdır. Deizm her soruya bir cevabının olduğunu iddia etmemektedir, deizm sadece bu sorulara giden doğru yolda olma iddiasındadır.
http://www.turandursun.com/index.php?option=com_content&view=article&id=712:din-karsiti-felsefeler&catid=56:din-karsiti-felsefeler&Itemid=137#3

Agnostisizm Nedir?


Tanrının varlığının "bilinemez" olduğunu ve konunun aklın sınırlarının dışında olduğunu savunan görüş.

Agnostisizm resmi olarak ilk defa 1800'lü yillarin sonunda ünlü biyolog T. H. Huxley tarafindan ortaya atilmistir. Bilinmezcilik olarak da tanımlanır. Agnostisizm, tanrının varlığının "bilinemez" olduğunu savunur. Dinlerin tanrıdan gelmediğini söyler ve dinlerin tanrısını da reddeder ancak başka bir tanrının, bir yaratıcının varolup olmadığının hiçbir zaman bilinemeyeceğini söyler. Bu bakımdan agnostisizm kendini, "kesinliklikle tanrı vardır" diyen teizmden de "kesinlikle tanrı yoktur" diyen ateizmden de ayrı tutar. Bir başka kategorilendirmeye göre ise agnostizm, ateizm kategorisi altında bir alt kategoridir. Geleneksel ateizm, pozitif ateizm adını alırken, agnostizm ise negatif ateizmdir.

Doğu felsefesinde de agnostizme rastlamaktayız. 11. yy. da yaşamış İranlı şair Ömer Hayyam'ın aşağıdaki dörtlüğü, uzun felsefi yazılardan çok daha etkili şekilde agnostizmi anlatmıyor mu?

Varlığın sırrı saklı senden, benden;
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.
Bizimki perde ardında dedikodu:
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben

İnsanın, kendi deneyimleriyle elde ettiği olguların ötesinde hiçbir şeyin varlığını bilemeyeceği bir gerçektir. Bizlere göre bilgi duyuların sonucudur ve duyular dışında bilgi edinemez ve herkes için geçerli bilgi olamaz.

Agnostiklere göre tanrının varlığı meselesi insan aklının ötesinde bir konudur. O halde böyle bir varlık hakkında konuşmak ve hüküm vermek de imkansızdır Her ne kadar bazı agnostikler tavırları ve yaşamları onların ateist olduğu izlenimini vermekteysede bir kısmı kendilerinin felsefi açıdan ateist olmadığını ifade etmiştir. Mesela ateist olarak bilinen ünlü düşünürlerden Bertrand Russell (1872-1970) felsefi açıdan kendisini agnostik olarak tanımlamıştır. Çünkü ona göre herşeye rağmen tanrının yokluğunu kanıtlıyacak bir delil mevcut değildir.

Huxley agnostik sözcüğünü hem geleneksel Yahudi-Hıristiyan tanrıcılığını, hem de tanrıtanımazlık öğretisini reddederek Tanrinin varlığı sorununu ortada birakan düsünürler için kullandı. Terim daha sonra geriye götürülerek bütün bilinemezci ögretileri kapsamıştır. Agnostisizm, tarihsel olarak bilimin denetiminden yoksun insan düsüncesinin düştüğü büyük yanılgılara bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. İlk tepkiyi Yunan antikçağ bilgicilerinden duyumcu sofistler vermistir. Onlara göre bilgi duyularin sonucudur ve duyular disinda bilgi edinemez ve herkes için geçerli bilgi olamaz. İnsanın, kendi deneyimleriyle elde ettiği olguların ötesinde hiçbir şeyin varlığını bilemeyeceğini ileri sürer bu öğreti.

Ünlü agnostikler:

Ayaan Hirsi Ali, Margaret Atwood, Susie Bright, Vincent Bugliosi, Robert X. Cringely, Clarence Darrow, Charles Darwin, Alan Dershowitz, Richard Dreyfuss, Umberto Eco, Timothy Ferris, Carrie Fisher, Stephen Jay Gould, Matt Groening, Bob Guccione, Robert (Bob) James Lee Hawke, David Horowitz, Bob Hoskins, Robert Jastrow, Matt Johnson, Jack Kevorkian, Larry King, Tony Kushner, Dave Matthews, Larry Niven, Neil Peart, Sean Penn, Roman Polanski, Bertrand Russell, Carl Sagan, Dan Savage, James Taylor, Charles Templeton, Uma Thurman, Ted Turner, Robert Anton Wilson.

Ateizm Nedir?

Her şeyden önce, tanrının varlığını veya yokluğunu tartışabilmek için, tanrı kavramının tanımını yapmak gerekmektedir. Şaşırtıcı nokta, herkesin bu kadar sözünü ettiği bir kavramın çok kesin, net, herkesin anlayıp üzerinde birleştiği, kabul edilir ve anlaşılır bir tanımının bulunmamasıdır. Pek çok ateist-teist tartışmasının asil noktalara gelinemeden, tanrının tanımı noktasında düğümlenip kaldığı, çünkü tanrının doğru dürüst bir tanımının yapılamadığına felsefi alanda çok tanık olunmuştur.

Bunun bir sebebi pek çok teistin tanrıdan ne kastettiği ve tanrıyı nasıl tanımladığı konusunda fazla kafa yormamış olması, bir diğer sebebi de ortada yaygın birden fazla tanrı tanımının bulunmasıdır.

Genellikle tanrıdan ne kastedildiği tam anlaşılmadan tanrının varlığı veya yokluğunun kanıtlarına geçilir.

Örneğin su diyaloga dikkat ediniz ve konuyla olan bağlantısını kurmaya gayret ediniz:

A: Masanın üzerinde küçük bir peri var.

B: Ama ben bir şey görmüyorum.

A: Elbette, çünkü bu görünmez bir peri.

B: Ama dokunamıyorum da.

A: Ebette, bu peri görünmez, dokunulmaz ve hakkında hiçbir somut veri edinilemez bir peri.

B: Peki o zaman var olduğunu nereden biliyorsun?

A: Çünkü bu perinin varlığının kanıtları var.

B: Nedir bu kanitlar?

A: Mesela yağmurun yağması bu perinin varlığının kanıtıdır. Bu peri yagmur perisi. Ne zaman yağmur yağsa bu perinin varolduğunu anlıyorum.

B: Peki yağmurun sebebinin bu peri olduğunu nereden biliyorsun?

A: Çünkü başka bir şey olamaz. Sen söyle o zaman yağmurun neden yağdığını?

B: Yağmurun neden yağdığını bilmiyorum. Ama yağmurun sebebinin elindeki peri olduğuna inanmam için başka deliller gerekli.

(Dikkat ediniz, artik bu noktada, B dahi perinin var olup olmadığını veya niteliklerini sorgulamaktan çıkıp, varlığının delillerini tartışmaya başlamıştır).

A: Bu perinin varlığını kanıtlamaya aslında gerek bile yok. Herkes beyninin derinliklerinde bu perinin varlığına inanır. Sadece kişinin gönül gözünü açması gerekir. Bu peri kendi kendinin kanıtıdır. Ayrıca kendi varlığına dair inancı hepimizin beynine koymuştur. Hem sonra, başka turlu yağmurun nasıl yağdığını açıklamanın yolu olmadığından, bu perinin varlığına inanmak zorundasın.

B: Peki bu perinin nitelikleri neler? Neye benzer? Nasıl bir şeydir?

(Dikkat edildiği gibi perinin nitelikleri, varlığının kanıtlarının tartışılmaya başlanmasından sonra gündeme gelmiştir).

A: Bu peri 15 cm boyunda, kanatlı, zayıf, ince bir varlıktır. Akillidir, konuşkandır ve neşelidir. Devamlı kanat çırpar. Ne zaman yağmurun yağmasını isterse bunu diler ve yağmur yağar.

B: Bilmiyorum, bana yine de inanması biraz zor geliyor.

A: Ama inanmazsan, bu peri kızar ve evini sel bastırır. İnanırsan ve dediklerini yaparsan ise bahçendeki bitkileri yeşertir, evine bolluk getirir.

(Dikkat ediniz, burada da insan motivasyonunun temel ilkeleri olan ödül ve ceza prensipleri kullanılmaktadır).

B: Ben yine de inanmıyorum.

A: İnanmıyorsan, olmadığını kanıtla o zaman?

B: ???

Dikkat ediniz, sonunda diyalog dönmüş ve B den perinin olmadığını kanıtlaması istenmeye başlanmıştır. Hele de bu diyalogun nesiller boyu sürdüğünü düşünün. A ve yandaşlarının bu perinin otoritesini kullanarak topluluklarına düzen getirdiğini, kurallar koyup bunların islemesini sağladıklarını ve bu yolla bir yasama ve yürütme otoritesi kurmayı başardıklarını düşünün.

İşe yarayan ve düzen sağlanmasına yardımcı olan bir toplumsal görüngü, toplumda zaman içinde kabul görür. Daha az sorgulanır. Hele de insanlara bunun anlayamayacakları bir şey olduğunu ve bu konuya ancak belli başlı bazı akilli ve bilge kişilerin vakıf olduğunu söyleyin, insanlar zaten meşgul olan günlük hayatlarından bu meseleyi çıkarır, bu konuda güvendikleri kişilerin fikirlerini ve öğütlerini dinlemeye başlarlar.

Sonunda konuyla ilgili kafa yoran kişilerden de birbiriyle uyusan ve uyuşmayan görüşler çıkmaya baslar. Zamanla periden bütün somut özelliklerini (boyunu, kanatlarını, büyüklüğünü, vb) de çıkarır, daha zor sorgulanabilsin ve daha zor anlaşılabilsin diye tamamen soyut nitelikler atfederler. (Rengi, sekli, büyüklüğü yoktur, yeri yurdu yoktur, öncesi sonrası yoktur, vb gibi). Çünkü insan yalnızca anlayamadığı şeye inanır. Anladığı her şeyi sorgular insan.

Tanrı için de İslami kaynaklara baktığınızda pek çok yerde hiç de soyut olmayan, neredeyse insana benzeyen bir varlık karşınıza çıkar. Örneğin tanrının "iki el"inden (Maide: 64; Sad: 75), "yüz”ünden (pek çok ayet içinde, örneğin Bakara:115) bahsedilir. Kuran in, hadislerin sözlerine bakan kimi yorumcular, tanrının cisimli, "Mucessine" olduğu görüşüne ulaşırlar. Ayrıca tanrı insan gibi görür, işitir, konuşur, yatışır, düşünür, acır, bağışlar, insan gibi "Efendi"dir (Rabb), "Kral”dır (Melik), "Ev"i vardır (Kâbe), "Tahtı, Sarayı" vardır (Arş). "Güçlüdür" (Aziz), "Zorba”dır (Cebbar), "Sevecen"dir (Vedud), dost, düşman kazanır vs. Ayrıca kurana göre tanrı göktedir. "GOKTE OLAN in sizi yerin dibine geçirmesinden güvende misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır. GOKTE OLAN in başınıza tas yağdırmasından güvende misiniz?" (Maide Suresi, 16-17). Ayrıca tanrının Arşı (Taht, Saray) da göklerin üstündedir. Bunlara bakan kimi din alimleri ve kuran yorumcuları "Tanrı gökteyse, Tanrının gökten daha küçük olması gerekir. Böyle bir şey düşünülebilir mi?" gibi, veya "Tanrı gokteyse varlığının ve varlığını sürdürebilmesinin bir başka şeye bağlı olduğunu da düşünmek gerekir, bu nasıl olabilir?" gibi sorular sormuşlardır.

Fakat ayni zamanda tanrının "benzeri" olmadığı da söylenir (Sura: 11). "Öncesiz", "Sonrasız", "Dogmamis", "Dogurulmamis" denir tanrı için. Özellikle günümüzde, artik tanridan bahsedildiğinde genellikle cisimsiz, mekansız, soyut bir kavram karşınıza çıkar. Tanrı nasıl bir şeydir? diye sorduğunuzda, elinizde kendisine atfedilen akil, zeka ve istediğini yapabilme dışında hiçbir nitelik kalmadığını görürsünüz.

aslında sorgulama devam ettiğinde tanrı kavramını bu niteliklerden bile soyutlama ihtiyacı hissederler.Çünkü bir Hıristiyan teologun dediği gibi:

Tanrı hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz. Çünkü tanrı hakkında bir şey söylemek, tanrıyı sınırlamak demektir. Tanrı için A özelliğine sahiptir demek, tanrının non-A (A olmayan) özelliğine sahip olmadığını söylemek olur. Dolayısıyla her turlu sınırlamayı asan bir kavram olması gereken tanrı için hiçbir şey söyleyemeyiz.

Bir elma hayal edin. Ve sırayla elmadan bütün niteliklerini çıkarmaya başlayın. Rengini çıkarın, büyüklüğünü çıkarın, kütlesini çıkarın, seklini çıkarın. Geriye ne kalır? Konu elma olunca geriye bir şey kalmaz ama konu tanrı olunca belli ki geriye var olması ve de bir olması kalıyor.

Bu düşünce tarzı aşağıdaki diyaloga benzer:

Teist: Tanrıya inanıyorum.

Ateist: Tanrı nedir?

Teist: Bilmiyorum.

Ateist: Fakat inandığın şey ne o zaman?

Teist: Onu da bilmiyorum.

Ateist: Öyleyse inancını inançsızlıktan ayıran faktör ne?

Dolayısıyla bu dusunce tarzinin absurdlugu aciktir. Bu yuzden de tanriyi tum niteliklerinden soyutlamak da istemezler. Tanriyi insan olarak ancak kismen anlayabilecegimizi soylerler ornegin. Ve de mumkun oldugunca genel ve sorgulanamayacak nitelikler atfetmeye calisirlar. Fakat eger bu nitelikler herhangi bir felsefi analize tabi tutulmaya calisilirsa, o zaman yukaridaki agnostik anlayisa cekilirler. Bu agnostik anlayisin yukaridaki diyalogdaki gibi sacmaligi dile getirildiginde ise, yine bazi nitelikleri oldugunu soylemeye baslarlar.

Kisacasi tesitlerin kullandigi sekliyle tanri kavrami icinden cikilamaz bir celiskidir, bir paradokstur. Ne bir nitelik ithaf edebilirsiniz, ne de hicbir niteligi olmamasina izin verebilirsiniz.

Bu yuzden tanrı kavramı aslinda daha tanimi noktasinda terkedilmesi gereken bir kavramdir. Fakat yazinin devam edebilmesi icin ve tanrinin varligiyla ilgili kanitlarin analizi konusunda soz soyleyebilmek icin yine de bir tanimda anlasmak gerekiyor. Bu yuzden tanri kavraminin uc yaygin aciklamasini burada dile getiriyorum:

1) Cisimli, belli bir sekli ve boyutu, vs olan fakat bizim bilmedigimiz ve gormedigimiz biryerde varolan bir somut varlik.

2) Hiçbir fiziksel özelliği olmayan, doğaüstü, fakat yine de akilli olmak ve istedigini yapabilmek gibi bazı nitelikler taşıyan, ve ayni zamanda tüm nitelikleri tam anlaşılamayacak bir varlık.

3) Varolan fiziksel dunyanin tumu, butunu. (Panteist tanri anlayisi).

Bu yazi boyunca, her ne kadar tatminkar bir tanim olduguna inanmasak da 2 numarali tanimi kullanacagiz. Cunku toplumda en yaygin sekilde anlasilan tanri kavrami bu.

Tanrinin varligini kanitlamak icin one surulen deliller ve akil yurutmeler


Bu kisimda tanri kavramini kanitlama gayesiyle en cok kullanilan bazi akil yurutmeleri ve sunulan bazi delilleri ele alacagiz.

1) Ilk neden

Bu akil yurutmeye gore dunyada herseyin bir nedeni vardir ve nedenler zincirinde geriye dogru gittiginizde bir ilk nedene ulasirsiniz. Bu ilk neden ise tanridir. Bu akil yurutme cesitli konulara uygunalanabilir. (Ornegin ilk canli nasil olustu, evren nasil olustu, vs).

Bu akil yurutmenin felsefi acidan zayif noktasi ise kendi amaciyla celismesidir. Nedenler zincirini hem kesmek hem de devam ettirmek isteyen bir akil yurutmedir bu.

Yani sunu demek istiyoruz: Nedenler zincirinde geriye dogru gidip, ilk seyin nedenini bulmaya calisiyorsunuz, ve Evrene ilk ne sebep oldu? sorusuna kadar geldiniz diyelim. Eger burada Evrene de tanri sebep oldu deyip duracaksak, o zaman neden bu noktada durdugumuz ve neden Peki tanrinin sebebi neydi sorusunu sormadigimiz noktasi gundeme gelir. Yok eger Tanri hep vardi veya Tanri kendi kendisinin sebebidir diyebiliyorsak, o zaman bunu neden evrenin kendisi icin diyemiyoruz? Sorusu gundeme gelir. Yani, belki evren hep vardi, veya evren kendi kendisinin sebebiydi? Yok eger evrenin sebebini sorgulama ihtiyacini icimizde hissediyorsak, o zaman neden tanrinin sebebini sorgulama ihtiyacini hissetmiyoruz?

Kisacasi gorulecegi gibi burada yalnizca sebebi bilinmeyen birseyi acikliyor gibi gorunmek gayesi vardir. Yapilan aciklama ise gercek bir aciklama degildir. Teorik olarak zincire devam edebilir ve tanrinin sebebi de kutsal ruh, onun da sebebi baska birseydir diyebilirdik. Ama eger varligin bir aciklamasinin yapilabilmesi icin bir yerde durulmasi gerek diyorsaniz, o zaman nerede duracaginizi neye gore seciyorsunuz? Yani evrenin sebebinde durmuyorsunuz da niye tanrinin sebebinde duruyorsunuz?

Goruldugu gibi ortada cok acik bir dusunce yanlisi bulunmaktadir. Nitekim Ilk neden akil yurutmesi, yuzyillardir ciddi felsefi tartismalarda kullanilmaz. Fakat gunluk hayattaki tanri tartismalarinda hala israrla ateistlerin onune getirilmektedir.

2) Evrenin duzenli olmasi

Evrende bir duzen oldugu gozlemi bazen tanri kavraminin bir kaniti olarak kullanilir. Denir ki evren kaotik degildir, belli kurallara uyar. Ve dolayisiyla, bu duzenin altinda, bu duzene sebep olan bir zeka olmalidir.

Ya da baska bir sekliyle bu akil yurutme doga kanunlarinin kanun koyucusu fikri ile karsimiza cikar. Denir ki evrende doga kanunlari var, dolayisiyla bu kanunlarin bir kanun koyucusu gerekir, bu da tanridir.

Ya da evrende zeka ve bilincin olmasi (insanoglu), buna sebep olan daha ust bir zeka ya da bilincin varliginin bir kaniti olarak ifade edilir bazen. Tum bunlar ayni akil yurutmenin degisik versiyonlari oldugundan, bu yazida bir arada, ayni madde altinda inceliyoruz.

Birincisi, evrenin kaotik degil, belli kurallara uyan bir duzen oldugunu ilan etmek o kadar kolay degildir. Nitekim uzmanlar, gunumuzde kaotik olarak adlandirilan sistemler altinda dahi n boyutlu diferansiyel denklemlerle ifade edilebilecek duzenler bulmaktadir. Sonucta duzen kaos icindeki belli bir paterne uyan bir parcanin ozelligine verilebilecek bir isimse, herhangi bir kaos sayisiz miktarda duzenli alt parca icerebilir demektir. Dolayisiyla evrenin daha ust bir kaosun belli bir paterne uyan bir alt parcasi olmasi mumkundur.

Ayrica evreni duzenli ilan etsek de herhangi bir duzenin bir zeka gerektirdigini iddia etmek mumkun degildir. Zeka ile duzen arasinda nedensel bir bag yoktur. Bir duzenin ille de bir zekadan cikmasi gerektigi mantiksal olarak gosterilemez.

Zekanin zekadan cikmasi da ayni sey. Bir zekanin ya da bilincin daha ust bir zeka ya da bilincten kaynaklanmasi gerektigi mantiksal olarak gosterilemez.

3) Ahlaksal kanitlar ve adalet fikri

Denir ki tanri olmazsa iyi ile kotu arasindaki farki anlamanin ve ahlaksal prensipler getirmenin bir yolu kalmaz.

Ya da denir ki, bu dunya adaletsizliklerle doludur. Cogu kez kotuluk, kotuluk yapanin yanina kalir. Obur dunya, cennet ve cehennem, dolayisiyla tanri olmalidir ki adalet yerine gelebilsin.

Birinci konu, yani tanri olmazsa iyi ve kotu arasinda bir farkin kalmayacak olmasi konusu dogru bir gozlem olabilir de olmayabilir de. Ancak, dogru olsa dahi bu prensip tanri kavraminin bir kaniti olamaz. Belki gercekten de iyi ya da kotu diye birsey yoktur ve biz bosu bosuna iyilik diye birsey tanimlayip oyle davranmaya calisiyoruz. Ya da belki iyi ya da kotu dedigimiz seyler, insanoglu olarak, bir toplum icinde bir arada yasamanin gerekleri yuzunden, toplulugun tumunun refahi icin uymamiz gerekli olduguna inandigimiz kurallara verilen isimlerdir. Dolayisiyla, belki de iyi ve kotu insan yapisidir ve insanlarin, yani bizlerin tanimladigimiz seylerdir. Yani tanriyla bir ilgisi yoktur.

Ikinci konu ise, yani adaletin yerine gelmesi icin obur dunyanin olmasi gerektigi konusu, felsefi acidan bir delil degil, olsa olsa safca bir insani temennidir.

4) Sonsuzluk

Sonsuzlugu insanin kavrayamayacagi, boyle bir kavrami ancak tanri gibi mutlak bir varligin kavrayabilecegi, dolayisiyla tanrinin olmasi gerektigi fikri de felsefi alanda degil ama gunluk hayatta bazen karsilasilan bir akil yurutmedir. Fakat mantiksal ve felsefi acidan kanit olarak nitelendirilebilecek bir yonu yoktur. Cunku sonsuzluk kavramini insanin kavrayip kavrayamamasi konusu bir yana, kavrayamiyor desek de, insanin sonsuzlugu kavrayamamasiyla, sonsuzlugu kavradigi soylenen bir varligin var olmasinin gerekliligi arasinda nedensel bir iliski yoktur.

5) Imam Gazali nin kaniti

Bunun da bir onceki sonsuzluk orneginde oldugu gibi yaziya alinmasinin tek sebebi islami teist kesim arasinda populer olmasidir. Yoksa bu da herhangi bir mantiksal ya da felsefi deger tasimaz. Bu kanit, Gazali nin bir inancsizla tartisirken kullandigi Eger sen hakliysan benim kaybedecegim birsey yok, ama eger ben hakliysam senin kaybedecegin cok sey var. Yani inansan iyi edersin anlamina gelecek turdeki bir akil yurutmesidir.

Gorulecegi gibi felsefi acidan herhangi bir kanit kaygisi guden bir akil yurutme degildir bu. Cunku karsi tarafin kendi beyninde ikna olup olmamasiyla ilgilenilmiyor, yalnizca itaat etmesi bekleniyor. Dolayisiyla, politik yandas toplamada belki kullanilabilecek bir psikolojik manevra olabilir, ama felsefi degeri olan herhangi bir yonu yoktur.

Ayrica, diger acidan bile yeterince guclu olmadigini ifade etmekte fayda var. Nitekim, tanriya inanmak, tanriya inanan inanc sistemlerinden ozel olarak birini secmeye insani kolayca yonlendiremiyor. Ornegin, Hinduizm, Hristiyanlik ve Bahaizm dinlerini ornek alirsak, tumunde tanri kavrami olmasina ragmen, ornegin Hinduizmde islamla bagdasmayan reenkarnasyon inanci, Bahaizm de Islam la bagdasmayan Muhammed in son peygamber olmadigi inanci, Hristiyanlikta ise Muhammed in bir peygamber olmadigi inanci mevcuttur. Dolayisiyla, Gazali ye hak versek bile, alternatifler arasinda secim yapmakta yine de zorlanirdik gibi gozukuyor.

6) Hersey mumkun olanin en iyisidir iddiasi

Bu da malesef tanri konusunda sozu edilen yaygin kanitlama girisimlerinin mumkun oldugunca fazlasini bu yazida ele alma gayretimiz yuzunden, yazinin ciddiyetinden odun vermek istemememize ragmen, eklemek durumunda kaldigimiz bir akil yurutmedir.

Dunyaya tarafsiz bir sekilde bakinca, aslinda pek cok kisinin de gozlemledigi gibi, ortada yapilmis pek etkileyici bir is yoktur. Yani insan her seye kadir bir varliktan biraz daha iyi isleyen, aksakliklari, sacmaliklari ve kotulukleri daha az olan bir sistem beklerdi.

Fakat bu konu bir yana, biz yine de kullanilan akil yurutmeye donersek, buna gore dunyada hersey en mukemmel sekliyle yapilmistir. Buna ornek olarak da cogunlukla dogadaki ahenk, ve bulundugu ortama iyi uymus canlilar, vs verilir. Fakat ornegin canlilarin bulundugu ortama uymak zorunda olduklarini, cunku dogal secilim sebebiyle uyamayanlarin soyunun tukendigini, ancak uyabilenlerin hayatta kalip genlerini yeni nesillere aktarabildigini, vs ifade eden bilimsel bulgunun bilincinde olunmadan, ya da bu hesaba katilmadan yapilan bir beyandir bu.

Teistlerin bu konuda soyledigi hersey, insan burnunun gozluk takmak icin yaratilmis oldugunu soylemeye benzer. Yaptiklari sey meseleyi tersinden gormektir. Herseyin cevresiyle uyum halinde olmasinin, doganin sadece cevresine uyani barindirmasindan kaynaklandigini gormezler. Bu ahenge ve uyuma hayret etmek, doganin isleyisine dair bir kavrayis eksikligini ifade ettigi gibi, bu hayret dogal olsa bile, bunun ortada hayret edici bir durum olmasi disinda ifade ettigi bir gercek yoktur. Yani hayret ediyor olmak, hayret edici olayin sebebine dair birsey soylemez.

7) Mantiksal ve Ontolojik kanitlar

Teolojide cesitli orneklerine rastlanan bu tur kanitlar, saf mantiksal akil yurutmelerle tanrinin varligini kanitlama cabalaridir. Ornegin Descartes in tanri kaniti bunlarin bir ornegi kabul edilebilir. Bu akil yurutme su sekilde ozetlenebilir:

Tanri En Yetkin ve En Gercek varlik olduguna gore boyle bir kavrami benim zihnime kim sokmus olabilir? Ben En Yetkin ve En Gerçek ozelliklerine sahip bir varlik degilim, oyleyse bu dusunceye ben kendim ulasamam. Cevremde gordugum varliklarin da hicbiri bu ozelliklere sahip degil. Oyleyse bu fikri benim zihnime kendisi En Yetkin ve En Gerçek olan bir varlik, yani Tanri koymus olmalidir.

Bu tur dusunce tarzindaki birinci yanlis, tanimlanan bir seyin varolmasinin zorunlu zannedilmesidir. Ornegin ben efsanelerdeki kanatli ati veya noel babayi tanimlayabilirim, fakat bu onlarin gercek dunyada karsiliklari oldugu anlamina gelmez. Birseyin zihinlerimizde varolmasiyla gercekte de varolmasi ayni sey degildir.

Buradaki ikinci yanlis ise, bu akil yurutmenin mantikta dongusel akil yurutme (circular reasoning) denen turde bir dusunce tarzi olmasidir. Bu tur akil yurutmelerde ulasilmak istenen sonuc yola cikilan baslangic noktalarinda gizli olarak icerilir. Ornegin burada, yapilan tanri tanimi, sonucta ulasilmak istenen amaca (tanrinin var olmasi) hizmet edecek tarzda secilmistir. Bu tur akil yurutme, dusunce bicimi olarak yeni bir bilgi vermez. Ancak baslangictaki postulalardan birinde icerilen bir bilgiyi aciga cikarmaya yarar.

Bu tur tanri kanitlarina birbaska ornek olarak Leibnitz in bir argumanini verebiliriz. Buna gore:

Bu dunyada kendi varliklarinin nedenini iclerinde bulundurmayan varliklar vardir. Ornegin ben anneme, babama bagliyim, derken havaya, besine, vs. Ayrica bu dunya tek tek nesnelerin gercek vaya hayali bir butunu ya da toplulugudur, ki bunlarin hicbiri yalnizca kendi içlerinde varliklarinin nedenlerini bulundurmamaktadir. Bu bakimdan, nesneler ve olaylar varolduguna gore ve hicbir tecrube nesnenin kendi içinde kendi varliginin nedenini bulundurmadigina gore, bu sebebin, nesnelerin butununun kendi disinda bir nedeni olmasi gerekir. Bu nedenin bir varlik olmasi gerekir. Digerlerinin nedeni olan bu varlik, kendi kendinin nedeni olabilir de olmayabilir de. Eger kendi kendisinin sebebiyse, tamamdir, degilse daha ileri gitmemiz gerekir. Ama bu anlamda sonsuza kadar gidecek olursak, varligin bir aciklamasi yapilmis olmaz. Bu bakimdan varligi aciklamak icin, kendi icinde kendi varliginin nedenini bulundurmasi gereken, yani varolmadan yapamayacak bir varliga varmamiz gerekir. Bu da tanridir

Bu da dikkat edilirse tanriyi Kendi sebebini kendi icinde iceren ve varolmadan yapamayacak bir varlik olarak tanimlamis, dolayisiyla bir dongusel akil yurutmeye dusmustur. Yani yola cikis noktasindan daha fazla bir bilgi veren bir akil yurutme degildir bu da.

Felsefede yalnizca mantik ve zihinsel akil yurutmeler kullanarak tanrinin varligini kanitlama cabalari daima bosa cikmistir. Cunku bu tur bir kavram, kanitlanmak icin disaridan gelen verilere ihtiyac duyar. Yalnizca zihin icinde yapilan akil yurutmeler, dogaustu bir varligin varoldugunu gostermeye yetmez.

Tanrı kavramindaki mantiksal celiskiler

Tanrı kavramiyla ilgili ilk celiski, yazinin basinda dile getirdigimiz tanimi ile ilgili genel celiskidir. Yazinin bu kismindan bu genel celiskiden yola cikarak, tanri kavraminin icerdigi cesitli sorunlardan bahsedecegiz.

Ornegin, Herseye kadir bir varligin herhangi bir nitelige sahip olmasi mumkun olabilir mi? . Tanri her seye kadirse, tanri hakkinda hicbir sinirlama getiremiyorsak, o zaman ornegin Tanri birdir nasil diyebiliyoruz? Bu durumda Bir olma niteligi, bir den fazla olma sansini sinirlamis olmuyor mu tanrinin? Ornegin kendisi gibi ayni niteliklere sahip ikinci bir tanriyi yaratabilme gucunu? Ya da kendisini yok edebilme gucunu?

Benzer sekilde bir varligin olumsuz olmasi, olme sansini, var olmasi, var olmama sansini, veya herhangi bir A niteligi, non-A niteligine sahip olmasini sinirlamiyor mu tanrinin?

Ya da dogaotesi bir kavramin tanimindan cikan birbaska sorun olarak, filozoflar Tanrı mantik ilkelerinin de ustunde midir? Sorununu dile getirmişlerdir.

Mantik ilkelerini bilirsiniz. 1) A., A dir. 2) A, non-A degildir. 3) A, ayni zamanda hem A, hem de non-A olamaz. Bunlar Aristo tarafindan ilk olarak dile getirilmis ve felsefe tarihi boyunca karsi cikilmadan kullanilmis 3 temel mantik ilkesinin tanimidir.

Her seyin ustunde oldugu iddia edilen bir varlığın, mantık ilkelerinin de ustunde olup olmadigini sormak gecerli bir soru oluyor o zaman. Yani ornegin tanri Evli bir bekar , Daire seklinde bir kare , ya da Dogru olan bir yanlis onerme yaratabilir mi?

Kisacasi, ayrintili bir felsefi analize tabi tutuldugunda, tanri inanci absurd denebilecek duzeyde sacma ve saglikli dusunen bir bireyin normal kosullarda kabul edemeyecegi bir kavramdir.

Fakat o zaman nasil oluyor da dunya uzerindeki bu kadar insan boyle bir kavrama inanabiliyor? Bunun cevabi buyuk olcude uygarlik tarihinde, sosyal mekanizmalarin isleyisinde ve insan psikolojisinde yatmaktadir.

Insan sosyal bir varlik olmasaydi, tanri kavrami ve ondan cikan dinlerin uygarlik tarihinde yapici fonksiyonlari olmasaydi ve obur dunya inancinin psiklojik acidan pek cok insanin ihtiyac duydugu yapici bir yonu olmasaydi, tanri kavraminin cocuk masallarindan ote inanilir bir yonu olmazdi.

Peki o zaman tanri kavrami bir ihtiyac midir? Tanriya inanmamak psikolojik bozukluga yol acar mi?

Aslında bizim düşüncemize göre, tanrı inancından kaynaklanan psikolojik etkiler (ceza korkusu ve suçluluk duygusu), tanrıya inanmamaya göre daha zararlıdır. Ve bizce, ki bunu ateist kesim üzerinde yapılmış gözlemlere göre soyluyorum, yeterli bir entelektüel olgunlukla birleşmiş bir ateizm, kişide tanrı inancını bir ihtiyaç olmaktan çıkardığı gibi, psikolojik açıdan daha sağlıklı bir hayat sürdürebilmeyi de sağlamaktadır.

Nitekim günümüzde, dinin diğer fonksiyonları (kanun ve düzen koyuculuk), bilimsel yöntemlerle diğer alanlara (bilimsel politika, hukuk, sosyoloji, vs) aktarılmış olduğu için aslında insanlık olarak dine ve tanrı inancına bir ihtiyacımız kalmamıştır.

Fakat toplumdan kısa surede bu inancı terk etmesini beklemek pratik açıdan pek mümkün değildir. Dolayısıyla, su anda insanlık bu inancı uygarlık geçmişinin bir mirası olarak taşıyor ve öyle görünüyor ki yakin gelecekte de bu durum değişmeyecektir.

Ünlü ateistler:


Douglas Adams, Ayaan Hirsi Ali, Woody Allen, Lance Armstrong, Darren Aronofsky, Isaac Asimov, Peter William Atkins, David Attenborough, Iain M. Banks, Clive Barker, Dave Barry, Bill Bass, Ingmar Bergman, Björk, Lewis Black, Bill Blass, Jim Bohanan, Marlon Brando, Richard Branson, Berkeley Breathed, Bill Bryson, Peter Buck, Warren Buffett, George Carlin, John Carmack, Adam Carolla, John Carpenter, Asia Carrera, Fidel Castro, Dick Cavett, Noam Chomsky, Chumbawamba, Alexander Cockburn, Billy Connolly, Francis Crick, David Cronenberg, David Cross, Alan Cumming, Rodney Dangerfield, Richard Dawkins, Daniel Dennett, David Deutsch, Ani DiFranco, Micky Dolenz, Phil Donahue, Roger Ebert, Dean Edell, Greg Egan, Paul Ehrlich, Harlan Ellison, Brian Eno, Harvey Fierstein, Larry Flynt, Dave Foley, Jodie Foster, Kinky Friedman, Janeane Garofalo, Bill Gates, Bob Geldof, Ricky Gervais, Ira Glass, James Gleick, Seth Green, Harry Harrison, Robert Heinlein, Nat Hentoff, Katharine Hepburn, Christopher Hitchens, Douglas Hofstadter, Penn Jillette, Billy Joel, Angelina Jolie, Wendy Kaminer, Jonathan Katz, Diane Keaton, Margot Kidder, Neil Kinnock, Michael Kinsley, Ron Kuby, Milan Kundera, Richard Leakey, Bruce Lee, Tom Lehrer, Stanislaw Lem, Tom Leykis, James Lipton, H.P. Lovecraft, John Malkovich, Barry Manilow, Karl Marx, Todd McFarlane, Sir Ian McKellen, Arthur Miller, Frank Miller, Mike Mills, Marvin Minsky, Julianne Moore, Desmond Morris, Randy Newman, Mike Nichols, Jack Nicholson, Gary Numan, Bob Odenkirk, Patton Oswalt, Camille Paglia, Andy Partridge, Mark Pauline, Steven Pinker, Paula Poundstone, Terry Pratchett, James Randi, Ron Reagan Jr., Keanu Reeves, Rick Reynolds, Gene Roddenberry, Joe Rogan, Henry Rollins, Andy Rooney, Salman Rushdie, John Sayles, Captain Sensible, Robert Silverberg, Bob Simon, Steven Soderbergh, George Soros, Richard Stallman, Bruce Sterling, Howard Stern, J. Michael Straczynski, Julia Sweeney, Matthew Sweet, Annika Sörenstam, Teller, Studs Terkel, Tom Tomorrow, Linus Torvalds, Eddie Vedder, Paul Verhoeven, Gore Vidal, Kurt Vonnegut Jr., Sarah Vowell, James Watson, Steven Weinberg, Joss Whedon, Harland Williams, Ted Williams, Steve Wozniak.


http://www.turandursun.com/index.php?option=com_content&view=article&id=712:din-karsiti-felsefeler&catid=56:din-karsiti-felsefeler&Itemid=137