musa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
musa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2012 Çarşamba

1700 Yıl Arayla Yaşadıkları Kabul Edilen İki Ayrı "Meryem" (İsa'nın Anası "Meryem" ile Musa'nın Ve Harun'un Kız Kardeşleri Olan Meryem

1700 Yıl Arayla Yaşadıkları Kabul Edilen İki Ayrı "Meryem" (İsa'nın Anası "Meryem" ile Musa'nın Ve Harun'un Kız Kardeşleri Olan Meryem

Kur'an'da Meryem adında iki kadından söz edilir ve her ikisi de "kutsal" olarak tanımlanır. Bunlardan biri

 İsa'nın anası olan Mer­yem'dir, diğeri ise Musa ile Harun'un kız kardeşleri olan Meryem! İsa'nın anası olan "Meryem"in adı Kur'an'da 34 kez geçer1 ve öylesine önemli bir yer işgal eder ki çoğu kez İsa'dan söz edilirken, "Meryem'in oğlu İsa" diye söz edilir. Örneğin Maide Suresi'nde Tanrı'nın İsa'ya:

"Ey Meryem oğlu İsa..." (Maide Suresi, ayet 110, 116117; 7276) diye hitap ettiği görülür; Bakara Suresi'nde:
"Meryem oğlu İsa'ya da belgeler verdik..." (Bakara Suresi, ayet 87, 253; Nisa Suresi, ayet 155158)

dediği yazılıdır. Ne ilginçtir ki Muhammed, kendi öz anasının adı­nı Kur'an'da asla zikretmediği (ve hatta Tanrı'nın kendisine anası için mağfiret dileme iznini vermediğini söylediği) halde, İsa'nın

l Bu  konuda bkz. Turan Dursun, Kur'an  Ansiklopedisi, c.VIII, s. 154 vd.

anası Meryem'i pek yüce ve pek kutsal nitelikte olmak üzere tanım­lamıştır Kur'an'da. Örneğin Âli İmran Suresi'ne koyduğu bir ayette, Tanrı'nın meleklerinin Meryem'i şöyle yücelttiklerini belirtmiştir:
"Melekler şöyle demişti: 'Ey Meryem! Allah seni seçip temiz­ledi, dünyaların kadınlarından seni üstün tuttu..." (Âli İmran Suresi, ayet 42246.)

Meryem Suresi'ne koyduğu bir ayetle de Tanrı'nın İsa'ya, anası­na iyi davranması için emir verdiğini bildirmiştir:

"Meryem çocuğu (İsa'yı) gösterdi... Çocuk: '... (Allah) bana Ki­tap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı ve zekat ver­memi ve anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir zor­ba kılmadı. Doğduğum günde, öleceğim günde, dirileceğim gün­de bancı selam olsun' dedi..." (Meryem Suresi, ayet 2933.)

Hemen ekleyelim ki Muhammed, Meryem'i (ve oğlu İsa'yı) kut­sal niteliklerle gösterirken onları Hıristiyan olarak değil fakat Müs­lüman olarak tanıtmıştır.2 Tanıtırken de Tanrı'nın Meryem'i dünya­nın kadınlarına üstün tuttuğunu bildirmiştir.

Ne var ki bunu yaparken, İsa'nın anası Meryem ile, Musa'nın ve Harun'un kız kardeşleri olan Meryem'i birbirleriyle karıştırmış ve örneğin Kur'an'a şu ayetleri koymuştur:

"Nihayet (Meryem, İsa'yı kucağında) taşıyarak kavmine getir­di. Dediler ki: 'Ey Meryem! Hakikaten sen ilginç bir şey yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildir; annen de iffetsiz değildir..." (Meryem Suresi, ayet 2728.)

Dikkat edileceği gibi ayette, İsa'nın anası olan Meryem ile Ha­run'un kız kardeşi olan Meryem aynı kimseymiş gibi gösterilmiştir. Oysa dinsel kaynakların bildirmesine göre bu iki Meryem, birbirlerin­den
l700 yıl arayla yaşamışlardır. İmran'ın kızı (ve aynı zamanda Ha­run ile Musa'nın kız kardeşleri olan) Meryem, Musa'nın Nil Nehri'ne

2 Bu konuda bkz. İlhan Arsel, İslama Göre Diğer Dinler.
bırakılması ve sonra Firavun'un karısı tarafından sudan kurtarılması     olaylarında rol oynayan bir kimsedir. Ancak Harun'un kız kardeşi olan     bu Meryem'in, İsa adında bir çocuğu olmamıştır. İsa, bu tarihten l 700 yıl sonra yaşayan ve Yusufun (Joseph 'in) karısı olan Meryem'in oğlu­dur. Bu böyle olduğu halde Kur'an'da bu iki Meıyem, biraz önce be­lirttiğimiz gibi, bir tek Meryem olarak tanıtılmıştır. Bunun böyle oldu­ğunu anlatan bir diğer ayet, Tahrim Suresi'nde şöyle diyor:

"Mahrem yerini korumuş olan İmran kızı Meryem de bir misal­dir. Ona ruhumuzdan üflemistik" (K. 66, Tahrim Suresi, ayet 12).

Buradaki "Ona ruhumuzdan üflemistik" sözlerinden anlaşılmak gereken şey Tanrı'nın Meryem'e bir oğlan çocuk bağışladığının ifa­desidir. Hikaye odur ki güya bu Meryem, hiç kimse ile cinsi müna­sebette bulunmadığı halde İsa'ya gebe kalmıştır. Olayın Kur'an'da ("Meryem" Suresi'nde) anlatılışına göre Cebrail, bir gün insan kılı­ğında Meryem'e görünür ve ona:

"Ben, temiz bir oğlan bağışlamak için Rabbinin sana gönderdiği elçiden başkası değilim" (K. 19, Meryem Suresi, ayet 1619)

der. Meryem de kendisine:

"Bana bir insan temas etmemişken, ben kötü kadın da olmadığım halde, nasıl oğlum olabilir" (K. 19, Meryem Suresi, ayet 20)

diye karşılık verir. Bunun üzerine Cebrail, kendisine mucizeler ya­ratan Tanrı'nın emriyle bu işin olup biteceğini bildirir. Bildirmesiyle birlikte Meryem oğlana gebe kalır ve o haliyle uzakça bir yere çekilir. Doğum sancılarıyla bir hurma ağacının dibine sığınır. Bu sı­rada bir ses kendisine der:

"Sakın üzülme, Rabbin içinde bulunanı şerefli kılmıştır. Hur­ma ağacını kendine doğru silkele, üstüne taze hurma dökül­sün. Ye iç gözün aydın olsun, insanlardan birini görecek olur­san: 'Ben Rahman'a oruç adadım, bugün hiç bir insanla ko­nuşmayacağım' de" (K. 19, Meryem Suresi, ayet 2126).

Daha sonra Meryem çocuğu alıp kavmine getirir. Fakat kavmi­nin insanları bu çocuğun gayri meşru doğmuş olduğunu söyleyerek, kendisine sitemde bulunurlar ve şöyle derler:

"Meryem utanılacak bir şey yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi! Baban kötü bir kimse değildi; annen de iffetsiz değildi..." (K. 19, Meryem Suresi, ayet 2728.)

Görülüyor ki Kur'an'ın bu ayetinde İsa'nın anası olan Meryem, sanki İmran'm kızı ve Harun'un kız kardeşiymiş gibi gösterilmiş ve Tanrı'nın ona "Ruhumuzdan üflemiştik" diye konuştuğu bildirilmiş­tir. Oysa ki İmran adı Amram'ın Arapça telaffuzudur ve Amram da Yahudilerin Mısır'da bulundukları dönemde Levi kızı Yokebed'in kocasıdır. Eski Ahit'e (Ahdi alatik'e) göre Yokebed'in Amram'dan (ikisi erkek, biri kız) üç çocuğu olmuştur, ki adları "Musa", "Ha run" ve "Miriam"dır (bkz. Tevrat/ Sayılar, Bap 26: 59). "Miriam" adı Arapçada "Meryem" olarak telaffuz edilir. Bundan dolayıdır ki Harun'un kız kardeşi olan Meryem (Miriam) ile İsa'nın anası olan Meryem, aynı kimseymiş gibi Kur'an'a girmiştir. Ne var ki İsa'dan l 700 yıl önce3 yaşadığı kabul edilen ve Harun'un kız kardeşi olan İmran kızı Meryem'in İsa adında bir çocuğu olmamıştır.

İsa'nın anası olan Meryem'e, gelince o, incil'in bildirmesine gö­re, Yakub'un oğlu Yusuf'un karışıdır. Fakat burada adı geçen Yakub'u İbrahim "Peygamber'in" torunu olan İshak'ın oğlu Yakub ile karıştırmamak gerekir; yine bunun gibi Meryem'in kocası olan Yu­suf u, daha önceki devirlerde yaşadığı kabul edilen "Yusuf Peygam­ber" ile karıştırmamak gerekir (bkz. Tevrat/Sayılar, Bap 26: 59). İsa'nın anasının kocası olan Yusuf, Matta'nın oğludur (bkz. Mat­ta ya göre İncil; Bap 1:116). Öte yandan İsa'nın anası olan bu Mer­yem'in "Harun" adında bir erkek kardeşi yoktur. Mes'udi ya da Ta­beri gibi kaynaklara göre bile Meryem'in, Harun adında değil fakat, olsa olsa İşba adında bir kardeşi vardır.4

3 Bazılarına göre l 570 yıl, bazılarına göre de l 800 yıl önce.
4 Mes'udi'nin, Muruc, c.l, s.120 ve Taberi, Taf'sir, c.III, s. 144 adlı yapıtlarından ak­tarma olarak İslam Ansiklopedisi'nde "Meryem" bahsine bkz. c.VII, s.783.
Görülüyor ki Kur'an oldukça büyük bir hataya yer vemiştir ki o da İsa'nın anası olan Meryem'i, yüz yıllar önce yaşadığı kabul edi­len Harun'un kız kardeşi olan Meryem ile karıştırmış olmaktır (K. 19, Meryem Suresi, ayet 2728).

Kur'an 'daki Bu Hatayı Örtbas Etme Çabaları

Kur'an'da yer alan bu yanlışlığı örtbas etmek için Müslüman ya­zarlar çeşitli kurnazlıklara başvururlar; genellikle farklı dönemlerde yaşamış iki ayrı İmran ve bu iki ayrı İmran'dan olma iki ayrı Mer­yem faraziyesine yönelirler.5 İddia ederler ki "peygamberler" (Enbi­ya) tarihinde iki ayrı Âli İmran vardır: Bunlardan birisi Musa ile Ha­run'un babalan olan İmran'dır ve bu İmran'm ayrıca Meryem (Miri­am) adında bir kızı olmuştur; bu Meryem, Musa ile Harun'un ablala­rıdır. Diğer İmran ise, İsa'yı doğuran Meryem'in babası olan İm­ran'dır.6 Güya bu İmran'm Hanne adında bir karısı vardır ve Hanne, Meryem'e hamileyken vefat etmiştir.7 Meryem'e hamile kalışı ve onu doğurması ile ilgili olaylar Kur'an'ın Âli İmran Suresi'nin 3337 ayetlerinde anlatılmıştır. Bu anlatışa göre güya Hanne, karnındaki "hamli" (yükü) Tanrı'ya adadığını ve ona Meryem adını verdiğini söyler ve onu şeytandan koruması için Tanrı'ya havale eder. Tanrı da Meryem'i Zekeriyya'nın himayesine bırakarak ona bol rızık verir. Da­ha sonra Meryem, güya Tanrı'nın "kelimesi" ve "Ol" demesiyle İsa'ya hamile kalır (Âli İmran Suresi, ayet 4244).

Ancak hemen belirtelim ki Müslüman yazarlar, İsa'nın anası Meryem'le ilgili olarak Kur'an'da yer alan yanlışı gidermek isterler­ken, bu kez daha fahiş bir yanlışa düşmüşlerdir. Bir kere İsa'nın anası Meryem'in ne "İmran" adında babası ve ne de "Hanne" adın­da anası vardır. Hanne, olsa olsa Tevrat'ın "Birinci Samuel" bölü

5 Bu konuda bkz. Sahihi..., c.IX, s. 166, Not 3.
6 İbid.
7 Sahihi..., c.IX, s.165.

münde adı geçen "peygamberin" anasının adıdır. Çünkü Tevrat'a gö­re Hanne, Efraim dağlığında yaşayan "Elkana"nın eşidir. Uzun za­man çocuğu olmamış ve nihayet Tanrı'ya yaptığı dualar ve yalvarma­lar sonucunda güya bir oğlan çocuk doğurmuş ve adını Samuel koy­muştur ki, İsrailoğulları tarihinde "Birinci Samuel" diye bilinir.

Öte yandan Kur'an'ın Meryem Suresi'nde İsa'nın doğumu ile il­gili olay anlatılırken aynen söyle denmekte:

"(Meryem) Çocuğu alıp kavmine getirdi, onlar: 'Meryem! Utanılacak bir şey yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi. Baban kö­tü bir kimse değildi..." (K. 19, Meryem Suresi, ayet 2734.)

Görüldüğü gibi, İsa'nın anası olan Meryem, Kur'an'ın bu ayetin­de Harun'un kız kardeşi olarak tanımlanıyor. Oysa Harun, biraz ön­ce belirttiğimiz gibi, İsa'dan l 700 (ya da l 570) yıl önce yaşadığı kabul edilen bir kimsedir. Nitekim biraz önce belirttiğimiz gibi, Mes'udi ve Taberi gibi Müslüman yazarlar bile İsa'nın anası Mer­yem'in, sadece İşba adında bir kardeşi olduğunu söylemekteler! Bundan başka bir de şu var ki Kur'an'da:

"Mahrem yerini korumuş olan İmran kızı Meryem de bir misal­dir. Ona ruhumuzdan üflemiştik" (K. 66, Tahrim Suresi, ayet 12)

diye yazılıdır. Buradaki "ruhumuzdan üflemiştik" sözleri, Mer­yem'in İsa'ya hamile kalmasının ifadesidir. Bundan dolayıdır ki Kur'an 'a göre, Meryem, kendisine "Kötü bir şey yaptın" diyenlere:

"Bana bir insan temas etmemişken, ben kötü kadın da olmadığım halde, nasıl oğlum olabilir" (K. 19, Meryem Suresi, ayet 20)

diye konuşmuş görünmektedir. Oysa ki Harun'un kız kardeşi olan Meryem için böyle bir şey esasen söz konusu değildir.

Bütün bunlardan anlaşılan şu ki, Harun'un kız kardeşi olan Mer­yem ile İsa'nın anası Meryem, Kur'an'da birbirleriyle karıştırılmış olarak tanımlanmışlardır.

13 Aralık 2011 Salı

"Samiri" ve "Zü'1-Kifl" Adlarının Kur'an'a Yanlış Şekilde ya da Ne Oldukları Bilinmeden Alınmış Olmaları Hakkında

"Samiri" ve "Zü'1-Kifl" Adlarının Kur'an'a Yanlış Şekilde ya da Ne Oldukları Bilinmeden Alınmış Olmaları Hakkında Kur'an'ın TaHa ve Enbiya surelerinde "Samiri" ve "Zü'lKifl" adları geçer. Fakat l 400 yıl boyunca İslam bilginleri ve yorumcu­ları, bu adların kime ve neye ait olduğunu bir türlü çözememişler­dir; herkes kendine göre bir tahmin yürütmüştür. Anlaşılan o ki Mu­hammed (ya da Kur'an'ı derleyenler), Yahudilerden ya da Hıristi­yanlardan duydukları masalları yanlış bir değerlendirmeyle Kur'an'a, geçirmişlerdir. Şöyle ki:

Kur'an'ın çeşitli surelerinde bölük pörçük olmak üzere Musa ile ilgili olaylar anlatılır. Anlatılırken de Musa'nın Tanrı ile görüşmek üzere dağa çıktığı ve kavminin yönetim işlerini Harun'a (yani kar­deşine) bıraktığı ve bu arada İsrailoğullarının Tanrı'yı unutup buza­ğı heykeline taptıkları hususu ile ilgili bir hikayeye değinilir. Güya Samiri adında bir kişi İsrailoğullarını kandırıp doğru yoldan çıkar­mış ve bu şekilde davranmaya sürüklemiştir. Bu hikaye Kur'an'ın A'raf ve TaHa surelerinde olmak üzere iki ayrı yerde geçer.

A'raf Suresi'nde anlatılanlara göre Musa, Tür Dağı'na gittiğinde, kavminin yönetimi işini kardeşi Harun'a bırakır. Fakat kavminin in­sanları, Musa'nın yokluğunda ziynet eşyası diye ne varsa her şeyi ateşte eriterek bir buzağı heykeli yaparlar ve Tanrı'yı unutup bu heykele tapmaya başlarlar (K. 7, A'raf Suresi, ayet 148). Onları böyle yapmaya Samiri adında biri kandırmıştır. Bunu öğrenen Musa üzgün bir şekilde kavmine dönünce:

"Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız!"

diyerek yakınır ve bütün bunlardan kardeşi Harun'u sorumlu tutar (K. 7, A'raf Suresi, ayet 150). Fakat Harun:

"Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüre­ceklerdi" (K. 7, A'raf Suresi, ayet 150)

diyerek mazeret diler. Bunun üzerine Musa:

"Ey Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla" (A'raf Suresi, ayet 151)

diye yalvarır. Bunun üzerine Tanrı şöyle der:

"Buzağıyı (Tanrı) edinenler var ya, işre onlara mutlaka Rablerinden bir gazab ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız" (A'raf Suresi, ayet 152).

Bunun üzerine Musa'nın kavmi, yaptıklarından pişman olup:

"Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz" (A'raf Suresi, ayet 149)

diye yalvarırlar.

Bu yukarıdaki hikaye, Kur'an'ın diğer bir yerinde TaHa Sure­si'nde yine ele alınmıştır. Fakat burada Tanrı, bir ateş başında Mu­sa'yı karşısına alıp ona olan bitenleri anlatmaktadır. Bu surenin do­kuzuncu ayetinden yüzüncü ayetine kadar olan kısımda Tanrı Mu­sa'ya küçükken anası tarafından nasıl bir sandığa konularak suya bı­rakıldığını, Firavun'un sarayına nasıl alındığını, kardeşi Harun ile birlikte İsrailoğullarına nasıl önder kılındığını uzun uzadıya anlatır. Bu arada bir de Samiri adında birinden söz eder. Şu vesileyle ki Sa­miri güya İsrailoğullarının putperestlik geleneklerini sürdüren bir kimsedir. Halkı Musa ile Harun'un yaymak istedikleri "hak" dinin­den uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Ve işte Samiri adındaki bu kişi, bir aralık Musa'nın Tanrı'dan vahiy almak üzere Tur'a giderken kav­minin başına kardeşi Harun'u bırakmış olmasını fırsat bilerek, böğüren bir buzağı heykeli yapar ve halka onun "Tanrı" olduğunu an­latır; başarılı da olur, çünkü halk ona inanmıştır; hem de öylesine ki, çoğu ziynetlerini eritip buzağı heykellerinin yapımına katılırlar (K. 20, TaHa Suresi, ayet 87). Bunu gören Harun, halkı buzağı heykeline tapmaktan vazgeçirmek ister ve şöyle der:

"Ey kavmim! Siz bunun (Samiri'nin) yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Al­lah'tır. Şu halde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz" (TaHa Suresi, ayet 90).

Bunun üzerine halk şöyle der:

"Biz... Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz" (K. 20, TaHa Suresi, ayet 91)

Bu arada Tanrı, olan bitenlere tanık olmakla Musa'ya karşı öfkelenir:

"Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevk eden nedir, ey Mu­sa!" (K. 20, TaHa Suresi, ayet 85)

diye ona çatar. Bunun üzerine Musa üzüntülü olarak kavmine döner ve Tanrı'nın yolundan ayrıldıkları için halkı azarlar (K. 20, TaHa Suresi, ayet 86). Sonra da Samiri'ye dönerek:

"Ya senin zorun nedir, ey Samiri? "

der. Samiri de ona:

"Ben onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden bir avuç (toprak alıp onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi" (K. 20 TaHa Suresi, ayet 96)

der. Anlatmak ister ki Musa'nın yanına gelen Cebrail'in atının bas­tığı topraktan bir avuç alıp ateşe atmış, yani Tanrı'nın ilham ettiği ilmi, bu şekilde kötüye kullanmıştır (TaHa Suresi, ayet 96)1 Bunun üzerine Musa:

"Defol! Artık hayatın boyunca 'Bana dokunmayın' diyeceksin. Ayrıca senin için kurtulamayacağın bir ceza günü var..." (TaHa Suresi, ayet 97)

l TaHa Suresi, 96. ayetinin açıklaması için bkz. Türkiye Diyanet Vakfı, Kur'an'ı Kerim ve Açıklamalı Meali, s.317.

diyerek Samiri'ye lanetler yağdırır.

Biraz önce belirttiğimiz gibi yukarıdaki ayetlerde geçen Samin'nin kim olduğu hakkında Muhammed herhangi bir bilgi vermiş değildir. Beyzevi gibi ünlü kaynakların yorumlarına göre Samiri, İs­railoğullarının Samire (ya da "Samiriler") kabilesine mensup bir kim­sedir. Ne var ki Yahudi kaynakların bildirmesine göre o tarihlerde "Samire" (ya da "Samiriler") kabilesi diye bir kavim yoktur ortada. Daha doğrusu Samirelerin kabile haline gelmeleri çok daha sonraki bir tarihe rastlar. Bazı bilginler (örneğin Şeklen adında yabancı bir yazar), "Samiri" adının İbranice "Shamar" kökünden geldiğini ve "Shamar" sözcüğünün ise "muhafız" (koruyucu) demek olduğunu ve şu hale göre bu adın Harun'a, izafetle kullanıldığını söyler. George Sale gibi bilim adamları, Selden'in bu açıklamasını mantıklı bulurlar, çünkü Musa'nın Tanrı ile görüşmek üzere dağa çıktığı sırada kardeşi Harun'un İsrailoğullarına "koruyuculuk" yapmakta olduğunu belirtir­ler. Ve o tarihlerde Samirelerin (Samaritanların) henüz kabile halini almadıklarını kanıtlamak üzere, Samiri adının "Samire kabilesine mensup kimse" şeklinde kabul edilemeyeceğini söylerler.2

Hatırlatalım ki Hıristiyanların kitabı olan İncil'de, Samiriyeli lerin isa'yı kendi köylerine kabul etmedikleri yazılıdır (bkz. Luka gö­re İncil, Bap 9: 52). İncil'in bir diğer kitabında da Samiriye'den bir kadının, kendisinden su isteyen İsa'ya:

"Sen bir Yahudi, ben de Samiriyeli bir kadınken, nasıl benden su istiyorsun?"

diyerek su vermekten kaçındığı anlatılmıştır (bkz. Yuhanna'ya göre İncil, Bap: IV: 78).

Anlaşılan o ki Muhammed, Samiri adını Yahudilerden ve Hıris­tiyanlardan duymuş ve fakat onunla ilgili hususları değiştirerek ya da yanlış olarak Kur'an'a koymuştur.

***

2 George Sale, The Koran, Translated Into English Fronı the Original Arabie, s.310, Not 7.

Öte yandan Kur'an'ın Enbiya ve Sad surelerinde adı geçen Zii'lKifl konusunda da yanlışlıklar vardır. Öyle anlaşılıyor ki Muham­med'e katiplik edenler ya da Kur'an'ı derleyenler, Zü'1Kifl adının kime ait olduğundan habersizdiler ve muhtemelen Yahudi din adamlarından duydukları bir peygamber adını yanlış telaffuz ederek (örneğin Yeşu ya da Zekeriya adını, Zü'IKifl yaparak) Kur'an'a sok­muşlardır. Nitekim Enbiya Suresi'nde şöyle yazılı:

"(Ey Muhammed!) İsmail'i, İdris'i ve Zii'lKifl'i de (yad et). Hepsi de sabreden kimselerdendi. Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdendi" (K. 21, Enbiya Sure­si, ayet 8586).

Sad Suresi'nde de bunun tekrarı var:

"İsmail'i, Elyesa'yı, Zü'lKifl'i de an. Hepsi de iyilerdendir" (K. 38, Sad Suresi, ayet 48)

İslam bilginleri bu ayette geçen Zü'lKifl adının kime ait bulundu­ğu hususunda anlaşamazlar. Kimisi "önceki peygamberlerden biridir" der, kimisi "sabreden kullardan biridir" der, kimisi "Allah indinde en hayırlı olarak seçilmiş kişilerden biridir" der. Beyzevi gibi ünlü yorum­cular yukarıdaki ayetlerde geçen Zii'lKifl'm Yahudi peygamberlerin­den Yeşu, Elias ya da Zekeriya olduğunu söyler. Süyuti gibi yorumcu­lar ise bunun, dinsel görevlere çok bağlı ve devamlı olarak oruç tutan biri olduğunu bildirirler. Mucahid'e isnat edilen rivayette Zü'lKifl, Ya­hudi peygamberlerinden Elyesa 'nın halefi olarak gösterilir. Bazıları onu Eyyüp Peygamber'in oğlu "Şeref olarak tanımlar.3 Taban ise "Tafsir" adlı yapıtında Zü'lKifl'in peygamber değil "salih bir kul" ol­duğunu söyler; güya peygamberden birinin işlerini sadık bir şekilde gördüğü için Tanrı'nın rahmetini kazanmıştır.

Fakat her ne olursa olsun bu ad konusunda İslam bilginleri ve yorumcuları farklı ve genellikle yanlış görüşler belirtirler.

3 Elmalılı H. Yazır, age, c.V, s.4103.

5 Aralık 2011 Pazartesi

Tevrat' tan Peygamber Okumaları


Bu yazı, tümüyle Tevrat okumasına dayalı olarak yazıldı. Dolayısıyla Tevrat'tan önceki metinlerle Tevrat ve Kuran karşılaştırmasına dayanmaz ve böyle bir iddiası yoktur. Zaten böylesine kapsamlı bir başlık altında bunu yapmak koca bir kitap çıkarırdı ortaya. Ancak tek başına Tevrat ele alındığında bile son derece çarpıcı bir peygamberler tarihi ve onların kişiliklerine, eylemlerine dair bilgilerle karşılaşırız. Yazıda bir ön açıklama ve peygamberlik yapma olayına dair direk Tevrat üzerinden yapılan açıklamaların ardından üç önemli şahsiyet olan İbrahim, Musa ve Davut incelenmiştir.

Ortadoğu Dinleri’nin Ben Merkezciliği
Bana öyle geliyor ki, Müslüman kökenlilerin arasında Tevrat ve İncil’i okuyan oldukça azdır. Biz daha çok bu dinleri ve kitapları, İslam öğretilerine göre nasıl biliniyorsa öyle tanıyoruz. Gerçi birbirine yakın daha doğrusu ortak bir kökenden gelen dinler olduğu için kabaca bakıldığında, anlayışlarında çok köklü farklılıklar göze çarpmaz. Burada bir parantez açıp ortak kökenden gelme ile neyi kastettiğimizi söyleyelim. Bu üç din, Ortadoğu toplumlarının ürettikleri din anlayışının versiyonlarıdır. Üçü de bu topraklarda yeşermiş ve dünyaya yayılmıştır. Dolayısıyla Ortadoğu kültürü/gelenekleri her üçünde de son derece belirgindir. Bu dinler, İslamiyet tarafından ilahi dinler olarak kabul edilir (İslamiyetteki şu dördünce kitap, yani Zebur meselesi ayrıca tartışılması gereken bir konu). Burada önceki parantezin içinde bir parantez daha açalım. Avrupa merkezli bakış açısının bir benzerini de, din olgusu üzerinde görmek mümkündür. Bu dinlerin Ortadoğu merkezli olduğunu söyleyip sonra da Avrupa merkezli bakış açısıyla değerlendirmek bir çelişki gibi görünür, ama değil. Özellikle Hıristayanlığın, Roma İmparatorluğu tarafından kabul edilmesi ve Amerika’nın keşfinden sonra Kuzey ve Güney Amerika’nın Hıristiyanlaştırılması ile Hıristiyanlık, Avrupa merkezli anlayışın bir parçası haline gelmiştir. İslamiyet ise onun doğusunda varlığını sürdüren (Hıristiyan misyonerler tarafından dağıtılamayan diye de okuyabilirsiniz) bir din olarak varlığını sürdürmüştür.
Peki, dünyadaki 6 milyar insanın ürettiği diğer dinler ne oluyor? 1 milyar küsur insanın yaşadığı bir Çin ve bir o kadar da Hintli var mesela ve bunların apayrı dinleri. Amerika’nın ve Avustralya’nın eski yerlilerinin, Afrika’nın dinleri de mevcut. Bunların hiçbiri ilahi değil, bir tek Ortadoğu gibi dünyanın onda biri etmeyecek bir bölgede ortaya çıkmış üç din ilahi. Aslına bakarsanız eğer bu ilahilik değerlendirmesini Hıristiyan dini açısından yaparsak İslamiyeti de dışta bırakıyoruz. Çünkü Hıristiyanlığa göre, sadece Musevilik ve İsevilik ilahi. İslamiyet ise kendisini ve önceki ikisini ilahi görüyor. Yani merkeze dahil olunmak isteniyor ama onlar kabul etmiyorlar.
İlahi dinlerin, Ortadoğu kültürünün ürünü olma sorununa tekrar dönelim. Siz bu üç dinde, hiç Ortadoğulu olmayan bir peygamber duydunuz mu? Duyamazsınız, hepsi Ortadoğuludur. Ne bir zenci ne sarı ırktan biri vardır. Bu, gayet doğal bir şey aslında. Çünkü birkaç yüzyıl öncesine kadar dünya, bu kadar küçük değildi. Bir Romalı için dünyanın sonunda Hindistan vardı ama bilinmez bir yerdi. Amerika zaten bilinmiyordu. Afrika’nın ancak bir kısmı biliniyordu. Rusya’nın bozkırları, vahşilerin yaşadığı yerlerdi. Romalıların yaptığı haritalar bu konuda bilgi vericidir. Ancak son birkaç yüzyıl içinde bu uzak, yeni ülkelere ‘medeniyet’ ulaştı. Dolayısıyla bu dinlerin ortaya çıktığı çağlarda bütün dünya, Ortadoğu, Avrupa ve Afrika’nın kuzeyinden oluşuyordu.
Peygamberlik Yapmak Ne Demektir?
Peygamber okumaları’na başlamadan, peygamber sözcüğü üzerine de birkaç şey söylemeli. Tevrat’ı okurken peygamber sözcüğünün yeniden düşünülmesi gerektiği anlaşılıyor. Şu türden söylemler var mesela: “O günlerde falanca kente, filanca adında biri peygamberlik yapıyordu.” Hatta 1. Samuel bölümündeki iki versiyonlu bir öykü bu açıdan oldukça ilginçtir. Bir zamanlar, dile yerleşmiş olan “Saul da mı peygamber oldu?” sözünün kökenini açıklama iddiasında olan ilk pasaj şöyle:
Giva’ya varınca, Saul’u bir peygamber topluluğu karşıladı. Tanrı’nın ruhu güçlü biçimde üzerine indi ve Saul onlarla birlikte peygamberlikte bulunmaya başladı. Onu önceden tanıyanların hepsi, peygamberlerle birlikte peygamberlikte bulunduğunu görünce, birbirlerine “Ne oldu Kiş oğluna? Saul da mı peygamber oldu?” diye sordular.
Orada oturanlardan biri, “Ya onların babası kim?” dedi. İşte, “Saul da mı peygamber oldu?” sözü buradan gelir. Saul peygamberlikte bulunduktan sonra tapınma yerine çıktı. (1.Samuel, 10:9-13)
Bu pasajdan birkaç satır önce "peygamberlik yapma" ritüeli daha da belirgin tanımlanmış:
Kente girince, önlerinde cenk, tef, kaval ve lir çalanlarla birlikte peygamberlik ederek tapınma yerinden inen bir peygamber topluluğuyla karşılaşacaksın(1. Samuel, 10:5)
2. versiyonda da ‘peygamberlik yapma’ya ilişkin benzer bir pasaj var.
Bunun üzerine Saul, Davut’u yakalamaları için ulaklarını oraya gönderdi. Ulaklar, Samuel’in önderliğinde bir peygamber topluluğunun oynayıp coştuğunu gördüler. İşte o zaman Tanrı’nın ruhu, Saul’un üzerine indi. Onlar da oynayıp coşmaya başladılar. Saul olup bitenleri duyunca başka ulaklar gönderdi. Onlar da oynayıp coştular.(1. Samuel, 19:20)
Saul, Davut’u yakalamaya çalışıyor ama giden dönmüyor. Daha sonra Saul üçüncü kez ulaklar gönderiyor. Onlar da oynayıp coşunca, bakıyor olmayacak, kendisi gidiyor. Tam gideceği yere varınca Tanrı’nın ruhu, onun da üzerine iniyor. O da başlıyor oynamaya. Hatta giysilerini çıkarıp bütün gün ve gece çıplak yatıyor. Bahsedilen “Saul da mı peygamber oldu?” sözü de buradan geliyor. Bu arada bir dipnotta da şu belirtiliyor. “İbranice’den ‘oynayıp coşmak’ diye çevrilen ifade ‘peygamberlik etmek’ sözcüğünden türemiştir”.(Kutsal Kitap, yeni çeviri, sayfa 363)
Yukarıdaki iki metinde, aslında bir atasözünün kökeni, tümüyle iki ayrı versiyon olarak anlatılıyor. Benzer şekilde iki versiyonlu çok sayıda öykü var Tevrat’ta. Bunları başka bir yazıda inceleyeceğiz; çok versiyonlu öykülerin Tevrat’ın kökenini açıklamaya yararlı olacak metinler olduğu düşüncesi ile. Burada sadece peygamberlik yapma olayına değinilmek istenmiştir.
Yukarıdaki bölümlerden yola çıkarak ‘peygamberlik yapmak’, oynayıp gülmekmiş gibi bir anlam çıkarılmamalı. Bu sadece kutsal bir rituel tanımı ve sözcüklerin aynı kökene sahip olmaları da binyıllar boyunca peygamberlik yapan pek çok kişinin benzer ritüelleri olması nedeniyle olsa gerek. Yoksa kitleler halinde insanları sürükleyip götürebilmek için onları oynatmanın yeterli olmayacağı açık.
1. Krallar bölümünde peygamberlere ve peygamberlik etme kavramına ilişkin oldukça çok bilgi var. Birkaç sayfa içinde aynı dönemlerde yaşayan çok sayıda peygamber anlatılıyor. Süleyman’ın krallığı sırasında Silolu peygamber Asiya’dan; Tanrı adamı Semaya’dan; Yahudalı, adı verilmeyen bir başka tanrı adamından; Beytelli ‘yaşlı peygamber’den; Hanani oğlu peygamber Yehu’dan bahsediliyor. Bunlar aynı dönemlerde yaşıyorlar. Ama bu dönemin en önemli peygamberi kuşkusuz İlyas.
Peygamber Toplantıları
Peygamberler arasındaki ilişkiler üzerine de bilgi veren bölümler var. Bunlardan birinde Yahudalı adı verilmeyen tanrı adamı, Kral Yarovam hakkında kötü kehanetlerde bulununca, Yarovam tarafından yakalanmak istenir. Ama tanrı adamına uzattığı eli felç olur. Sonra yalvararak elini düzelttirir, ama kralın bütün yalvarmalarına rağmen tanrı adamı, kralın evine konuk olmayı kabul etmez.
O sıralarda aynı yerde, Beytel’de yaşayan yaşlı bir peygamber daha vardır. Bu peygamber, tanrı adamını bulur ve yolundan döndürmeye çalışır:
‘Ben de senin gibi peygamberim.’ dedi. ‘RAB’ın buyruğu üzerine bir melek bana, onu evine götür ve yiyip içmesini sağla’ dedi. Ne var ki yalan söyleyerek tanrı adamını kandırdı.(1.Krallar, 13:18)
Tanrı adamı, yolundan döndüğü için RAB tarafından cezalandırılır ve yolda bir aslan tarafından parçalanır. Cesedi, ceza olarak atalarının mezarlığına gömülmez. Zavallı tanrı adamını kandıran yaşlı peygamber, cesedi kendi mezarına gömüp “Ah, kardeşim!” diyerek ağıt yakar. “Ben ölünce beni bu tanrı adamının yanına gömün” diye de vasiyette bulunur.
Ancak peygamberlik olayına daha iyi açıklama getiren metinler peygamber toplantıları ile ilgili olanlar. Bu bölümde iki peygamber toplantısı anlatılıyor. Birincisi İlyas’ın, Baal’ın (başka bir tanrı) 450 peygamberi ve Asera’nın (yine başka bir tanrı) 400 peygamberi ile Karmel Dağı’ndaki yarışmasıdır. İlyas “RAB’ın peygamberi olarak sadece ben kaldım, Ama Baal’ın 450 peygamberi var. Bize iki boğa getirin. Birincisini Baal’ın peygamberleri alıp kessinler, parçalayıp odunların üzerine koysunlar; ama odunları yakmasınlar.”der. Diğerini de İlyas kesip koyar. Yarışmanın konusu, dua ederek ateş yaktırmaktır. Baal’ın peygamberleri bir türlü tanrılarına ateş yaktıramazlar, İlyas ateşi yaktırmayı becerir, böylece kendi tanrısının, ‘Asıl Tanrı’ olduğunu ispatlar.
Burada RAB’a bağlı bir tek İlyas’ın kaldığı söylenir ama kısa bir zaman sonra yine bir peygamber toplantısı yapılır, toplantıda Baal’ın peygamberleri değil RAB’ın peygamberleri vardır. Sayıları yine 400 dür. Bu sefer konu, İsrail Kralı’nın bir şehri almak için Aram ile savaşa girmesinin doğru olup olmadığıdır. İsrail Kralı Ahav, 400 peygamberi toplar ama dostu olan Yahuda Kralı Yehosafat, “Burada danışabileceğimiz RAB’ın başka peygamberi yok mu?” diye sorar. (400 peygamber neyine yetmiyorsa!) İsrail Kralı “ ‘Yimla oğlu Mikaya adında biri daha var’ diye yanıtlar. ‘Onun aracılığıyla RAB’a danışabiliriz. Ama ben ondan nefret ederim. Çünkü bana hiç iyi peygamberlik etmez, yalnız kötü şeyler söyler.’der. ” (1.Krallar, 22:8). Gerçekten de 400 peygamber “savaş, kazanırsın” derler. Ama Peygamber Mikaya, RAB’ın diğer peygamberlerin ağzına ‘aldatıcı ruh’ koyduğunu ileri sürer. Bunun üzerine peygamberlerden Kenaana oğlu Sıdkıya, yaklaşıp Mikaya’nın yüzüne bir tokat atar, “RAB’ın ruhu nasıl benden çıkıp seninle konuştu” der. Sonuç, Mikaya’nın dediği gibi olur. İsrailliler, Aramlılara yenilir ve Ahav savaşta ölür.
Burada da Tevrat’ta sıkça rastladığımız çok versiyonlu öykülerden birini görüyoruz. Daha önce aktardığımız, tanrı adamının aslan tarafından parçalanması öyküsü de, aslında bir başka çift versiyonlu öyküdür. Her ikisi de birer yarışma temelindedir, ama peygamberler değişir, yarışmanın konusu değişir, değişmeyen ise birinde İlyas’ın, diğerinde Mikaya’nın tek başına haklı çıkmasıdır.
Şöyle bir açıklama yapılabilir: Peygamber, tanrı ile konuşan, ondan talimatlar alıp insanlara bildiren kişilere denir. Ve bunların sayıları inanılmayacak kadar çoktur. Tarihin başından bu yana tanrı ile konuşmak çok yaygın bir inanış. Bunların hepsi yeni bir din kurmuş değiller. Hepsi bir kitap yazmış ya da getirmiş de değiller. (Aslına bakarsanız kitap getirdiğini iddia eden tek peygamber Muhammet’tir. İsa’nın böyle bir iddiası yok. O, Tanrı’nın oğlu olduğunu iddia ediyor. Bu da çok rastlanan bir iddia aslında. Musa ise iki tane taş tablet getiriyor, bunların Tanrı’nın yazdığı tabletler olduğunu söylüyor, Anlaşma Sandığı’nda saklanıyor. Ancak Tevrat dediğimiz kitap bu tabletler değil, sonradan yazılmış metinler.) Ama giderek bu peygamberlik işine bir son vermek gerekince ‘son peygamber’ olayı gündeme geliyor: Hristiyanlığa göre İsa, İslamiyete göre Muhammet son peygamber.
İbrahim
Ortadoğu dinlerinde peygamberler sözüne inanılır, güzel ahlak sahibi, örnek kişiler olarak tanımlanır. Bir kişinin Tanrı tarafından peygamber olarak seçilebilmesi için böyle de olması gerekir. Asıl gelmek istediğimiz nokta burası: Acaba bu doğru mu? Bunu Tevrat’tan pasajlarla, İbrahim, Musa ve Davut’un yaşamından örneklerle inceleyelim. (Davut bildiğim kadarıyla Müslümanlar tarafından peygamber sayılıyor. Hristiyanların saymaması gerekir.)
Bilindiği gibi, daha doğrusu Tevrat’a göre İbrahim, Musa’dan birkaç kuşak eskidir. Benim çıkardığım soyağacına göre İbrahim, Musa’nın dedesinin dedesinin babası oluyor. Arada 5 kuşak var. (Gerçi 5 kuşak içinde, yani Musa’ya gelene kadar İsrailloğullarının sayısının 603.550 ye ulaşması gibi inanılmaz bir durum var. Üstelik bu sayı 20 yaşın üstündeki erkek sayısı. Bence Tevrat’taki kuşak sıralamasında eksiklikler var. ) Davut ise daha sonra geliyor. Beytlehemli İsay’ın oğlu.
İbrahim(Avram) en eski peygamberlerden. Öyküsü Tevrat’ın ilk bölümü olan Yaratılış’ta (eski adıyla Tekvin) anlatılıyor. İbrahim, ülkesindeki şiddetli kıtlık yüzünden Mısır’a gidiyor. En iyisi biz bu bölümün Tevrat’tan okuyalım:
Mısır’a yaklaştıklarında, karısı Saray’a, “Güzel bir kadın olduğunu biliyorum” dedi. “Olur ki Mısırlılar seni görüp ‘Bu onun karısı’ diyerek beni öldürür, seni sağ bırakırlar, lütfen ‘Onun kız kardeşiyim.’ de ki, senin hatırın için bana iyi davransınlar, canıma dokunmasınlar.”
Avram Mısır’a girince, Mısırlılar karısının çok güzel olduğunu farkettiler. Kadını gören firavunun adamları, güzelliğini firavuna övdüler. Kadın saraya alındı. Onun hatırı için Avram’a iyi davranıldı. Avram, davar, sığır, erkek ve dişi eşek, erkek ve kadın köle, deve sahibi oldu.
RAB, Avram’ın karısı Saray yüzünden firavunla ev halkının başına korkunç felaketler getirdi. Firavun Avram’ı çağırtarak, “Nedir bana bu yaptığın?” dedi, “Neden Saray’ın karın olduğunu söylemedin? Niçin ‘Saray kız kardeşimdir’ diyerek onunla evlenmeme izin verdin? Al karını git!”. Firavun, Avram için adamlarına buyruk verdi. Böylece Avram’la karısını sahip olduğu her şeyle birlikte gönderdiler.(Yaratılış, 12:10-20)
Olay bu kadarıyla kalsa iyi. ibrahim Mısır’a kıtlıktan kırılmamak için gider, oradan zengin olarak çıkar. Mısır’dan çıkınca, karısı ve servetiyle birlikte önce Negev’e, sonra Beytel’e, en son Hevron’daki Mamre Meşeliği’ne gider. İşte tam bu Mamre Meşeliği’nde, İbrahim’le Saray’ın başına şu meşhur çocuk sahibi olma olayı gelir. RAB, İbrahim’le karısına 3 melek gönderir. Saray’ın çocuğu olmamaktadır ve Saray artık iyice kocamıştır. Melekler Saray’a hamile kalacağı müjdesini verir. İbrahim’le Saray buna inanamazlar, çünkü çok yaşlıdırlar ve Saray adetten kesilmiştir. RAB için olmayacak şey yoktur ve Saray hamile kalır.
Mamre Meşeliği’nden sonra, geçici bir süre için İbrahim’le Saray Gerar’da kalırlar. Ve İbrahim burada da karısını, kız kardeşim diye tanıtır, yine aynı öldürülme korkusuyla. Bu sefer de Gerar Kralı Avimelek, Saray’ı alır. RAB, onun da rüyasına girer. Avimelek de korku içinde karısını İbrahim’e geri verir. Bununla da yetinmez, İbrahim’e bir servet de o verir.
Burada da aynı olayın farklı iki versiyon var gibi duruyor. Ama Tevrat bunu, devam eden olaylar dizisi gibi anlatıyor. Okurken bu nasıl iş diye düşünüyor insan. İbrahim, bütün servetini, karısını krallara, firavunlara peşkeş çekerek elde ediyor. RAB da İbrahim’in arkasını topluyor. Bir başka gariplik de 100 yaşına gelmiş, kocamış Saray, bu sefer de Avimelek tarafından beğeniliyor ve saraya gelin yapılıyor.
İbrahim’in oğlu İshak da , aynı şeyi yapıyor. O da yine Gerar’da kalırken karısı Rebeka’yı, kız kardeşi olarak tanıtıyor, karısı yüzünden yöre halkının kendisini öldüreceğinden korkarak. Neyse ki Avimelek, pencereden İshak’ın Rebeka’yı okşadığını görüyor da halkını RAB’ın gazabından kurtarıyor. Ama bu versiyonda kral, İshak’ın karısını almıyor, sadece “Niye Rebeka için ‘kız kardeşimdir’ dedin? Az kalsın halkımdan biri karınla yatacaktı.” diye İshak’a kızıyor. Bu sefer kral, İshak’a servet vermiyor ama “Bu adama ya da karısına dokunan öldürülecek.” diye ferman veriyor, İshak da, o yıl ektiği ekinin 100 katı ürün alıp zenginleşiyor.
Aslında tek bir öykünün, çeşitli kişilere mal edilmesi görülüyor. Tevrat bu türden yüzlerce örnekle dolu. Ama burada RAB’ın, İbrahim’in, İshak’ın haksız oldukları, ahlaki olmayan bir şey yaptıkları; tersine, suçsuz olan firavun, Avimelek ve halklarının ise haksız yere felaketlerle karşılaştıkları açık. Bu hareketler İbrahim’e ve İshak’a yakışır mı?
İbrahim’in bir başka olayı ise cariyesi ile ilgili. Karısı Saray, kısır olduğu için İbrahim’den, cariyesi Mısırlı Hacer’le yatmasını istiyor. İbrahim Hacer’le yatıyor ve İsmail oluyor. İsmail 14, İbrahim 100 yaşındayken Saray (sonradan Sara oluyor) biraz önce anlattığımız şekilde RAB’ın yardımıyla İshak’ı doğuruyor. İshak, sütten kesilince İbrahim bir şölen veriyor. Bu arada Sara, İsmail’in alay ettiğini görüp “Bu cariyeyle oğlunu kov.” diyor. İbrahim üzülüyor ama RAB rüyasına girip “Sara’nın dediğini yap.” diyor.
İbrahim Hacer’le İsmail’i alıp başka bir eve yerleştirmiyor, ne de başka bir şehre götürüp “Bundan sonra burada yaşayacaksınız.” diyor. Ne yapıyor dersiniz? Hacer’in omzuna bir tulum su verip çöle gönderiyor. Hacer, Beer-Şeva Çölü’nde bir süre dolaşıp su bitince oğlunu bir çalının altına bırakıyor.
Yaklaşık bir ok atımı uzaklaşıp “Oğlumun ölümünü görmeyeyim.” diyerek onun karşısına oturup hıçkıra hıçkıra ağladı(Yar, 21:16 )
Neyse ki RAB, çocuğun sesini duyuyor, meleklerini gönderip bir kuyu yaratıyor, çocuk çölde büyüyüp okçu oluyor.
Bir insan bugün bunu yapsa ne düşünürsünüz? “Tanrı rüyama girdi, götür çöle bırak dedi, bıraktım.” Olacak iş mi? Hele de bu İbrahim'in oğullarına yaptıkları! Kurban olayı da Tevrat'a göre İshak’ın başına geliyor. İslam'a göre bu olay İsmail'in başına geliyor. O bölüm de tüyler ürpertici. Ama çok bilinen bir öykü olduğu için aktarmıyorum. Hem İshak’in kurban edilmesi olayında, hem de annesiyle çöle bırakılması olayındaki temel mesaj ise şu: İbrahim, Tanrı’ya öylesine inanan bir insandı ki, RAB rüyasında oğlunu kes dese gider keserdi. Bugün biz böyle insanları tımarhaneye atıyoruz. Peygamber yapmıyoruz.
Musa
Musa’nın doğuşunun öyküsü çok ünlüdür. İbrani kadınların Mısırlı kadınlardan daha güçlü olması, ebe gelmeden doğum yapmaları ve giderek sayılarının artması üzerine firavun, İbranilerin doğurduğu bütün erkek çocukların Nil’e atılmasını, sadece kız çocukların sağ bırakılmasını emreder. Musa işte bu katliamlardan sağ kurtulur. Musa’nın ilk eylemi şöyle:
Musa büyüdükten sonra bir gün soydaşlarının yanına gitti. Yaptıkları ağır işleri seyrederken bir Mısırlının bir İbrani’yi dövdüğünü gördü. Çevresine göz gezdirdi; kimse olmadığını anlayınca, Mısırlıyı öldürüp kuma gizledi.(Cik, 2:11-12)
Firavun olayı duyar ve Musa’nın öldürülmesini ister, ama Musa, Mısır’dan kaçar ve kurtulur. Bir süre sonra RAB, Musa’ya görünür ve onunla bir arkadaş gibi ‘yüz yüze’ konuşur. Musa’ya, tekrar Mısır’a dönüp İbranileri oradan çıkarma görevi verir. Musa, RAB’ın bu isteğine direnir. Direnmeleri fayda etmez. Sonunda dili ağır, tutuk biri olduğunu söyler. İşin aslı şu ki; Musa kekemedir. RAB, bunun için ona yardım etmek üzere kardeşi Harun’u görevlendirir. Ve Harun, Musa’nın dili olur. (Cik, 3 ve 4)
Musa, uzun uğraşlar sonunda İbranileri, Mısır’dan çıkarmayı ve Kızıldeniz’den geçirip firavunun ordusundan kurtarmayı başarır. 40 yıl İbranileri çöllerde dolaştırdıktan sonra, yerleşecekleri topraklara götürür. Bu arada pek çok savaş ve katliamlar yaşanır. Burada bunlardan birini, Midyan halkının katledilmesi olayını aktaracağız. Ancak daha önce Musa’nın kişiliği üzerinde durmak gerekli. Tevrat’ın anlatımından oldukça sert bir mizaca sahip biri çıkıyor ortaya, sinirlidir ve kızınca gözü hiçbir şey görmez. Aslında daha ilk gençliğinde işlediği cinayet de bunu gösteriyor. Bunu başka bir örnekten de anlamak mümkün:
Musa Tanrı ile görüşmek üzere Sina Dağı’na çıkar. Bu görüşme Musa’nın ilk olarak dağda Tanrı’nın ‘kendi yazısıyla’ yazdığı taş levhaları aldığı görüşmedir. Musa, elinde taş levhalarla dağdan iner. Ancak dağda uzun süre kalması aşağıda bekleyen halkta sabırsızlık yaratır ve kardeşi ve ‘dili’ durumunda olan Harun’dan kendilerine tapınmak için put yapmasını isterler. Harun da halkın ‘küpelerini’ toplayıp bir buzağı yapar. Musa, dağdan inince halkının buzağıya taptığını görür ve deliye döner.
Musa ordugaha yaklaşınca, buzağıyı ve oynayan insanları gördü; çok öfkelendi. Elindeki taş levhaları fırlatıp dağın eteğinde parçaladı. Yaptıkları buzağıyı alıp yaktı, toz haline gelinceye dek ezdi, sonra suya serperek İsraillilere içirdi.(Cik, 32:19-20)
Hadi Musa’nın halka kızması anlaşılır ama Tanrı’nın verdiği kutsal levhalardan ne istiyor. Bunları parçalamak neyin nesi. Nitekim RAB, bu levhaları daha sonra ikinci kez Musa’ya vermek zorunda kalacaktır. Öfkeden deliye dönmüş Musa, sonra da şu emri veriyor:
Musa şöyle dedi: “İsrail’in tanrısı RAB diyor ki ‘Herkes kılıcını kuşansın, ordugahta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını öldürsün.’ ” Levililer, Musa’nın buyruğunu yerine getirdiler, o gün halktan üç bine yakın adam öldürüldü. Musa “Bugün, kendinizi RAB’a adamış oldunuz” dedi. “Herkes öz oğluna, öz kardeşine düşman kesildiği için bugün RAB sizi kutsadı.”
...RAB, halkı cezalandırdı. Çünkü Harun’a buzağı yaptırmışlardı.(Cik, 32: 27-29 ve 35)
Halk bir puta tapıyor, yoldan çıkıyor ve ceza olarak Musa, kardeşi kardeşe kırdırıyor. Tüyler ürpertici bir vahşet yaşanıyor. Bu yolculuk boyunca benzer pek çok vahşet daha var.
Musa’ya RAB tarafından verilen talimatlar da aslında (nedense) Musa’nın kişiliğine ve eylem tarzına son derece uygundur. Bütün Kenan, Amor, Hitit, Periz, Hiv ve Zevus halklarının oturdukları topraklar İsrailoğullarına verilecek ve buradaki halklar oradan kovulacaktır. Pek çok defa RAB’dan bu halkları katletme talimatı gelir. Musa bu topraklara kendisi giremez, ama sonrakiler de aynı geleneği sürdürürler. Halklar katledile katledile İsrail toprakları ele geçirilir.
Bunlardan biri de Midyanlıların katledilmesidir. Burada sözü yine Tevrat’a bırakalım:
İsrailliler Sittim’de yaşarken, erkekleri Moavlı kadınlarla zina etmeye başladılar. Bu kadınlar, kendi ilahlarına kurban sunarken İsraillileri de çağırdılar. İsrail halkı yiyeceklerden yedi ve onların ilahlarına taptı. Böylece Baal-Peor’a bağlandılar. RAB bu yüzden onlara öfkelendi.
Musa’ya “Bu halkın bütün önderlerini gündüz benim önümde öldür” dedi, “Öyle ki, İsrail halkına öfkem yatışsın.”
Bunun üzerine Musa, İsrail yargıçlarına, “Her biriniz kendi adamlarınız arasında Baal-Peor’a bağlanmış olanları öldürün“ dedi.
O sırada İsrailli bir adam geldi, Musa’nın ve Buluşma Çadırı’nın girişinde ağlayan İsrail topluluğunun gözü önünde kardeşine Midyanlı bir kadın getirdi. Bunu gören Kahin Harun oğlu Elazar oğlu Pinehas topluluktan ayrılıp eline bir mızrak aldı. İsraillinin ardına düşerek çadıra girdi ve mızrağı ikisine birden sapladı. Mızrak hem İsraillinin, hem de Midyanlı kadının karnını delip geçti. Böylece İsrail’i yok eden hastalık dindi. Hastalıktan ölenlerin sayısı
24 000 kişiydi.(Say, 25:1-9)
Burada bahsedilen hastalık nedir? Zührevi bir hastalık salgını kastedilmiyor. Önceki paragraflardan da anlaşılacağı gibi İbranilerin Midyanlı kadınlarla yatmaları bir hastalık kabul ediliyor ve bu insanlar kılıçtan geçiriliyor. Aslında hastalık değil hastalığın tedavisinin bedelidir bu; 24 000 ceset.
Bu olaydan sonra Musa, İbranilerin sayımını yapar ve son eylemini yapmak üzere RAB’dan talimat alır. RAB’ın talimatı, Midyanlılardan İsraillilerin öcünü almasıdır. Arkasından ölecek ve yerini Yeşu’ya bırakacaktır. Musa işe koyulur. Ordusunu hazırlatır. Ordular bütün Midyan kentlerini yerle bir eder, 5 Midyan kralını öldürür, tüm Midyanlı erkekleri kılıçtan geçirir ve çocuklarla kadınları ve ganimeti alıp Musa’nın önüne getirirler. Burada yine olayı Tevrat’tan izlemeye devam edelim:
Musa savaştan dönen ordu komutanlarına –binbaşılara, yüzbaşılara- öfkelendi.
Onlara, “Bütün kadınları sağ mı bıraktınız?” diye çıkıştı. “Bu kadınlar Balam’ın verdiği öğüde uyarak Peor olayında İsraillilerin RAB’ına ihanet etmesine neden oldular. Bu yüzden RAB’ın topluluğu arasında ölümcül hastalık baş gösterdi. Şimdi bütün erkek çocukları ve erkekle yatmış kadınları öldürün. Yalnız erkekle yatmamış genç kızları kendiniz için sağ bırakın.”dedi.(Say, 31:14-18)
Tek kelimeyle dehşet verici. Ele geçirilen, erkekle yatmamış olan genç kız sayısı 32 000 dir. Katliamın boyutunu artık siz düşünün. Uzun uzun ganimet ve paylaşım listesi veriliyor. 675 000 davar, 72 000 sığır, 61 000 eşek, erkekle yatmamış 32 000 kız.
Bu talimatı veren kişi bir peygamberdir. Burada bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Sorun kesinlikle ve kesinlikle inançla ilgili falan değildir. Öyle olsaydı henüz inançtan bihaber binlerce çocuk öldürülmez, yerine Baal-Peor’a bağlı olmaları muhtemel olan genç kızlar öldürülürdü. Çocuklar da alınıp kendi inançlarına göre yetiştirilirdi. Burada, olay bir inanç sorunu imiş gibi gösterilmiş sadece. Oysa savaşa katılan erkeklerin cinsel tatminleri ve köle ihtiyacıdır söz konusu olan.
Bu örneklerden de görüldüğü gibi Musa, çoluk çocuk demeden on binlerce kişiyi katlettiren, son derece sert bir mizaca sahip, gaddar bir komutandır. Hiç de bir peygambere yakıştırılamayacak kadar çok katliam yapmıştır.
Davut
Tevrat’ın 1. ve 2. Samuel adlı bölümlerinde İsrail’in ‘Hakimler’ döneminden krallığa geçiş olayları anlatılıyor. İsrail’in ilk kralı Saul, ikincisi ise Davut’tur. Aslında Tevrat’ta Davut bir peygamber olarak tanımlanmaz. Ama nedense, Müslümanlar Davut’u bir peygamber olarak tanıyorlar. Bu, sanırım İslamiyet’in, Musevilik ve Hıristiyanlığa ilişkin yaptığı hatalardan biri. Tevrat’a göre ise Davut’un kral olduğu sırada bir başkası, Natan adında biri peygamberdir. Ve RAB dileklerini Natan aracılığıyla Davut’a aktarır. 2. Samuel tümüyle Davut’un krallığını anlatıyor. Bu bölümün başındaki notlara bakılırsa Davut’un yaşamı ve başarıları o denli çoktur ki, İsrail halkının her zaman özlediği bir kral olmuştur.
Davut’un Bat-Şeva ile arasındaki olay ilginç. İlkbaharda, ordular savaşa giderler. Davut komutanı Yoav’ın önderliğinde ordusunu savaşa gönderir. Kendisi Yerusalim’de (Kudüs) kalmaktadır. Bir akşamüstü yıkanan bir kadın görür ve beğenir. Kim olduğunu sorar ve evli olduğunu öğrenir. Buna karşın kadını getirtir ve onunla yatar. Sonra da ordusunun başındaki Yoav’dan kadının kocası olan Hititli Uriya’yı kendine göndermesini ister. Uriya cepheden dönüp Davut’un yanına gelir. Davut ordunun ve savaşın durumunu sorar. Sonra da Uriya’ya, “Evine git, rahatına bak.” der. Arkasından da armağan gönderir.
Ne var ki, Uriya evine gitmez ve bütün adamlarıyla birlikte sarayın kapısında uyur. Davut, bunu öğrenince “Savaştan geldin, niye evine gitmedin?” diye sorar. Uriya son derece erdemli bir cevap verir: Bütün ordunun çardaklarda yattığını, onlar savaştayken kendinin yiyip içmek, karısıyla yatmak için eve gidemeyeceğini söyler. Ertesi gün Davut bu kez, Uriya’yı içirip sarhoş eder ama Uriya yine evine gitmez.
Sabahleyin Uriya aracılığı ile Yoav’a bir mektup gönderir. Bu mektupta “Uriya’yı savaşın en şiddetli olduğu cepheye yerleştir ve yanından çekil ki, vurulup ölsün.” yazılıdır. Uriya kendi ölüm fermanını bilmeden Yoav’a verir ve Yoav gerekeni yapar.
Yoav savaşla ilgili ayrıntılı haberleri Davut’a iletmek üzere bir ulak gönderdi. Ulağı şöyle uyardı: “Sen savaşla ilgili ayrıntılı haberleri krala iletmeyi bitirdikten sonra, kral öfkelenip sana şunu sorabilir: ‘Onlarla savaşmak için kente neden o kadar çok yaklaştınız? Şuradan ok atacaklarını bilmiyor muydunuz? ... O zaman niçin o kadar çok yaklaştınız? O zaman, ‘Kulun Hititli Uriya da öldü.’ dersin”(2. Samuel, 11:18-21)
Ulak haberi getirir, tahmin edilen konuşma yapılır, Uriya’nın da öldüğünü öğrenen Davut, ulağı avutur: “Bu olay sizi üzmesin! Savaşta kimin öleceği belli olmaz. Kente karşı saldırınızı güçlendirin ve kenti yerle bir edin!” Daha sonra da Davut Uriya’nın karısını saraya getirtir. Ondan bir oğlu olur.
RAB, Davut’a davranışı için kızar ve peygamber Natan aracılığıyla ona vereceği cezayı bildirir: İlk doğan çocuğu ölecektir ve ayrıca Davut’un karıları bütün İsraillilerin gözü önünde bir yakınının yatağına sokulacaktır. Nitekim Bat-Şeva’dan olan ilk oğlu ölür. İkinci oğlu ise meşhur Süleyman’dır. Daha sonra sarayın damında çadır kurdurup bütün İsraillilerin gözü önünde Davut’un cariyeleriyle yatan ise, onu deviren ve kısa bir süre krallık sürdüren diğer oğlu Avsalom’dur. Suçla ceza arasındaki ilişkiye bakın bir. Davut mu cezalandırılıyor, suçsuz oğlu mu, yoksa cariyeler mi belli değil.
Sonuç
Bahsedilen kişilerin gerçekten yaşayıp yaşamadıklarını bilmiyoruz. Belki birden çok kişinin başından geçmiş olayların bir araya getirilmesi söz konusudur, belki değişik anlatımlar vardır. Ama bu, bizim şu anda ilgilendiğimiz konu değil. Burada önemli olan peygamberlerin Kutsal Kitap’ta nasıl aktarıldığıdır.
Şunu kabul ederim ki, geçmişte yaşanmış olayları, bugünün değer yargılarıyla yargılamak doğru olmaz. Ancak karısını kız kardeşi olarak tanıtmak, savaşta çocuk ve kadınları kılıçtan geçirmek, başkasının karısını almak için bir adamı savaşta öldürtmek gibi şeyler 4000 yıl öncesinin değer yargılarıyla da ele alınsa sonuç değişmez, kötüdür. Bunun böyle olduğu zaten metinlerin kendi içinde de var.
Bu yazı bir Musevilik eleştirisi değil. Buradaki birtakım verilerden yola çıkarak İseviliğin ya da Muhammediliğin pür-i pak olduğu iddia edilemez. Bu dinlerin tarihinde de benzer yüzlerce olay var. Bence bütün bu kabul edilemez olaylara yol açan şey, her şeyden üstün değer olarak bir inancın, bir dogmanın kabul edilmiş olmasıdır. Çağdaş değerler sistemiyle örtüşmeyen ve bir din anlayışı için, bir tanrı anlayışı için her şeyi haklı kabul eden çağdışı bir anlayıştır, bütün bu çirkinliklere yol açan. Yukarıdaki kişiliklerin, RAB gözünde üstün sayılmasının tek nedeni inançları için her şeyi yapabilecek olmalarıdır. En azından açıklamalar hep bunun üzerinden yapılmaktadır. Eğer RAB’a inanıyorsa, onun dediklerini yapıyorsa bu yeterlidir. Katlet denince katledilir, yak denince yakılır. Dolayısıyla İbrahim’in oğlunu kesmeye kalkışması, Musa’nın katliamları, birer manyaklık değil, Tanrı’nın sözüne sadakat sayılır.
İnsanlık, binlerce yıl içinde bin bir emek ile toplumsal bir değerler sistemi yarattı, giderek bunu geliştirdi. Ancak bu değerler binyıllar boyunca hep tanrılara mal edildi, sanki onun/onların emirleriymiş gibi gösterildi. İnsanları hem kolayca ikna etmek, hem korkutup düzene uymalarını sağlamak için keşfedilmiş bir yöntemdi bu. Bugün çağdaş ve bilimsel yöntemlerin ışığında böyle korkutmalara, ideolojik manipülasyonlara baş vurmaksızın doğru olanın, ahlaki olanın, meşru olanın ne olduğunu anlayabilecek durumdayız. Artık bu araçlar bizim için birer antika değer niteliğinde şeyler. Ama atalarımızın binlerce yıllık kültürel ürünleri ve bize bıraktığı bir miras var. Bu mirası incelemeye devam edeceğiz.