nisa suresi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nisa suresi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2013 Pazartesi

Kur'an, Müslümanlar İçin Bir Tarih Başlangıcı Saptamamaktan Başka, "Arabi Takvim Sistemi" Gibi Bilimsellikten Uzak ve Yanlış...

İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki hicretin vuku bulduğu yıla gelinceye kadar (miladi 622) Müslümanlar için "tarih başlangı­cı" diye bir şey söz konusu olmamıştır. Çünkü Muhammed, kendi­sini "peygamber" ilan ettiği tarihten Medine'ye göç edeceği tarihe kadar, yani on ya da on üç yıl boyunca, böyle bir ihtiyacı karşılama gereğini duymamıştır. Fakat karısı Hatice'nin ve kendisine babalık eden Ebu Talib'in ölümleri üzerine korumasız kalıp da Medine'ye geçmenin birçok bakımdan yararlı olacağını hesaplayınca, taraftar­larını da beraberinde sürükleyebilmek için "hicret" işini, Tanrı buyruklarıyla, dinsel görev şekline sokmuştur. Bu buyruklar arasında hicret edenlerin Tanrı tarafından mükafatlandırılacaklarına, ırmak­lar akan cennetlere konulacaklarına, ganimet mallarından yararlan­dırılacaklarına, maddi yardım ve bağışlara kavuşturulacaklarına da­ir olanlar vardır. Örneğin:

"Allah yolunda hicret eden kimse, yeryüzünde gidecek birçok gü­zel yer ve bolluk bulur. Kim Allah ve Resul'ü uğrunda hicret ede­rek evinden çıkar ve sonra da kendisine ölüm yetişirse artık onun mükafatı Allah'a düşer. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir" (Nisa Suresi, ayet 97, 100).

"Allah'ın verdiği hu ganifnet malları... Allah'ın dinine ve Peygamberi'ne yardım eden muhacir (hicret etmiş) fakirle­rindir) işte doğru olan bunlardır" (Haşr Suresi, ayet 8, 9; ay­rıca Âli İmran Suresi, ayet 195; Nur Suresi, ayet 22; Enfal Suresi, ayet 72).

İşte bundan dolayıdır ki Müslümanlar, hicret sonrası itibariyle günlük işlerinde, "hicret" olayını bir başlangıç saymışlar ve örneğin "Resulallah'ın kudümünden şu kadar ay sonra" (yani Muhammed'in Medine'ye ayak basmasından sonra) diye "Hicri" tarih kullanmaya başlamışlardır.1 Fakat Muhammed'in ölümünden sonra bu uygula­madan vazgeçilmiştir. Ebu Bekir'in hilafeti boyunca ve hatta Ömer'in hilafetinin ilk dört yılına gelinceye kadar bu usule başvurulmamıştır. Ancak Ömer bunun bir ihtiyaç olduğunu fark ederek bir gün Ashab'ı toplamış ve Ali'nin teklifi gereğince "Hicret" itibariyle "Muharrem" ayını Müslümanlar için "tarih başlangıcı" olarak kabul etmiştir.2 Gü­ya Tanrı gökleri ve yeri yarattığı zaman Ay'ın hareketini öylesine ayarlamıştır ki ay sistemine göre bir yılda on iki ay oluşmuştur.

Yıl hesabına gelince, bu iş "Kameri ay" hesabına bağlanmıştır, çünkü İslam kaynaklarının bildirmesine göre Muhammed, ölümün­den az önce, Arapların eskiden beri zaten alışık oldukları "Arabi takvim" sistemini uygun görmüştür. Tevbe Suresi'ne koyduğu ayet­le yılın on iki aydan ibaret olduğunu belirtirken (K. 9, Tevbe Sure­si, ayet 36)3 ve Kur'an'ın Bakara Suresi'ne:

1  Bu konuda Hafız İbni Asakir'in Dimeşk Tarihi adlı yapıtından alınma açıklama­lar için bkz. Sahihi..., c.X, s.121,
2 Bu vesile ile bazı kimseler Muhammed'in ölüm tarihini, bazıları da peygamberli­ğini ilan edişini tarih başlangıcı olarak teklif etmişler fakat Ali'nin teklifi benim­senmiştir. Bununla beraber "ay" tayini işinde anlaşamamışlardır; kimisi "Receb" ayının, kimisi de "Ramazan" ayının yılbaşı olarak kabulünü istemiş, fakat yine Ali'nin teklifi gereğince "Muharrem" ayı seçilmiştir. Bu konuda bkz. Sahihi...,
c.X,s.!21.
3 "Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah'ın yazısına göre Allah katında ayların sa­yısı on iki olup..." (Tevbe Suresi, ayet 36).

"Sana yeni (doğan) aylan sorarlar; de ki: 'Bunlar insanların (faydası) için, haccın ifası için vakit ölçekleridir'..." (K. 2, Ba­kara Suresi, ayet 189)

ayet yerleştirmiş, böylece Arabi takvim sistemine bağlılığım, yani yılı, aya göre hesapladığını ortaya vurmuştur.4

"Arabi takvim" sistemi denen şey, Ay'ın dolanımına (seyrine) göre hesaplanmış olup bilimsel nitelikten uzak bir sistemdir. Çünkü Evren (Kainat), güneş sistemine göre hareket ettiği için yıl hesabı­nı, Ay'ın dolanımına göre değil fakat dünyanın güneş etrafındaki dönüşüne göre yapmak gerekir. Eğer kameri (ay) sistemi esas alına­cak olursa, yıl on bir gün kısa kalır. Bundan dolayıdır ki İslam ül­kelerinde dini bayramlar ya da günler (örneğin Ramazan) her yıl değişik günlere rastlar. Eğer güneş yılı hesabı öngörülmüş olsaydı böyle bir karışıklık söz konusu olmayacaktı.5

Yine tekrar edelim ki Arapların İslamdan önceki dönemler iti­bariyle uyguladıkları "Kameri takvim" sisteminde zaman birimi, dünyamızın uydusu olan ayın doğması ve kaybolması olayına otur­tulmuştur. Başka bir deyimle Muhammed'in benimsediği bu eski Arap takvimi, ayın dünya yörüngesindeki dolanımına bağlıdır. Oy­sa ki kökeni eski Roma zamanına inen ve 16. yüzyılda Papa XIII. Gregoire tarafından son şekline eriştirilen "Gregoryen" takvim sis­temi, dünyamızın güneş yörüngesindeki dolanımına bağlı olarak hesaplanır, ki bilimsel nitelikte sayılır. Bu sistemde hata oranı, her 4 000 yıl itibariyle bir güne indirilmiştir.6 Bundan dolayıdır ki Arap kaynaklı "Kameri takvim sistemi" ile Roma kaynaklı "Gregoiyen takvim sistemi" birbirlerinden farklı sonuçlar doğurur: Şu bakımdan

4 Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur'an Ansiklopedisi, c.3, s.76 vd.
5  Bu konuda bkz. Nöldeke, Sketches F rom Estern History, Transl. by J.S. Black, Beirut, Khayats 1963, s.70.
6 Eski Roma döneminde Romulus bir yılı 300 gün ve on ay olarak hesaplamış, da­ha sonra buna iki daha eklenmiş, fakat Jules Sezar zamanında yeniden ıslah edil­miş fakat hata oranı yine de her 900 yıl itibariyle 7 gün olarak kalmıştır. XVI. yüzyılda Papa XIII. Gergopir tarafından yapılan değişiklikten sonra hata oranı her 4 000 yılda bir güne indirilmiştir.

ki, Arap takvim sistemine dayalı yıl hesabı, bilimsel (Gregoryen) takvim sistemine dayalı olan takvim sistemine nazaran her yıl on gün fark arz eder, çünkü dünyanın güneş yörüngesindeki dolanımı 365 günden oluşur. Oysa ki ayın dünya yörüngesindeki dolanımı, bir yılın on ikide birinden eksiktir. Öylesine ki Arap takvim siste­mine göre on iki ayın toplamı 354 gün tutar. Bundan dolayıdır ki Arap takvimine göre hesaplanan yıl, bilimsel takvime göre hesap­lanandan 11 gün eksiktir. Sonuç şudur ki Arabi aylar, bilimsel tak­vim aylarına göre her yıl 11 gün erken başlamaktadır. Bu yüzdendir ki bu sistemi uygulayan Müslüman ülkelerde belli olayların başlan­gıç tarihi, her yıl itibariyle değişik tarihlere düşer. Örneğin Rama­zan ayı, hilalin görünmesine bağlı olarak saptandığı için Rama­zan'ın başlangıcı her Müslüman ülke itibariyle farklı tarihlere rast­lar. Daha doğrusu Ramazan ayı, her 33 yıl süre itibariyle bahara, yaza, güze ve kışa rastlayacak şekilde değişir; tıpkı Kandil ve Bay­ram aylarının da zaman içinde her yıl değiştiği gibi.

İlginç olan şudur ki hilalin görünmesinde bir kutsallık bulundu­ğu sanıldığından hangi Müslüman ülkede hilal daha önce görünür­se, orada Ramazan ayı (ya da bayramlar) daha erken başlamış olur. Bundan dolayıdır ki Müslüman ülkeler arasında ibadetin başlama­sında biçimsel beraberlik yoktur. Bununla birlikte durum, 1978 yı­lında toplanan İslam Kongresi'nde Türkiye'nin yaptığı bir öneriyle giderilmeye çalışılmıştır. Bütün İslam ülkelerinde Ramazan ve Bayram'ın başlaması, hilalin görünmesine göre değil fakat bilimsel astronomi yöntemleriyle saptanan güne göre ayarlanmıştır. Böylece bu konuda bir beraberlik sağlanmıştır. Bununla beraber Arabi tak­vim sistemi değişmiş değildir; bu sistem diğer konularda eskiden olduğu gibi uygulanmaktadır.

Fakat şu bir gerçek ki, ay hesabına dayalı ve Muhammed'in be­nimsediği Arabi sistemin yetersiz ve yanlış olduğu ve bu esasa göre yıl hesabında bulunmanın mümkün bulunmadığı İslami kaynaklar ta­rafından da anlaşılmıştır. Bundan dolayıdır ki zamanla ayın ve yıldız
ların seyri konusundaki bilgiler artıkça, bu konular uzmanlara bıra­kılmaya başlanmıştır. Camilerin yanı başında birer "muvakıthane" denen (yani zaman tayin eden) yerler kurulur olmuştur.7

Muhammed'in yerleştirdiği sistemin bilimsellikten uzak ve yan­lış olduğunu ilk kez benimseyen Atatürk Türkiyesi olmuştur: "Beyne'lmilel Takvimin Kabulü Hakkındaki Kanun" gereğince Devlet Takvimi'nde tarih başlangıcı olarak Batı dünyasının uyguladığı tak­vim sistemine uyulmuştur. 1928 yılı Ramazan'ında "rü'yeti hilal"e (yani yeni ayın doğmasına) göre değil fakat zaman hesabına göre oruç tutulmuştur.8

***

Yıl hesabında Kameri (ay) usulünü, İslamın zaman ölçüsü ola­rak benimserken Muhammed, Arapların bilgisiz olduklarını, okuma yazma nedir bilmediklerini, yıldızların hesabından anlamadıklarını ve bu nedenle onlara kolaylık olsun düşüncesiyle böyle yaptığını anlatmış ve şöyle demiştir:

"Biz meaşiri Arab, ümmi bir cemaatiz: Ne yazı yazarız ne de (yıldızların seyrini) hısab(ım) anlarız. (Bize lazım olan) bir ay (kah) şöyledir (kah) böyledir. "9

Muhammed'in bu sözlerinde geçen "meaşir" sözcüğü "hacı olma yolunda" demektir. "Ümmi" sözcüğü ise "okuma yazma bilmeyen" anlamına gelir. Kendisini "Tanrı elçisi" diye ilan eden ve her şeyi Tanrı'dan öğrendiğini söyleyen Muhammed'in, yıl hesabını yaparken Arapların bilgisizliğini bahane edip, bilimsel olmayan bir sistem üs­tünde ısrar etmesi, birçoğumuza muhtemelen pek şaşırtıcı gelecektir. Bir yandan Tanrı'nın "alim" olup her şeyin en doğrusunu bildiğini söylerken ve kendisini her doğru şeyi Tanrı'dan öğrenilmiş gibi gös­terirken, yanlış bir sistemi geçerli kılması elbette ki şaşırtıcıdır.

7 Sahihi....c.VI.s.26l.
8 Sahihi..., c.VI, s.262.
9 Buhari'in İbni Ömer'den rivayeti için bkz. Sahihi..., c.VI, s.258, Hadis No: 908.

Öte yandan Muhammed, ay hesabında da yanlış bir yol tutmuş­tur. Şu bakımdan ki: "(Bize lazım olan) bir ay (kah) şöyledir (kah) böyledir" derken, bir aylık sürenin "bilimselliğe" değil fakat keyfi­liğe dayalı olarak bazen 29, bazen de 30 gün olduğunu anlatmak is­temiş,10 böylece ay hesabını tam bir çıkmaza sokmuştur. Örneğin İbni Ömer'in rivayet ettiği bir hadisinde

"Bir ay 29 gece'dir"

derken, Ümmü Seleme'nin rivayet ettiği bir başka hadisinde "Ay 29 gündür"

demiş,11 böylece "ay" tanımını "gün" ve "gece" esasına göre farklı bir temele oturtmuştur. Her ne kadar bu karışıklığı örtmek için İs­lam yazarları

"Arap aylarının gündüzü gecesine bağlıdır, bu nedenle iki ha­dis arasında çatışma yoktur"12

derlerse de yalandır, çünkü yirmi dokuz gece otuz gün etmediği gi­bi, otuz gün de yirmi dokuz gece etmez.

Yine Muhammed'in söylemesinden anlamaktayız ki, ayın doğma­sına ait hesapların inceden inceye incelenmesine de gerek yoktur: Bazı ayları 29, bazı ayları da 30 gün olarak hesaplamak yeterlidir. Bundan dolayıdır ki yeni ayın doğması halinde oruç tutulup bayram edilmesini ve hava* bulutlu ve kapalı, yani "kederli" olduğu zamanlar ise ay hesabının otuza doldurulmasını emretmiştir.13 İslam kaynakla­rının iddiasına göre Muhammed'in ay hesabını bu şekilde yapması­nın nedeni Arap toplumunun "cahil" olduğunu göz önünde tutmasın

10 Bu konuda Buhari'nin İbni Ömer'den rivayetine dayalı hadis için bkz. Sahihi..., c.VI, s.258, Hadis No: 908.
11  Bu hadisler için bkz. Sahihi..., c.VI, s.255, Hadis No: 905; aynca bkz. s.2556, Hadis No: 906.
12 Sahihi..., c.VI, s.259.
13 Sahihi..., c.VI, s.255, Hadis No: 905; ayrıca bkz. s.259.                         

dandır. Çünkü güya istemiştir ki ay hesabında güçlük olmasın, ko­laylık sağlansın!14 Oysa asıl sebep bu değildir; asıl sebep Muham­med'in günlük yaşam siyasetininin gereksinimleridir. Şu bakımdan ki, bir aralık Muhammed karılarının hepsiyle küsüşmüştü. Onlarla bir ay boyunca konuşmamaya yemin etmişti. Fakat az zaman geç­mekle, karılarından (özellikle pek sevdiği Ayşe'sinden) ayrı kalama­yacağını anlamış ve 29. gün yemini bozarak Ayşe ile buluşmuştur. Ve işte Ayşe kendisine:

"Ya Resulallah! Siz bir ay yanımıza gelmemeye yemin etmişsiniz"

deyince Muhammed:

"Ay 29 gün'dür"

diyerek onu susturmuş, işin içinden kolaylıkla çıkmıştır.15 

14 Sahihi..., c.VI, s.259.
15 Ümmü Seleme'nin rivayetine dayalı bu hadis için bkz. Sahihi..., c.VI, s.25565, Hadis No: 906.

17 Ekim 2012 Çarşamba

1700 Yıl Arayla Yaşadıkları Kabul Edilen İki Ayrı "Meryem" (İsa'nın Anası "Meryem" ile Musa'nın Ve Harun'un Kız Kardeşleri Olan Meryem

1700 Yıl Arayla Yaşadıkları Kabul Edilen İki Ayrı "Meryem" (İsa'nın Anası "Meryem" ile Musa'nın Ve Harun'un Kız Kardeşleri Olan Meryem

Kur'an'da Meryem adında iki kadından söz edilir ve her ikisi de "kutsal" olarak tanımlanır. Bunlardan biri

 İsa'nın anası olan Mer­yem'dir, diğeri ise Musa ile Harun'un kız kardeşleri olan Meryem! İsa'nın anası olan "Meryem"in adı Kur'an'da 34 kez geçer1 ve öylesine önemli bir yer işgal eder ki çoğu kez İsa'dan söz edilirken, "Meryem'in oğlu İsa" diye söz edilir. Örneğin Maide Suresi'nde Tanrı'nın İsa'ya:

"Ey Meryem oğlu İsa..." (Maide Suresi, ayet 110, 116117; 7276) diye hitap ettiği görülür; Bakara Suresi'nde:
"Meryem oğlu İsa'ya da belgeler verdik..." (Bakara Suresi, ayet 87, 253; Nisa Suresi, ayet 155158)

dediği yazılıdır. Ne ilginçtir ki Muhammed, kendi öz anasının adı­nı Kur'an'da asla zikretmediği (ve hatta Tanrı'nın kendisine anası için mağfiret dileme iznini vermediğini söylediği) halde, İsa'nın

l Bu  konuda bkz. Turan Dursun, Kur'an  Ansiklopedisi, c.VIII, s. 154 vd.

anası Meryem'i pek yüce ve pek kutsal nitelikte olmak üzere tanım­lamıştır Kur'an'da. Örneğin Âli İmran Suresi'ne koyduğu bir ayette, Tanrı'nın meleklerinin Meryem'i şöyle yücelttiklerini belirtmiştir:
"Melekler şöyle demişti: 'Ey Meryem! Allah seni seçip temiz­ledi, dünyaların kadınlarından seni üstün tuttu..." (Âli İmran Suresi, ayet 42246.)

Meryem Suresi'ne koyduğu bir ayetle de Tanrı'nın İsa'ya, anası­na iyi davranması için emir verdiğini bildirmiştir:

"Meryem çocuğu (İsa'yı) gösterdi... Çocuk: '... (Allah) bana Ki­tap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı ve zekat ver­memi ve anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir zor­ba kılmadı. Doğduğum günde, öleceğim günde, dirileceğim gün­de bancı selam olsun' dedi..." (Meryem Suresi, ayet 2933.)

Hemen ekleyelim ki Muhammed, Meryem'i (ve oğlu İsa'yı) kut­sal niteliklerle gösterirken onları Hıristiyan olarak değil fakat Müs­lüman olarak tanıtmıştır.2 Tanıtırken de Tanrı'nın Meryem'i dünya­nın kadınlarına üstün tuttuğunu bildirmiştir.

Ne var ki bunu yaparken, İsa'nın anası Meryem ile, Musa'nın ve Harun'un kız kardeşleri olan Meryem'i birbirleriyle karıştırmış ve örneğin Kur'an'a şu ayetleri koymuştur:

"Nihayet (Meryem, İsa'yı kucağında) taşıyarak kavmine getir­di. Dediler ki: 'Ey Meryem! Hakikaten sen ilginç bir şey yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildir; annen de iffetsiz değildir..." (Meryem Suresi, ayet 2728.)

Dikkat edileceği gibi ayette, İsa'nın anası olan Meryem ile Ha­run'un kız kardeşi olan Meryem aynı kimseymiş gibi gösterilmiştir. Oysa dinsel kaynakların bildirmesine göre bu iki Meryem, birbirlerin­den
l700 yıl arayla yaşamışlardır. İmran'ın kızı (ve aynı zamanda Ha­run ile Musa'nın kız kardeşleri olan) Meryem, Musa'nın Nil Nehri'ne

2 Bu konuda bkz. İlhan Arsel, İslama Göre Diğer Dinler.
bırakılması ve sonra Firavun'un karısı tarafından sudan kurtarılması     olaylarında rol oynayan bir kimsedir. Ancak Harun'un kız kardeşi olan     bu Meryem'in, İsa adında bir çocuğu olmamıştır. İsa, bu tarihten l 700 yıl sonra yaşayan ve Yusufun (Joseph 'in) karısı olan Meryem'in oğlu­dur. Bu böyle olduğu halde Kur'an'da bu iki Meıyem, biraz önce be­lirttiğimiz gibi, bir tek Meryem olarak tanıtılmıştır. Bunun böyle oldu­ğunu anlatan bir diğer ayet, Tahrim Suresi'nde şöyle diyor:

"Mahrem yerini korumuş olan İmran kızı Meryem de bir misal­dir. Ona ruhumuzdan üflemistik" (K. 66, Tahrim Suresi, ayet 12).

Buradaki "Ona ruhumuzdan üflemistik" sözlerinden anlaşılmak gereken şey Tanrı'nın Meryem'e bir oğlan çocuk bağışladığının ifa­desidir. Hikaye odur ki güya bu Meryem, hiç kimse ile cinsi müna­sebette bulunmadığı halde İsa'ya gebe kalmıştır. Olayın Kur'an'da ("Meryem" Suresi'nde) anlatılışına göre Cebrail, bir gün insan kılı­ğında Meryem'e görünür ve ona:

"Ben, temiz bir oğlan bağışlamak için Rabbinin sana gönderdiği elçiden başkası değilim" (K. 19, Meryem Suresi, ayet 1619)

der. Meryem de kendisine:

"Bana bir insan temas etmemişken, ben kötü kadın da olmadığım halde, nasıl oğlum olabilir" (K. 19, Meryem Suresi, ayet 20)

diye karşılık verir. Bunun üzerine Cebrail, kendisine mucizeler ya­ratan Tanrı'nın emriyle bu işin olup biteceğini bildirir. Bildirmesiyle birlikte Meryem oğlana gebe kalır ve o haliyle uzakça bir yere çekilir. Doğum sancılarıyla bir hurma ağacının dibine sığınır. Bu sı­rada bir ses kendisine der:

"Sakın üzülme, Rabbin içinde bulunanı şerefli kılmıştır. Hur­ma ağacını kendine doğru silkele, üstüne taze hurma dökül­sün. Ye iç gözün aydın olsun, insanlardan birini görecek olur­san: 'Ben Rahman'a oruç adadım, bugün hiç bir insanla ko­nuşmayacağım' de" (K. 19, Meryem Suresi, ayet 2126).

Daha sonra Meryem çocuğu alıp kavmine getirir. Fakat kavmi­nin insanları bu çocuğun gayri meşru doğmuş olduğunu söyleyerek, kendisine sitemde bulunurlar ve şöyle derler:

"Meryem utanılacak bir şey yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi! Baban kötü bir kimse değildi; annen de iffetsiz değildi..." (K. 19, Meryem Suresi, ayet 2728.)

Görülüyor ki Kur'an'ın bu ayetinde İsa'nın anası olan Meryem, sanki İmran'm kızı ve Harun'un kız kardeşiymiş gibi gösterilmiş ve Tanrı'nın ona "Ruhumuzdan üflemiştik" diye konuştuğu bildirilmiş­tir. Oysa ki İmran adı Amram'ın Arapça telaffuzudur ve Amram da Yahudilerin Mısır'da bulundukları dönemde Levi kızı Yokebed'in kocasıdır. Eski Ahit'e (Ahdi alatik'e) göre Yokebed'in Amram'dan (ikisi erkek, biri kız) üç çocuğu olmuştur, ki adları "Musa", "Ha run" ve "Miriam"dır (bkz. Tevrat/ Sayılar, Bap 26: 59). "Miriam" adı Arapçada "Meryem" olarak telaffuz edilir. Bundan dolayıdır ki Harun'un kız kardeşi olan Meryem (Miriam) ile İsa'nın anası olan Meryem, aynı kimseymiş gibi Kur'an'a girmiştir. Ne var ki İsa'dan l 700 yıl önce3 yaşadığı kabul edilen ve Harun'un kız kardeşi olan İmran kızı Meryem'in İsa adında bir çocuğu olmamıştır.

İsa'nın anası olan Meryem'e, gelince o, incil'in bildirmesine gö­re, Yakub'un oğlu Yusuf'un karışıdır. Fakat burada adı geçen Yakub'u İbrahim "Peygamber'in" torunu olan İshak'ın oğlu Yakub ile karıştırmamak gerekir; yine bunun gibi Meryem'in kocası olan Yu­suf u, daha önceki devirlerde yaşadığı kabul edilen "Yusuf Peygam­ber" ile karıştırmamak gerekir (bkz. Tevrat/Sayılar, Bap 26: 59). İsa'nın anasının kocası olan Yusuf, Matta'nın oğludur (bkz. Mat­ta ya göre İncil; Bap 1:116). Öte yandan İsa'nın anası olan bu Mer­yem'in "Harun" adında bir erkek kardeşi yoktur. Mes'udi ya da Ta­beri gibi kaynaklara göre bile Meryem'in, Harun adında değil fakat, olsa olsa İşba adında bir kardeşi vardır.4

3 Bazılarına göre l 570 yıl, bazılarına göre de l 800 yıl önce.
4 Mes'udi'nin, Muruc, c.l, s.120 ve Taberi, Taf'sir, c.III, s. 144 adlı yapıtlarından ak­tarma olarak İslam Ansiklopedisi'nde "Meryem" bahsine bkz. c.VII, s.783.
Görülüyor ki Kur'an oldukça büyük bir hataya yer vemiştir ki o da İsa'nın anası olan Meryem'i, yüz yıllar önce yaşadığı kabul edi­len Harun'un kız kardeşi olan Meryem ile karıştırmış olmaktır (K. 19, Meryem Suresi, ayet 2728).

Kur'an 'daki Bu Hatayı Örtbas Etme Çabaları

Kur'an'da yer alan bu yanlışlığı örtbas etmek için Müslüman ya­zarlar çeşitli kurnazlıklara başvururlar; genellikle farklı dönemlerde yaşamış iki ayrı İmran ve bu iki ayrı İmran'dan olma iki ayrı Mer­yem faraziyesine yönelirler.5 İddia ederler ki "peygamberler" (Enbi­ya) tarihinde iki ayrı Âli İmran vardır: Bunlardan birisi Musa ile Ha­run'un babalan olan İmran'dır ve bu İmran'm ayrıca Meryem (Miri­am) adında bir kızı olmuştur; bu Meryem, Musa ile Harun'un ablala­rıdır. Diğer İmran ise, İsa'yı doğuran Meryem'in babası olan İm­ran'dır.6 Güya bu İmran'm Hanne adında bir karısı vardır ve Hanne, Meryem'e hamileyken vefat etmiştir.7 Meryem'e hamile kalışı ve onu doğurması ile ilgili olaylar Kur'an'ın Âli İmran Suresi'nin 3337 ayetlerinde anlatılmıştır. Bu anlatışa göre güya Hanne, karnındaki "hamli" (yükü) Tanrı'ya adadığını ve ona Meryem adını verdiğini söyler ve onu şeytandan koruması için Tanrı'ya havale eder. Tanrı da Meryem'i Zekeriyya'nın himayesine bırakarak ona bol rızık verir. Da­ha sonra Meryem, güya Tanrı'nın "kelimesi" ve "Ol" demesiyle İsa'ya hamile kalır (Âli İmran Suresi, ayet 4244).

Ancak hemen belirtelim ki Müslüman yazarlar, İsa'nın anası Meryem'le ilgili olarak Kur'an'da yer alan yanlışı gidermek isterler­ken, bu kez daha fahiş bir yanlışa düşmüşlerdir. Bir kere İsa'nın anası Meryem'in ne "İmran" adında babası ve ne de "Hanne" adın­da anası vardır. Hanne, olsa olsa Tevrat'ın "Birinci Samuel" bölü

5 Bu konuda bkz. Sahihi..., c.IX, s. 166, Not 3.
6 İbid.
7 Sahihi..., c.IX, s.165.

münde adı geçen "peygamberin" anasının adıdır. Çünkü Tevrat'a gö­re Hanne, Efraim dağlığında yaşayan "Elkana"nın eşidir. Uzun za­man çocuğu olmamış ve nihayet Tanrı'ya yaptığı dualar ve yalvarma­lar sonucunda güya bir oğlan çocuk doğurmuş ve adını Samuel koy­muştur ki, İsrailoğulları tarihinde "Birinci Samuel" diye bilinir.

Öte yandan Kur'an'ın Meryem Suresi'nde İsa'nın doğumu ile il­gili olay anlatılırken aynen söyle denmekte:

"(Meryem) Çocuğu alıp kavmine getirdi, onlar: 'Meryem! Utanılacak bir şey yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi. Baban kö­tü bir kimse değildi..." (K. 19, Meryem Suresi, ayet 2734.)

Görüldüğü gibi, İsa'nın anası olan Meryem, Kur'an'ın bu ayetin­de Harun'un kız kardeşi olarak tanımlanıyor. Oysa Harun, biraz ön­ce belirttiğimiz gibi, İsa'dan l 700 (ya da l 570) yıl önce yaşadığı kabul edilen bir kimsedir. Nitekim biraz önce belirttiğimiz gibi, Mes'udi ve Taberi gibi Müslüman yazarlar bile İsa'nın anası Mer­yem'in, sadece İşba adında bir kardeşi olduğunu söylemekteler! Bundan başka bir de şu var ki Kur'an'da:

"Mahrem yerini korumuş olan İmran kızı Meryem de bir misal­dir. Ona ruhumuzdan üflemiştik" (K. 66, Tahrim Suresi, ayet 12)

diye yazılıdır. Buradaki "ruhumuzdan üflemiştik" sözleri, Mer­yem'in İsa'ya hamile kalmasının ifadesidir. Bundan dolayıdır ki Kur'an 'a göre, Meryem, kendisine "Kötü bir şey yaptın" diyenlere:

"Bana bir insan temas etmemişken, ben kötü kadın da olmadığım halde, nasıl oğlum olabilir" (K. 19, Meryem Suresi, ayet 20)

diye konuşmuş görünmektedir. Oysa ki Harun'un kız kardeşi olan Meryem için böyle bir şey esasen söz konusu değildir.

Bütün bunlardan anlaşılan şu ki, Harun'un kız kardeşi olan Mer­yem ile İsa'nın anası Meryem, Kur'an'da birbirleriyle karıştırılmış olarak tanımlanmışlardır.